Banu Uçak ve Ömer Selçuk Baz ile Yalın Mimarlık'ın düşünsel altyapısını ve 20 yıllık üretimini anlatan Yalın Şeyler kitabı hakkında konuştuk.

Ömer Selçuk Baz: Kitap yapma fikri, Banu’yla buluşmamızdan bir yıl önce masaya yatırdığımız bir düşünceydi. Ama bunun nasıl yapılacağı konusunda hiçbir fikrimiz yoktu, bizi olduğumuz gibi aktarabilecek bir yol bulmamız gerekiyordu.
Ben Banu’nun yazılarını çok beğeniyordum, temel prensibim de sevdiğim insanlarla çalışmak olduğu için Banu’yu davet ettim. Nasıl metotlar kullanılabilir diye konuştuk. Ardından kitapla ilgili aklımdaki yaklaşımları, düşünceleri kendisine basit kısa bir metin ile aktardım.
Banu’nun bağımsız yazar olması çok önemli bir nokta; çünkü anlatı, yapan tarafından aktarıldığında ne yaparsanız yapın taraflı anlaşılıyor. Ancak bağımsız yazar, metnin gerçekliğini okuyucuya hissettirebiliyor. Mimarlık anlatılarının kahramanlaştırıcı dilinden uzaklaşmak istedik.

Banu Uçak: Zihin haritalarımızın içinde gezdiğin saptamasını çok etkileyici buldum. Çünkü kitabın başında, kitap bittikten sonra aklımızda kalanları ifade eden bir zihin haritası var.
Kitabın benim için öne çıkan tarafı; farklı zihin yapılarındaki iki insanın, birbirinin içine geçen görme biçimlerinin yansıması olmasıydı. Çünkü karşımızda; bir insanın, hayatın çeşitli aşamalarında, tecrübesinin ve yaşının ilerlediği, dünya görüşünün değiştiği farklı dönemleri kapsayan bir üretim biçimi var. Bunlara baktığınız zaman, insan zihni bir anlatı oluşturma eğiliminde oluyor.
Ancak bir yandan da insan hayatında hiçbir şey doğrusal değil. Zihnim bu projeleri inceleyip üzerine konuşurken ister istemez bir motif arıyordu. Selçuk da kendini tanımladığı ifadeleri bu anlatının içine dahil ediyordu. Benim tahayyülüm ile Selçuk’un kendi gerçekliğinin birbiriyle çarpıştığı, birbirine meydan okuduğu alanlar oluştu. Yalın Şeyler, hem Selçuk’un dilini ortaya koyan hem de benim dünya görüşümün ve işlere bakışımın subjektif olarak var olduğu bir kitap.
İkimizin iş birliğinin yanı sıra iletişim danışmanımız Sibel Keyvan ve yayıncımız Mesut Kaya da süreci bu şekilde ilerletmemizi sağladı. Tabii ki her şey Selçuk’un büyük emeğinin mimarlıkla geçirdiği bunca yılın üzerine inşa edildi. Ortada bu kadar nitelikli bir içerik olmasa, bizler bir araya gelemezdik.
Ama mevcut içeriğin üstünde özgün bir bakış açısı geliştirmek, bunu da insanlara anlatmaya niyetli olmak çok önemli.
Mimarlık ortamında hem kendini ifade etmeye yönelik çok büyük bir ihtiyaç ve istek hem de bunu samimiyetle yapmaya yönelik bir kaygı var. Kitabın iletişim sürecinin de yazım sürecinin de kendine özgü ve şeffaf bir iş birliği içinde gerçekleştiğini düşünüyorum. Bu sayede başarılı bir sonuç elde edebildik.

Manisa Kurtuluş Müzesi, Fotoğraf: Egemen Karakaya
Ömer Selçuk Baz: Kitaptaki bazı bölümlerde, Banu’nun anlatısına tam olarak katılmıyorum. Atmosferle ilgili değinme de bunlardan biri. Peter Zumthor, Atmospheres kitabında, mekanın fiziksel oluşunun ötesinde bir durumu tarif etmek için “atmosfer” kelimesini kullanmış. Başka bir karşılık bulmaya çabaladım, ama öyle bir yerleşmiş ki bulunamıyor.
Yalın Şeyler, benim normalde yapmak istemeyeceğim bir şeyi yapıyor; odadaki büyük fili, çat diye ortaya koyuyor. Normalde o proje ile Zumthor göndermesini yan yana koymazdım, çünkü öyle bir bağlantı kurulmasını istemezdim. Ama zihinlerde o bağlantı zaten mevcut.
Banu Uçak: Aslında belki doğru ifade şöyle; o bağlantının kurulacağını bilirsin ama dile getirenin sen olmasını istemezsin. Çünkü bu çok cüretkar bir şey.
Ömer Selçuk Baz: Projedeki temel fikir; duygu durumlarını, nesnelerdense mekanın yönlendirmesi. Mevcut olan tek şey, nesnelerin yokluğu. Zaten şehir de yok olmuş; geriye sadece yanamayacak şeyler kalmış. Manisa’daki büyük yangından geriye kalan dünyayı aktarmanın pek çok yolu vardı. Biz de kendine özgü bir dili ve “atmosferi” olan bir mekan üretmeye çabaladık.

Banu Uçak: Kelimenin ne olduğunun hiçbir önemi yok. Burada da somut şeylerin yoksunluğu olan bir dünya kurma kaygısından bahsediyoruz. Bence en önemlisi mimarlık eğitimi almamış, Atmospheres kitabını okumamış insanların tüylerini diken diken edebilmesi… Bunu, çağdaş mimarlıkta nadiren hissedebiliyoruz. Çünkü onların çok daha yüklü bir fonksiyon şemaları oluyor.
Selçuk’un burada tasarladığı yapının özgün tarafı; yapının, yarı yapı olması. Hem bir mağara gibi hem bir işlevi var hem de çok yüksek bir fonksiyon yükü yok. O zaman benim karanlıktan aydınlığa, balinanın karnından yanmış odaya, oradan da avluya gitme imkanım oluşabiliyor.
Sembolizmle inşa edilen yapıların böyle bir gücü var. Manisa Kurtuluş Müzesi’nin nadir örneklerden biri olduğunu düşünüyorum. Belli ki mekandan mekanda geçerken amaçlanmış bir duygu bütünlüğü var. Zumthor’un kitabındaki kavramla arasındaki en önemli fark ise “zaman” katmanı. Çünkü sen bu projeyi sıfırdan kuruyorsun.
Ömer Selçuk Baz: İşin sonunda kitapta yaptığımız iş birliği tam da mimarlık gibi; yazılan, çizilen ya da anlatılan her şeye katılmak zorunda değilsiniz.
Banu Uçak: Ben yapıların tamamına mutabık değilim, o da benim yazdıklarımın tamamına mutabık değil. Ama birlikte ortaya çıkan iş konusunda mutabıkız.

Banu Uçak: Aslında başlıklar büyük oranda baştan belliydi. Kitap çalışmasına başladığımızda ilk adım yaptığımız strüktürü oluşturmak, karşılıklı bunun üzerine konuşmak, tartışmak oldu. Bütün projelerin üzerinden birlikte geçtik. Selçuk, hepsini uzun uzun anlattı. Anlatamadıklarını ben inceledim ve buraya koymaya karar verdiğimiz kırk küsür projenin üzerine çalışmaya başladığımızda, ben kendimce bir öneri getirmiştim.
Tabii, bazı zayıf yönler vardı; bir yapıyı birden fazla başlık içinde anlatmak, zayıflık olarak görülebilir. Üzerine tartışıp bunun uygun olduğuna karar verdikten sonra, içerik ve başlıklar eş zamanlı belirdi.

Troya Müzesi, Fotoğraf: Emre Dörter
Ömer Selçuk Baz: İlişkilendirmeler aslında Banu’nun okuması ve bu okumanın kendisi bir spekülasyon. Bence okuyucunun gözünde şunu söylemek için kurulmuş bir şey: “Yaptığınız şeyler isteseniz de istemeseniz de geçmişte bir şeye bağlanıyorlar. Siz öyle niyet etmeseniz de öyle oluyor.”
Geçmişe bakmak lineer bir şey olarak okunmamalı. Projeye yaklaşma şekli bunun biçimini çok değiştiriyor. Bazen çevrenizde ne olup bittiğine çok fazla odaklanıyorsunuz, bazen de hiç umurunuzda olmuyor. Mesela iki örnek vereyim:
Troya Müzesi, tarihsel bir bağlamda duruyor; beş bin yıllık bir tarihe sahip, etrafında antik şehirler var. Ama ne biçimsel ne de kavramsal olarak, geçmişle fiziksel bağlantısı bulunmuyor. Antakya’da yürüttüğümüz sosyal merkez işlevi olan cami projesi ise Emevi dünyasının motiflerine bakarak planlarını kurguladığımız bir projeydi.
Oyunu nasıl kurmak istediğinizle ilgili başta bir niyetiniz oluyor ve süreç göre biçimleniyor. Her defasında bu denklemi yerine duruma göre bir daha kuruyorsunuz.
Banu Uçak: Ben tasarım sürecine nasıl yaklaştığına ilişkin ancak fikir yürütebilirim. Ama bana söylediği “biz durumcuyuz” sözü hep aklımda.
Her işin içinde hem modernist bir bakış hem de onu yerele bağlayan bir tutum var. Yerele bağlama durumu; bazen tarihselci yaklaşımın bir parçası oluyor, bazen de sembolik kalıyor. Mesela buluntu kavramı, yoruma dayalı bir yerellik içeriyor.
Duruma göre hareket etmek ise özgün bir şey. Binaların hiçbirinin birbirine benzemediği, malzemelerin hiçbir zaman birbirinin aynısı olmadığı bir kitaba bakıyoruz. Bu da “durumculuk” ifadesinin, gerçekliğe yakın bir yaklaşım olduğunu hissettiriyor.

Nurdağı Deprem Anma ve Eğitim Merkezi
Ömer Selçuk Baz: Ben bir kahramanlık gücümüzün olmadığını düşünüyorum. Eğer mimarda bir güç varsa, daha yumuşak bir güçtür. Kahramanlık hikayelerinin gerçek olduğu bir zamanda yaşamıyoruz.
Mimarlık çok bileşenli kolektif bir iş. Dolayısıyla mimarlarda olması gereken en önemli kabiliyet, bir aradalıkların nasıl iyi çalışabileceğine dair bir fikir oluşturmak. O zaman bir iyilik üretilebiliyor. Ama bulunduğumuz coğrafyada, bunu kontrol etmeniz çoğu zaman mümkün olmuyor.
Depremde olduğu gibi konular büyüdükçe, kontrol edilmesi imkansız hale geliyor. Devasa şehirler inşa ediliyor, yeniden altyapılar kuruluyor. Fiziksel bir şeymiş gibi sürdürülen bu süreçte, büyük bir sosyal olgu var; insanlar konteynerlerde yaşıyor, yangınlar çıkıyor, inşaatların yapımıyla övünüyor ve siz bu durumun içinde bir proje yapıyorsunuz.
Yani kazanamayacağınız bir oyunun içine giriyorsunuz. Kendi açımdan baktığımda ise girmememin mümkün olmadığı bir süreç. Çünkü orası hem memleketim hem insanlığım hem de çocukluğumun geçtiği yer. Öğrendiklerimi burada kullanmayacaksam, burada bir şekilde bir iyiliğe dönüştürmeyeceksem, bunu niye öğrendim diye düşünüyorum.

Banu Uçak: Mimar, en iyi ihtimalle kendine verilen programın sınırlarını esnetebilme, içine hayat akıtabilme gibi niyetleri ortaya koyabiliyor. Bazen yalnızca tasarım aşamasında ortaya koyuyor, bazen hayata geçiriliyor ama işletme aşamasında ortadan kaldırılıyor.
Ülkemizde bir kütüphane ya da bir üniversite kampüsü, kamusal alan sayılmıyor. Kamu kaynaklarıyla üretilmiş mekanlar için bile yarı kamusallık ve kontrollü geçirgenlik söz konusu iken mimarın buradaki rolü çok sınırlı. Niyete bakmak gerekiyor; sınırları veri olarak kabul edip keskinleştirmek de bir yaklaşım, sınırlar yokmuş gibi davranıp sonrasında karakterini kaybetmek de bir yaklaşım. İstanbul Modern’in meydanla kurduğu ilişkiyi buna örnek olarak verebiliriz.
Müşterekler bölümünde Selçuk’un ifade ettiği gibi; insanın, bu işi hangi coğrafyada yaptığının farkında olması gerekiyor.

Ömer Selçuk Baz: Bir tarafta bizim anladığımız şekliyle nesne olarak mimarlık var ve bu, Türkiye gibi bir zor bir yerde bile artık üretmesi kolay bir mimarlık. Ama oradan ayrılmaya başlayınca, mimarlık bilgisinden daha fazlasına ihtiyaç duyuyorsunuz; toplumsal strüktürü, sosyolojiyi, politikayı ve coğrafyayı çok iyi tanımanız gerekiyor. Bildiğiniz mimarlık refleksleriyle hareket edemiyorsunuz. Müşterekler başlığı da buna işaret ediyor.
Bu durum, coğrafyamıza özgü bir şey. Burada, “bir yer” hepimize ait ama bazılarımıza daha çok ait; sanki hepimiz eşitiz ama bazılarımız daha eşit. Oyunun çok iyi okunması gereken ve tek bakışta anlayamayacağınız katmanlı kuralları var. “Doğru yapmaya” niyet ederek kamusal alan yaratmak çok zahmetli bir şey. Çoğu zaman sonuçları sadece size bağlı değil.
Banu Uçak: Kentsel ölçekte yapılan tasarımlarda siyasi erkin sürekliliği ve dalgalanan ekonomi önemli rol oynuyor. Dünyanın içinde bulunduğu krizde herkese güvensizlik aşılanıyor ki mevcut liderler varlıklarını sürdürebilsinler. Eskiden demokrasinin beşiği olduğunu düşündüğümüz topraklarda, kamusal alan; bugün belli kesimlere, belli seslere net bir şekilde kapandı.

Yalın Şeyler – Merak Odaları Sergisi
Banu Uçak: Birlikte bir proje çalıştık; ben işveren tarafındaydım, Selçuk ise müellifti. Sunum günü geldiğimde görüp dinlediklerimi ne kadar anlatsam yeterli olmaz. Projeler, gerçekten sergide gördüğünüz haliyle, oldukça analog bir çalışma yöntemiyle tasarlanıyor. Sergi dahi bu çalışma şeklini tam olarak ifade edemiyor.
Ömer Selçuk Baz: Her projede süreç böyle olmasa da, nereye doğru gideceğini mümkün olduğunca baştan tasarlıyoruz. Böylece uzunca bir sofra gibi ama yenemeyen bir mimarlık dünyası oluşuyor.
Kitap ile ilişkili her bir aşamada, görünmeyen bir şeyi biraz daha açarak görünür hale getiriyoruz. Lansmanımızı SALT Galata’da organize ettik ve buradan ofisten bir parçayı -bir maket dolabını- oraya götürdük. Sonrasında birkaç projemizin de işvereni olan Bilgili Holding, bu dolabı Akaretler Design & Antique Show’da da görmek istediklerini söylediler. Sergi fikri bu şekilde oluştu.

Yalın Şeyler – Merak Odaları Sergisi
Banu Uçak: İlerleyen dönemde etkinlikler iki ayrı kanalda devam edecek. Bunlardan ilki, kitaptaki bölümlerden yola çıkarak seçtiğimiz temaları farklı mimarlarla birlikte tartıştığımız bir etkinlik serisi olacak. Bu Anadolu buluşmalarını özellikle Selçuk’un tasarladığı kamusal yapılarda gerçekleştirmeyi planlıyoruz. Şimdilik Troya Müzesi, Konya Şehir Kütüphanesi ve Gaziantep’te kesinleşen bir programımız var; önümüzdeki dönemde bu ağın genişlemesini umuyoruz.
Amacımız, bu buluşmaların mimarlık üzerine yeni tartışmaları tetiklemesi. Farklı mimarlarla ve paydaşlarla bir araya gelip tartışmak, eleştirmek ve birlikte düşünmek istiyoruz. Aslında kitabın benim için en önemli çıktılarından biri de mimarlık üzerine konuşmaya vesile olması.
Buna paralel olarak yayıncımız YEM Yayın, üniversitelerde kitabı merkeze alan söyleşiler ve imza günleri organize ediyor. Bu ay Yıldız Teknik Üniversitesi ve İstanbul Teknik Üniversitesi’nde başlayan üniversite etkinlikleri yıl boyunca devam edecek. Mimarlık fakültelerinde Selçuk’la birlikte, kitaptan yola çıkarak geliştirdiğimiz temalar üzerine öğrencilerle konuşacağız.
Bir diğer planımız ise kitabın İngilizce baskısını hazırlamak. Güçlü bir yayıncıyla çalışarak, kitabın uluslararası mimarlık ortamında da okunabilecek bir yayına dönüşmesini istiyoruz.
YALIN ŞEYLER – Ömer Selçuk Baz, Okan Bal, Yalın Mimarlık (2005-2025)