Üretimin Döngüsü Makinem, Çektiğim Yer ve Bilgisayarımdan İbaret

"Sanat, banal bir şeyi "kavramsal" düzleme getirip izleyicinin kafasını karıştırmak işi değildir; asıl mesele karmaşık bir konuyu basitleştirip anlatabilmekte."

Dilek Öztürk: Önce İTÜ’de Şehir ve Bölge Planlama Bölümü’nü bitirdiniz. Sonra Fulbright bursuyla Amerika’da mimarlık eğitimi aldınız. Sonra fotoğraf… Bunların hepsi birbirine bağlantılı gözüküyor. Bu farklı disiplinleri hayatınızda nasıl konumlandırdınız?

Murat Germen: Plancılıkta da mimarlıkta da fotoğraf çekebiliyor olmak gerekiyor. Araziyi belgelemek üzere binanın ya da kentsel planlama yapılacak alanın fotoğrafını çekiyorsunuz ve uygulanacak tasarımı 3 boyutlu modelleme programlarıyla ürettikten sonra, modelleri fotoğrafın içine monte ediyorsunuz. Bu yüzden her zaman fotoğrafla iç içe oldum. Yaşama ve meslek icra etme tarzıma bakılırsa ben biraz eski kafalı bir adamım, kastettiğim şu; yaptığım işin mutfağında olmayı seven birisiyim. Mimarlıkta bu çok mümkün değil. Tamam tasarım yapıyorsunuz ama, binayı inşa eden siz değilsiniz. Diğer yandan, sizle çalışan bir çok farklı uzmanlığı olan insan var. Bir noktadan sonra işi onlara bırakıyorsunuz, tasarımı bile başkalarına bıraktığınız oluyor, çünkü işi sizin ofise veriyorlar aslında, ofis içinde kimin tasarımı yaptığı da müşterinin çok umurunda olmuyor; müşteri elindeki son ürüne bakıyor. İş toplantılarına siz gidiyorsunuz, devamlı işlerin peşinden koşturuyorsunuz, vaktiniz telefonlarda, açılışlarda, partilerde müşteri bağlamakla geçebiliyor. Özellikle büyük mimarlık ofislerinde bu şekilde ilerlemek zorunda olan bir süreç bana çok çekici gelmedi. Ben ne patron olmayı ne de şahsıma patronluk taslanmasını seven biri değilim. Kendimi iyi tanıdığım için, “kendime öyle bir şey bulayım ki, hem ben rahat edeyim, üzülmeyeyim hem de insanları üzmeyeyim” dedim. Bu keşif fotoğraf idi…

Mutfağa fiziki mekan olarak baktığınızda küçük bir mekan. Her şey elinizin altında, ama olur da her zaman kullanmaya alıştığınız malzemeler yoksa başka malzemeler, kombinasyonlar kullanabilirsiniz. “Zaruret yaratıcılığın anasıdır” derler, sanıyorum bu mantık genelde mutfak gibi görece küçük ölçekli ortamlar için geçerli. Galiba mutfakta olma fikri bana o yüzden çekici geliyor. Fotoğraf da benim için öyle. Üretimin döngüsü makinem, çektiğim yer ve bilgisayarımdan ibaret. Dijital görüntüleme devriminden sonra her şey benim kontrolüm altında artık, eskiden arada fotoğraf stüdyosu vardı; bazen filmler hatalı yıkanırdı, iyi yıkansa bile en azından makarayı stüdyoya götürmek, belli bir süre beklemek zorunda kalırdınız. Şimdilerde fotoğrafı çekip anında hemen bilgisayara atmak ve aynı gün içerisinde gerekli işlemleri gerçekleştirdikten sonra fotoğrafları internet üzerinden kurye bile kullanmadan göndermek mümkün. Türkiye’de herhangi bir süreçte ne kadar fazla aktörü devre dışı bırakırsanız o kadar az başınız ağrır. Fotoğraftaki bu bağımsızlık bana çok çekici geldi tabi. Buna kaçmak da denebilir, açık açık söylemekte fayda var, mimarlıktan kaçtım… Galiba, istediğim gibi bir mimarlık ortamı bulamamamın bu kaçışta bir etkisi var. Ticari dünyaya hizmet eden bir mimarlık yapmak benim hiçbir zaman çok heyecanlandırmadı. Gökdelenler, lüks konutlar, alışveriş merkezleri, beter beter iç dekorasyon projeleri, oteller, fuar standları, vb: Bu tarz projeler ve bu tarz projeleri üreten müşterilerin dünyası hiç ilgimi çekmedi.

MIT Mimarlık Bölümü’nden mezun olduktan sonra, Boston’da bazı iş mülakatlarına gittim ve 3-4 kadar ofisten iş teklifi geldi. Bunların hepsi yüzlerle kişinin çalıştığı büyük ofislerdi ve ne yaptıkları işler ne de bana önerdikleri çalışma ortamları beni sarmadı. MIT’de okurken bize “hands-on construction workshop” (uygulamalı inşaat atölyesi) veren bir mimarla geçirdiğim tecrübeyi hiç unutmamıştım. Elimizi çimentoya, taşa, suya, toprağa bulayarak küçük ölçekli “Gaudiesk” bir yapı inşa etmiştik. Boston’da istediğim gibi bir iş bulamayınca hemen Jody adlı bu mimarı aradım ve müsait olup olmadığını sordum. Çok ufak ölçekli bir ofis idi, iki ortaktılar ve tek çalışanları bendim. Orada yapmadığım iş kalmadı desem yeridir, çok güzel bir çalışma ortamım vardı ve büronun samimi ortamı beni hayli mutlu ediyordu. Çok sağlam karakterli, sapına kadar solcu bir Amerikalı mimarla çalışmak herkese nasip olmaz. İhtiyacı olan ama parası olmayan, etnik ya da başka anlamda azınlık durumunda olan insanlara projeler yaptık. Bir yerli kabilesine iş yaptık örneğin, çok heyecan vericiydi. Öyle bir ortam Türkiye’de bulabilsem, mimar olarak çalışmaya devam edebilirdim.

Türkiye’ye döndükten sonra, Kemer Country gibi büyük lüks toplu konut projelerinin bile ortalıkta olmadığı dönemlerde, şu anda Türkiye’nin en önemli emlak kuruluşlarından birisinin ortağından bana bu tür projeler üretme teklifi geldi. Ben bu teklifi değerlendirseydim, herhalde şu an sadece bu tip projeler yapan bir adam olurdum ve bambaşka bir insan olup çıkmıştım büyük olasılıkla. Ama bu tür projeler yaparsanız, bu projeleri üreten ve tüketen belli bir gelir grubuna ait olmanız, moda mekanlarda görünmeniz, belki dedikodu sütunlarına konuk olmanız, belli şekilde giyinmeniz, belli arabalara sahip olmanız gerekebiliyor. Siz böyle bir ortama meraklı değilseniz kendinizi özgür hissetmeniz pek mümkün değil, ben de o yaşantıya çok ilgi duymadım açıkçası…

Bir ara Arredamento Mimarlık dergisinde (o zamanki adıyla Arredamento Dekorasyon) çalıştım ve dergide çalışmak bir çok açıdan çok iyi geldi. Hem beraber çalıştığım ekip çok harika bir ekipti, hem de bir çok farklı iş yapma ve kültür-sanat dünyasını yakından tanıma fırsatım oldu. Üniversitede aldığım eğitimi her yönü ile etkin bir şekilde kullanabilme şansı yakaladım. Bir dönem derginin bazı sayılarının neredeyse yarısına yaptığım işlerin çeşitliliği dolayısı ile katkım olabiliyordu: fotoğraf çekmek, önemli şahsiyetlerle röportaj yapmak, İngilizceden tercüme yapmak, Photoshop’la çeşitli işlemler yapmak, makale yazmak, yazılmış makaleleri edit etmek, içerik oluşturmak için araştırma yapmak yaptığım işlerden bazıları idi. Ortamı oluşturanlara, benle çalışmak isteyenlere müteşekkir olduğum, unutmadığım bir tecrübedir.

“Sanat, banal bir şeyi “kavramsal” düzleme getirip  izleyicinin kafasını karıştırmak işi değildir; asıl mesele karmaşık bir konuyu basitleştirip anlatabilmekte.”

 


Murat Germen’in İkon Olarak Endüstri serisinden bir fotoğraf (Kaynak: http://muratgermen.com/)

Size fotoğrafçı kimliğinizle soruyorum: Çalışmalarınızda belirli bir konsepti takip ediyor musunuz? Bir alt metne bağlı “narrative” diye tabir edilen (hikaye anlatan) fotoğraflar mı çekiyorsunuz, yoksa belge niteliğinde fotoğraflar mı? Yani sizce fotoğrafı üretmek mi dokümanlamak mı?

Bende sanırım ikisi iç içe… Kavram sanatı ile başlayayım. Kötü adam olmayı da göze alarak açıkça söyleyeyim, bütünüyle fikre dayalı yeni kavramsal sanatın çoğu eserini hayli özensiz buluyorum; hem ifade edilen fikrin banalliği hem de fikrin ifadesinde ortaya çıkan zanaatın pespayeliği anlamında. Bazı fikirler vardır; gündelik olarak aklınıza gelirler, dost meclisinde konuşursunuz, haberleri izlerken kafanızda oluşurlar. Bunlar herkesin, ya da bir çok kişinin aklına gelirler ve sırf bu yüzden bu fikirlere dayanarak üretilmiş “şey”leri sergilemek veya izlemek istemeyebilirsiniz. Zaten bilinen, herkesin sıkıntısını çektiği, bir daha gördüğünüzde size kabak tadı verebilme potansiyeli olan bir fikir üzerine kurulu sanat yapmak bence ucuz bir çözüm. Ya paylaşacak özgün, üzerinde özenle düşünüldüğü belli olan, insanlara gerçekten kapı açan bir fikir üreteceksiniz, ya da harcıalem bir fikri ifade ederken hiç alışagelmedik bir zanaat boyutu kullanacaksınız ve insanlar kafasını çevirecek. Özenle oluşturulmamış bir sanat eseri sergilenirken eserin sanatçısı izleyicinin özen göstermesini bekleyemez, saygı karşılıklı gelişir. Ama öyle görünüyor ki kavram sanatçılarının önemli bir bölümü, kısa sürelerde akla gelip kısa sürelerde derme çatma olarak inşa edilen “cin fikirli” işlere gösterilmeyen ilgi konusunda hayal kırıklığı içindeler. Ne yazık ki kimse izleyicinin hayal kırıklığından bahsetmiyor; kavram sanatçıları, aynı dokunulmazlıklarının kaldırılmasını istediğimiz milletvekilleri gibi, bir dokunulmazlık kalkanı içinde korunuyorlar ve kimse onlara eleştiri getiremiyor; bir çeşit “cam fanus” durumu yani.

Kavram sanatının güncel örneklerinin çoğunluğu Marcel Duchamp’ın uzun yıllar önceki devrimsel çıkışının hala üretilmeye devam edilen ucuz kopyaları gibi geliyor bana ne yazık ki. Marcel Duchamp gerçekten müthiş bir şey yaptı: sanatın algısını, sunumunu, paylaşımını, üretimini, üretim sürecini, sanatçı beyanını etkileyecek bir kırılma noktası önerdi. Yalnız bu hareketin yapıldığı an kesilmesi gerekiyordu belki de. Hareket başkaları tarafından taklit edile edile sonunda eleştirdiği şeyin ta kendisine dönüştü; şahsen bundan sonra başka bir devrimsel hareket bekliyorum, şu aralar acilen bir kırılma noktası daha gerekiyor. Artık başka mecraların kavramlarını ödünç alıp sanatın içinde farklı anlam ve bağlamla kullanma eylemi, sanatçı beyanı ile tüm bu yapılanların meşru kılınmaya çalışılması, bir çok kişinin anlamadığı (ve hatta yazarının da anlamadığı) komplike “teori” yazıları yazıp banalliği şaşaalı bir kılığa sokmaya çalışma halleri fena halde sırıtmaya başladı. İzleyici şaşkınken, sanat çevresi “körler sağırlar birbirini ağırlar” modunda ilerliyor; açılışlarda hep aynı insanlar, aynı yüzler, ortalıktaki çok sayıda sanatçı “o sergi senin bu sergi benim” oradan buraya yalpalanıp duruyorlar ve bu yüzden açılışlara gelen kişilerin kaçı gerçek “izleyici” çok merak ediyorum…

Sanatın daha önceki hallerine baktığımızda zanaatın günümüze göre daha çok önemsendiğini görebiliyoruz. Zanaatın belli bir seviyenin üzerinde olmasının getirdiği avantajı şöyle açıklamaya çalışayım: Sanat görmek üzere bir mekana gittiğinizde karşınızdaki eserle bir ilişki kurmak istersiniz. Bu ilişki çeşitli zeminlerde gerçekleşebilir, ilk olarak eserin, daha doğrusu sanatçının verdiği mesajla, aktardığı fikirle özdeşleşme denenir. Son zamanlarda sanatçılar o kadar şahsi hikayeler anlatıyor ve anlatırken o kadar şahsi bir kod, sembol, ikon yığını kullanıyorlar ki izleyicinin çok sağlam ve güncel bir sanat altyapısı olması bekleniyor. Kimse böyle beklentiyi karşılamak zorunda değil, hele hele bazı sanatçıların kulaktan dolma bilgilerle yanlış kodlamalar yaptığı ve hatta bazen izleyiciden daha “cahil” olabildiği olasılığını da düşünürsek… Banal bir şeyi “kavramsal” düzleme getirip karmaşıklaştırarak izleyicinin kafasını karıştırmak iş değildir, asıl mesele çok karmaşık bir konuyu basitleştirip insanlara anlatabilmekte; pek çok kişinin de bunu beceremediğimi görüyoruz. İzleyici-sanat eseri ilişkisine dönelim tekrar; izleyici işin temelini oluşturduğu iddia edilen fikri anlayamaz, kendi hayatı ve değer yargıları ile özdeşleştirmeyi gerçekleştiremezse eserle ilişki kuracağı başka bir frekans kanalı arar. Bu da genellikle zanaat olur, çünkü çok basit bir şekilde tanımlarsak insanlar “güzel” şeylere bakmaktan hoşlanırlar ve eserle daha çok zaman geçirmek isterler.

Şahsen, anlaşılması zorlaştırılmış işler üretmek vasıtasıyla dışlayıcı bir tavra girerek hayli ufak bir sanat çevresi grubuna hitap edeceğime, daha geniş bir kitleye hitap etmeyi tercih ederim. Ürettiğim şeylere her zaman bir metin eşlik ediyor ama işin estetik yanından çok vazgeçebilmiş değilim. Biz bu konuda Ahmet Elhan’la çok iyi anlaşıyoruz. Mükemmel işleri var, aynı zamanda içerik de çok güçlü. Her ikisi birden var. İçerik altta kalmış değil, estetik altta kalmış hiç değil. Bu çerçeveden bakınca sanırım ben de “ortada” yer almayı tercih ediyorum; hem içeriğe hem de estetiğe, eşit olmasa da benzer mesafelerde olmak. Zaten genel olarak yaşamımda da öyle bir tercihim var benim, ortada olmak… “Araf” kavramını kastediyorum… Taraf olmak çok kolay ve bu yüzden hoşuma gitmiyor benim. Tabii ki hiçbir yere eşit mesafede olamazsınız. İlla ki bir yer ağır basar ve tercihleriniz, önyargılarınız vardır; ben bu önyargılarımı yenebildiğim zaman kendimi daha özgür hissediyorum, bu yüzden da arafta olmaya çalışıyorum becerebildiğim kadarı ile.

Türkiye’de taraflaşma hep uç noktalarda olmuş ve hala da öyle. Hala feodal bir toplumuz çünkü, bireyi daha tam oluşturamadık. Bizim liberallerimiz bile feodal bence;:Bazen yerel halleri göz ardı ederek ve ithal kavramları yerelleştirmeden o kadar ezbere, faşizan ifade ve tavırlar içine girebiliyorlar ki, ben bu tür liberalizme “nasyonal liberalizm” diyorum. Şahsen sanatta da, hayatta da orta bir nokta tutturmaya çalışıyorum. Bana mecburi diye dayatılan birkaç seçenek veriliyor, ben o seçeneklerin hiçbirini seçmiyorum. O seçeneklerden kendim için melez bir seçenek oluşturuyorum ve bu sayede kendimi daha özgür hissediyorum. Şu sıralar şahsen önem verdiğim iki tane kavram var: Bir tanesi melezlik, diğeri de denge. Sonu ırkçılığa, ayrımcılığa varabilen püritanizmi tehlikeli bir yaklaşım olarak görüyorum ve her iki uç noktanın bir araya gelip yeni bir orta nokta oluşturduğu melezliği bu nedenle seviyorum. Aynı şey teoride, sanatta da geçerli. Belli bir sanatın diğerinden daha iyi olduğunu düşünmüyorum. Yerine, bağlamına, işin kendine, ruh haline, sanatçının kendisine göre bazen bir çeşit sanat bazen de diğer bir tarz sanat uygun olabilir. Çözüm tek değil, öyle gösterilmemeli, yoksa moda eğilimlerin esiri olmaktan kurtulamazsınız…


Murat Germen’in Muta-Morfoz serisinden bir fotoğraf (Kaynak: http://muratgermen.com/)

Artık fotoğraf, derdini anlatma, ifade etme ve çoğu zaman da provokatif bir araç. Siz fotoğrafı neye araç olarak kullanıyorsunuz? Bunla ilgili verebileceğiniz bir örnek var mı?

Kağıt mimarisi diye bir kavram var bildiğimiz üzere. Bu eylemin önemli mimarlarından Lebbeus Woods’un hala inşa edilmiş bir binası yok. Fakat, çağdaş mimari kitaplarında devamlı yer alan bir adam. Demek ki insan kafasında, inşa etmeden de belli bir mimarlık atmosferi yaratabiliyor. Bunu çizimlerle paylaştığında bile, bu mimarlık eylemine dönüşebiliyor. Mesela Antonio Sant’Elia da birçok binası inşa edilmemiş bir mimar. Fakat büyük bir keyif onun çizimlerine, tasarımlarına, vizyonuna bakmak. O kadar güzel tasarımları var ki, keşke inşa edilseymiş diyorsunuz… Benim de son zamanlarda, birkaç konferansa örneklerini yolladığım “fotoğraf mimarlığı” denemelerim var. Dört farklı ülkedeki (Meksika, İngiltere, İrlanda, Mısır) bazı konferanslarda bu fikri sundum. Bunlar mimarlık değil tasarım konferansıydı ve bu fikir hayli ilgi gördü. Burada yapmaya çalıştığım şey, fotoğraf üzerinden yeniden mimari kurgu yaratmak. Sadece yüzey bilgisi üzerinden gelişen bir süreç aslında. Zaten mimari tasarım da iki boyutlu yüzeysel bir şey olarak başlıyor, daha sonra üç boyuta dönüşüyor. Daha önce çektiğim, mimari ya da mimari içerikli olmayan fotoğraflardan yola çıkarak, yeni mimari formlar elde ettim. Kanyon’daki davetli sergi için ürettiğim işler bu projenin başlangıcıdır.

“Sanatı öyle bir yere koyuyoruz ki, el değdirtmiyoruz kimseye… Bu kadar dışlayıcı bir tavır içinde olmamalı sanat.”

İnsan, mimari ve şehri kapsayan çok büyük bir malzeme var elimizde. Kentte çarpık olmasına rağmen “büyüleyici” mekanlar var. Bu malzeme çeşitliliğini nasıl eliyorsunuz?

Özelikle ilgilendiğim yapılar, dokular, hacimler yok. Gözümün önüne gelene açığım. Bir yaşam ve algılama biçimim var, sanırım seçtiğim şeyler de bu yaklaşımla ilintili olarak doğuyor. Örneğin endüstri yapılarını konu olarak seçmemin sebebi, bu tarz yapıların Türkiye’de kötü bilinmesi, sevilmemesidir. Tasarımsal ve estetik anlamda potansiyel arz eden bir yapılanma olan sanayi mimarisinin bu boyutu Türkiye’de pek ciddiye alınmadı. O yüzden de endüstri estetiğinde var olan anonime, sade olana, içini gösterene bir güzellemedir o sergi… Genelde endüstri siyah-beyaz çekilir. Ben renkli çektim, hatta renkleri de biraz doygunlaştırdım. Amacım bir güzelleme yapmaktı endüstriye, endüstrinin estetiğine…

Sonrasında “inşa” süreci ilgimi çekti. Çünkü, inşaat öyle matrak bir şey ki, belli bir dönem var yalnızca.. Ondan sonra o halini bir daha hiç görmüyorsunuz, üstü kaplanıyor ve başka bir yüzle bize sunuluyor çünkü (endüstri yapıları ise inşa edildikten sonra bile inşa halindeymiş gibi duruyor). Bu yüzden inşaatlardan fotoğraflar çekerseniz, bir daha bulunmayacak bir belgelere dönüşüyorlar. Geçici olarak var olan, ama sonra kendini başka bir şeye dönüştüren o bünyeyi belgelemek istedim. Bu iki örnekte mimarlık ön planda olsa da, her zaman mimarlık dahil etmek istemiyorum külliyatıma… Profesyonel anlamda mimari fotoğrafçılık yapıyorum ama mimarlık fotoğrafçısı olarak anılmak istemiyorum. Sadece fotoğrafçı ve/veya sanatçı olarak anılmak yeterli benim için.

Son zamanlarda fotoğraflarıma farklı şekillerde insanı dahil etmeye çalışıyorum. 10 Kasım’da Nişantaşı’ndaki C.A.M. Galeri’de açılacak “Aura” adlı bir sergim var. Aura serisi HDRI (High Dynamic Range Imaging) tekniği ile ürettiğim insan hayallerinden oluşuyor.Bu serinin fotoğraflarını iki farklı ortamda çektim. Bir tanesi müze/galeri, diğeri ise pazar ortamları. Bunların ortak noktası, ikisinde de bir şeyler sergilenmesi ve sizin onları istediğinizde satın alabilmeniz. Sonuçta bir piyasadan bahsediyoruz, amaç sanatta son zamanlarda iyice tavan yapmış ticari yaklaşımlara dikkat çekmek, eleştirmek. İngilizce pazar anlamına gelen “market” kelimesinin aynı zamanda piyasa için kullanılması manidar; sanat piyasası anlamına gelen “art market” başka bir taraftan baktığınızda “sanat pazarı” anlamına geliyor. Kulağıma “haydee, akşam pazarı, sanat ucuzladı, pentüre gel, fotoğrafa geeel!” sesleri geliyor böyle düşününce… Güncel bir örnek vermek gerekirse; şu sıralarda pazara çıkmış bienal için en politik bienal deniliyor. Fakat bir bakıyorsunuz ki işin içinde büyük bütçeler var, sponsor var; reklamlardaki sponsor logosu etkinlik logosundan neredeyse daha ön planda. İşlerin ne olduğundan çok, hangi partide kim nerede görüldü onlar konuşuluyor; etkinliğin değerlendirilmesi magazinel boyutlarda gerçekleştiriliyor. Bunu hatırlatmak istedim “Aura” sergisi ile. Sanatı öyle bir yere koyuyoruz ki, el değdirtmiyoruz kimseye… Mükemmel, ulvi, dokunulmazlığı olan bir şey gibi gösteriliyor sanat… Bu kadar dışlayıcı bir tavır içinde olmamalı sanat.

Bu seride insan var. Bu bir geçiş benim için aslında. İnsan çekmek çok zor bir iş. Çok düşünülmesi, vakit ayrılması gereken bir şey. Mesela Annie Leibovitz’in, Gregory Crewdson’ın, Izima Kaoru’nun, Erwin Olaf’ın fotoğraflarındaki insan kullanımını ele alalım, büyük bir çekim ekibi söz konusu; ışıkçısı, stilisti, koordinatörü, kastı ile… Ben şu an ona zaman ayırabilecek durumda değilim. Onu yapabilmeye başladığım andan itibaren, yani sanatımı hayatımın %20’si ile değil de, %80’i ile yapmaya başladığım zaman, insan çalışmayı düşünüyorum. Bence “insan” çok dikkat edilerek, çok özen gösterilerek dahil edilmeli fotoğrafa. Biz seneler boyu çok özensiz dahil etmişiz insanı. Mesela yüzü kırışmış dede-nine fotoğrafları, sümüklü çocuk fotoğrafları çekmişiz ve fotoğraflarda hep onları görmeyi beklemişiz. Uzunca bir süre fotoğraflarımda yeteri kadar insan olmadığı için eleştiri getirdi bana klasik fotoğraf dünyası. Ama şimdi alıştılar; gördüler ki sadece ben değilim…

Profesyonel anlamda, yani piyasa için, iş olarak da mimari fotoğrafçılığı yapıyorsunuz. Bundan biraz bahsedelim…

Mimarlığın Latince isim köküne baktığımızda, “architecture” kelimesi içindeki “arşi” monarşi, oligarşideki arşi; yani erk, güç demek… Sanırım mimarlar bu erk boyutunu fazlaca ciddiye alıyorlar. Megaloman oluyor birçok mimar, kırılmaz yüksek egoları var bir çoğunun… Ben megaloman insanla birlikte çalışabilecek birisi değilim, megaloman insanın operatörlüğünü yapamam ben. Her şey kendi istediği gibi olacak, işi bedavaya getirmek için onca taklak atacak, bir de üstüne bana “fotoğrafçı parçası” gibi davranacak; mümkün değil… Halbuki mimarların hatırlamaları gerekiyor ki, eserlerinin dünya çapında paylaşılması sadece fotoğraflar üzerinden gerçekleşebiliyor. Ben şu an icraat yapan bir mimar olsam, en ciddiye alacağım ve iyi davranacağım meslek adamlarından birisi mimarlık fotoğrafçıları olurdu. Neyse, sorunuza geri dönecek olursak; ünlü mimarlarımız üstte sözü geçen anlaşılmaz megalomanlığı sergilediklerinden onlarla çalışmak için bir zemin yaratmak konusunda hiç motive olmadım. Onlar da kendilerine karşı takındığım tavrı yaklaşık olarak algılamış olsalar gerek ki, beni hiç aramazlar: Mimarlık dışı kültür ve sanat dünyasının çok güçlü diğer bazı isimleri de keza öyle. Çok üzüldüğümü söyleyemeyeceğim doğrusu.

Şu ana kadar ne yaptıysam hep kendi çabamla yaptım. Orada burada görünmekle edinilen “kanka” ilişkileri dolayısıyla değil, birisi benim görsel dilimi özellikle seçtiği için bir işi yapmak isterim. Belki bu sayede on yerine iki sipariş gelir, ama ikisi de tamamen sizin işiniz olur, gerçekten hakketmiş hissedersiniz, keyifle yaparsınız, daha fazla enerji verirsiniz. Mimarlık fotoğrafçılığı icraatımı daha çok sipariş kent-mimarlık sergileri ve endüstri sergim sonrası gelen çeşitli sanayi yapıları belgelemesi talepleri doğrultusunda gerçekleştiriyorum.


Murat Germen’in Obscura Lucida serisinden bir fotoğraf (Kaynak: http://muratgermen.com/)

Kendi kişisel projeleriniz, sergileriniz var. Ama aynı zamanda da bir akademik hayatınız var. Hayatınızda bunların ayrımını nasıl yapıyorsunuz?

Ayrışan taraflardan başlarsak, çok sabırlı ve geniş gönüllü bir insan olduğumu söyleyemem. Bu galiba biraz da başına buyruk olmaktan ve hayat boyu sizi şaşırtan pek çok olayla karşılaşmaktan kaynaklanıyor. İşlerin nasıl yürüdüğünü gördükçe, bazen beklenmedik zamanlarda, beklenmedik tepkiler verebiliyorum. Fakat, akademide becerebildiğim en üst seviyede sabırlı olmaya çalışıyorum ve içinde bulunduğum mesleki, kurumsal, sanatsal ortamlarda verdiğim tepkileri okulda öğrencilere karşı vermemek için çok uğraşıyorum. Kendi çocuğumu yetiştirirken de öyle olmaya çalışıyorum. Öğrencilerimle ilişkim bir bakıma çocuğumla olan ilişkim gibi…

Yıllardır biriktirdiğim etraflı bir fotoğraf sanatı arşivim var. Çocuklara çok büyük yelpaze sunmak amacım. Hiç tasvip etmediğim, hayatta hiç yapmayacağım projeleri de öğrencilere gösteriyorum. Çünkü sonuç itibariyle ben kimseye bir şey empoze edemem, hoca olarak benim her türlü yolu göstermem lazım. Öğrenci kendi yolunu seçtikten sonra, “o tarz içinde nasıl yeni ve özgün bir şey üretilebilir ve o yolda ilerlerken nasıl tökezlemeden, yalpalamadan durulabilir?” konusunda yardımcı olmaya çalışıyorum.

İnternet sayesinde iletişim imkanları herkese açık. Bir öğrenci isterse kendini benden daha fazla güncel tutabilir. Ama son zamanlarda gördüm ki, 44 yaşında biri olarak 20 yaşındakilere yeni bir şeyler gösterebiliyorum. Bunu gördükçe, ben hala akademik hayatıma devam edebilirim diyorum. En son Sakıp Sabancı Müzesi’nde bir sergimiz oldu. Ama maalesef çok kötü bir zamanda, Ağustos’un ortasında oldu. İlk defa müzeyi kullanma imkanı verildi bize bu sergiyle. Oraya astığımız fotoğraf işlerinden çok tatminkarım. Gerçekten çok güzel işler yaptı çocuklar. Sergide çok çeşitli işler vardı. Bunu oraya gelen insanlardan da duydum ve çok mutlu oldum. Siz insanlara imkan sağlayınca ve karşı taraf da bunu almaya hazır olunca, birbirine benzer işlerin yapılma ihtimali çok azalıyor.

Son zamanlarda yaptığınız çalışmalarda, şehir görüntüleri üzerinde dijital manipülasyonlar var. “Görüntüyü manipüle etme” sınırlarınızı ve tarzınızı açıklayabile misiniz?

Aslında dijital fotoğrafa başladığımdan beri, çok görünür olmasa da kullandığım bazı teknikler oluyor. Örnek verecek olursak, mimari fotoğraflarda düşey bina çizgilerinin düşey kenarlara paralel olması zorunluluğu gibi bazı kurallar vardır. Bu kuralı tatmin etmek üzere “shift lens” olarak adlandırılan özel lensler veya teknik kamera gibi özel kameralar vardır. Fakat her zaman bu teknik ekipman sizi tatmin etmeyebilir. Mesela, uzaktaki bir binayı çektiğinizde tele objektif kullanmak zorunda kalırsınız ve bu tarz optiklerde “shift” denilen perspektif düzelten özellik yoktur ve o yüzden paralellik oluşmayabilir. Ayrıca kullandığınız tele-zoom ise, farklı odak uzaklıklarında görüntüde “barrel distortion” veya tam tersi “pincushion distortion” tabir edilen optik bozulmalar oluşur. Bunları Photoshop’ta düzeltmek olası ve bu tür düzeltmeleri muhakkak yaparım. Onun dışında temel kontrast, renk, ışık-gölge ayarları yapmadan fotoğrafı vermek doğru değildir.

Ekipmanım için, imkanım olmasına karşın anormal bütçeler ayırmayı seven birisi değilim. En çok para yatırdığım şeyler iyi D-SLR gövdelerle çalışan kaliteli lensler. Örneğin şu an elimde sadece mimari çekimler için; Schneider 28mm f/2.8 Super Angulon for Canon, Canon TS-E 24mm f/3.5 L II Tilt-Shift, Canon TS-E 17mm f/4 L Tilt-Shift olmak üzere 3 adet lens var ki bunların toplam fiyatı makul fiyatlı bir yeni arabanın yarı fiyatı kadar. Ama bundan çok daha fazla bütçe ayıran fotoğrafçı tanıdıklarım var. Elimdeki makine parkı ile icraatıma devam edebiliyorsam, devam ederim; lüzumundan fazla yatırım yapmam, teknoloji fetişisti değilim çünkü. Elde çok pahalı bir makine parkı olmamasının avantajını gördüğüm de oldu. Eski zamanlarda elimdeki makinenin megapiksel boyutları yeterli olmadığı için iki veya daha fazla fotoğrafı yan yana çekip bilgisayarda birleştirerek çözüm buldum. Bunun sonucunda optik anlamda algı alanımı da genişlettiğimi, tek lens ile elde edilemeyecek bir görüntü elde edebildiğimi, bunun bir özgünlük yaratabildiğini gördüm. Shift lens kullanarak iki fotoğrafı birleştirdiğiniz zaman, neredeyse size balık gözü bir objektifin kapsamını veriyor: Hem de balık gözü optiklerdeki rahatsız edici eğrisel bozulma olmadan.

Fotoğrafın nasıl elde edildiği konusunda merak yaratmak ama bunun hemen keşfedilememesi hoşuma gidiyor. Dijital manipülasyonun bariz izlerini fotoğrafa taşımamaya çalışıyorum. Ama daha önce adı geçen “Aura” serisinde durum belki de tam tersi. Orada “evet bu dijital ortamda manipüle edildi ve hatta sonuna kadar da gidildi” demeye getiriyorum. Çünkü bu sonuna kadar gitme kendine has bir görsellik yarattı ve bundan hoşlandım.

Fransa’da Türk Mevsimi kapsamında Paris Grand Palais’de açılan “Bizans’tan İstanbul’a: İki Kıtanın Limanı” sergisinde çalışmalarınız sergilendi. Fotoğraflarınızdaki İstanbul’a tepkiler nasıl oldu Fransa’da?

Söz konusu sergi çok büyük ölçekli ve bir çok farklı boyutta, dalda eser içeren külliyatlı bir sergi. Sergi mekanı olan Grand Palais’da İstanbul üzerine yapılacak bir diorama projeksiyon sergisinde fotoğraflarım yer aldı sadece. Yaklaşık 100 adet fotoğraf İstanbul’un yeni hallerine odaklanıyor. Sergide kullanılan eski siyah-beyaz fotoğrafların çekildiği bölgelerden bazı yeni belgesel fotoğraflar çektim: Örneğin Galata ve Beyazıt kulelerinden panoramalar… Ayrıca İstanbul’un canlı yaşama sahip sokaklarından görüntüler de vardı. Sergi açılışına ne yazık ki gidemedim, dolayısı ile tepkilerin olup olmadığı veya nasıl oldukları konusunda maalesef bilgi sahibi değilim.

Görsel anlamda sizi etkileyen şehirler…

En son Sydney’e gittim, çok etkilendim. Belki dünyanın en güzel şehri değil ama her şeyiyle yaşayan, yaşatan bir şehir. Porto’dan ve Lizbon’dan çok hoşlandım. Çok klişe olacak ama Venedik ve Floransa gibi şehirlere bayılıyorum. Oralarda neredeyse nefesim kesiliyor. Ben galiba; o eski, taş, küçük ölçekli, sürpriz mekanlı, meydanlı, dar sokaklı, ortaçağ kılıklı şehirleri çok seviyorum ve sokak aralarında atılan iki, üç sandalyede grappa, kahve, şarap, vs. içmeyi hiçbir şeye değişmem! Arabaya bağımlı ve büyük şehirleri sevmiyorum. Herkesin pek bir bayıldığı Paris’i de şehir olarak çok beğendiğimi söyleyemeyeceğim. Büyük büyük kışla gibi binalar ve insan ölçeğinin ötesinde bulvarlar falan hiç tarzım değil… Bunun dışında, Barselona, Havana’dan çok hoşlandım. Temel kıstaslarım kısaca; küçük, her an her yere oturabileceğim, ulaşabileceğim, yürüyebileceğim bir mekan yapılanması… Sonra kesinlikle yemek kültürü olan bir şehir olmalı. Çünkü kent ve mimarlık bazen yemek kültürüne göre şekillenebiliyor. Bazı şehirlerde yiyecek o kadar önemli ki, büyük marketler, pazarlar ona göre tasarlanıyor. Ve son olarak su öğesi; ya deniz, ya okyanus, ya göl, ya boğaz, ya da büyük nehir muhakkak olmalı bir şehirde… Suya kıyı vermeyen hiç bir yerde yaşayamam.

Çok teşekkür ederiz….

Etiketler

Bir cevap yazın