Yapay Zekayı “Yanımda Olan Bir Düşünce Ortağı” Olarak Konumlandırdım

2024 Arkitera Seyahat Bursu kazananı Refik Berk Çıngıloğlu ile "THE FOLDS / Interweaving Timelessness" projesi ve Arkitera Seyahat Bursu deneyimi hakkında konuştuk.

“The Folds / Interweaving Timelessness” projesini geliştirirken mimarlığı hangi kavramsal çerçevede yeniden okumayı hedeflediniz?

Refik Berk Çıngıloğlu: Bu projeyi tasarlarken çıkış noktam, mimarlığı sadece fiziksel sınırları olan, “içerisi” ve “dışarısı” ya da “eski” ve “yeni” olarak ayrışan statik bir yapıdan ziyade; sürekli, akışkan ve yaşayan bir diyalog olarak yeniden okumaktı.

İsminden de anlaşılacağı üzere “kıvrım” (fold) metaforu, projenin kavramsal kalbinde yer alıyor. Mimarlık tarihinde sıkça gördüğümüz o keskin, Kartezyen ayrımları kırmak istedim. Tıpkı bir kumaşın kıvrımlarında olduğu gibi; mekanların kesintiye uğramadan birbirine dönüştüğü, sınırların flulaştığı ve kullanıcıyı bir bütünün içinde hissettiren bir mekansal süreklilik yaratmayı hedefledim.

Projenin “zamansızlığın iç içe geçişi” kısmı ise bu fiziksel kıvrımın zaman boyutundaki karşılığı diyebilirim. Bir yapının inşa edildiği döneme veya tek bir trende hapsolmaması gerektiğine inanıyorum. Çevrenin belleğini (geçmişi), bugünün fonksiyonel ihtiyaçlarını ve geleceğin potansiyellerini tek bir potada eritmeye çalıştım.

Özetle kavramsal çerçevem; mimarlığı donuk, heykelsi bir obje olarak değil; zamanla birlikte esneyen, çevresiyle ve kullanıcısıyla kurduğu ilişkilerde sürekli yeni anlamlar üreten “katlanmış, dinamik bir zaman-mekan sürekliliği” olarak yeniden tanımlamaktı.

Projenizde “katman”, “kıvrım” ve “zamansızlık” kavramlarını mimari düşünceyle nasıl ilişkilendiriyorsunuz?

Refik Berk Çıngıloğlu: Bu üç kavramı, birbirini hiyerarşik olarak takip eden değil, eşzamanlı olarak birbirini var eden dinamikler olarak görüyorum.

“Katman” (Layer) kavramını mimaride sadece yapısal elemanların üst üste binmesi olarak değil; kentsel belleğin, yaşanmışlıkların ve farklı dönemlerin biriktiği bir topografya olarak ele alıyorum. Bir mekanda, geçmişten gelen izler, bugünün fonksiyonları ve geleceğin potansiyelleri görünmez katmanlar halinde bir arada bulunur. Ancak benim mimari okumamda bu katmanlar birbirinden izole edilmiş, statik plakalar değildir.

İşte tam bu noktada “Kıvrım” (Fold) devreye giriyor. Kıvrım, bu durağan katmanları harekete geçiren, iç ile dış, eski ile yeni, hatta dijital ile fiziksel arasındaki katı Kartezyen sınırları eriten bir eylem. Felsefi anlamda sürekli bir varyasyon hali… Yüzeylerin kopmadan bükülerek, mekanların birbirinin içine geçerek yeni hacimler yaratmasını sağlıyor. Kıvrım sayesinde mimari, sınırların çizildiği değil, sınırların müzakere edildiği akışkan bir deneyime dönüşüyor.

“Zamansızlık” (Timelessness) ise bu sürecin doğal bir sonucu. Zamansızlığı, zamanın yokluğu veya belirli bir tarihi stilin reddi olarak okumuyorum. Aksine, geçmiş, şimdi ve geleceğin tek bir “kıvrılmış zaman” (folded time) düzleminde buluşması olarak görüyorum. Katmanlar kıvrılarak birbirinin içine geçtiğinde, mekan doğrusal bir takvimden kopuyor. İçinde bulunduğu dönemin geçici trendlerine hapsolmak yerine, kentin hafızasını taşıyan bir çekirdek (monad) gibi davranarak her çağda kendi anlamını yeniden üretebiliyor.

Kısacası; kentsel ve tarihsel katmanlar, mekansal bir kıvrım hareketiyle birbirine entegre oluyor ve ortaya çıkan bu kesintisiz süreklilik, yapıyı zamansız bir boyuta taşıyor.

Bu projede mimarlık ile yapay zekâ destekli dijital üretim tekniklerini hangi noktada bir araya getirdiniz?

Refik Berk Çıngıloğlu: Bu projede yapay zekayı sürecin sonuna eklenen bir görselleştirme aracı olarak değil, en başından beri benimle birlikte öğrenen, araştıran ve “yanımda olan bir düşünce ortağı” olarak konumlandırdım. Birleşme noktası tam olarak “görünmeyen ilişkileri görünür kılma” çabasıydı.

Sürecin başında yapay zekâyı, projeye dair araştırdığım tüm kentsel, tarihsel ve sosyolojik kavramlarla, derin öğrenme (deep learning) metotları üzerinden eğittim. Tiflis’te bulunduğum o kısa süreyi ve edindiğim salt fiziksel bilgileri aşmak zorundaydım. İşte bu noktada yapay zekânın “reimage” (yeniden imgeleme) mantığını devreye soktum.

Mekanları, sadece benim orada bulunduğum o kısıtlı zaman diliminden çıkarıp; zaman, kültür, toplum gibi çok daha geniş ölçekli boyutlara yaydım. Amacım sadece bir binayı modellemek değil; o mekanın sanatçıların gözünden nasıl tezahür ettiğini, oranın bana ne hissettirdiğini ve kentin hafızasındaki o soyut duygu durumlarını canlandırmaktı. Yapay zekâ ile kurduğum bu “reimage” diyaloğu, mimariyi fiziksel bir kabuk olmaktan çıkarıp, kentin kolektif hafızasını ve hislerini görselleştiren organik bir belleğe dönüştürdüğüm ana entegrasyon noktası oldu.

“The Folds”u klasik bir kent okumasından ayıran temel yaklaşım sizce nedir?

Refik Berk Çıngıloğlu: Klasik kent okumaları genellikle şehri doğrusal bir zaman çizgisinde, üst üste binmiş statik katmanlar veya iki boyutlu haritalar üzerinden, Kartezyen bir mantıkla ele alır. Bu geleneksel yaklaşımda kentin tarihi bir ‘pasta dilimi’ gibi birbirinden kesin çizgilerle ayrılır; eski binalar, yeni yapılar, sokaklar ve meydanlar arasına net sınırlar çizilir.

“The Folds”u bu yaklaşımdan ayıran en temel fark; kenti donuk bir ‘mekanlar toplamı’ olarak değil, kendi içinde sürekli etkileşim halinde olan canlı bir “kentsel monad” olarak okumasıdır.
Klasik okuma kenti parçalara ayırıp kategorize ederken, “The Folds” bu katmanları bükerek birbirine temas ettirir. Bir kumaşın kıvrılması gibi, kentin geçmişi, bugünün dinamikleri ve geleceği aynı anda, iç içe geçmiş bir şekilde deneyimlenir. Böylece ortaya doğrusal bir tarih okuması değil, “kıvrılmış bir zaman” (folded time) çıkar.

İkinci büyük fark ise gözlemcinin konumudur. Klasik kent okuması genelde yukarıdan, bir masterplan perspektifiyle, dışarıdan bakan bir gözlemci yaratır. “The Folds” ise insanı bu kıvrımın tam merkezine, organik bir deneyimin içine yerleştirir. Yapı ile bağlam, sokak ile iç mekan, hafıza ile güncel kullanım arasındaki o keskin sınırlar silinir ve kent, sürekli bir varyasyon (continuous variation) halinde birbiriyle konuşan akışkan bir bütüne dönüşür.

Arkitera Seyahat Bursu’nun size yalnızca akademik değil, kişisel ve deneyimsel olarak da nasıl bir katkısı oldu?

Refik Berk Çıngıloğlu: Arkitera Seyahat Bursu, benim için bilgisayar ekranında ve teorik metinlerde kurguladığım kavramların, gerçek bir kentin nabzıyla test edildiği bir uyanış süreciydi diyebilirim. Akademik bir araştırmanın çok ötesinde, Tiflis gibi zamanın ve mekanın adeta bükülerek birbirine karıştığı bir coğrafyada aylar boyunca yaşamak, kişisel ve profesyonel pratiğimde çok derin izler bıraktı.

“Kıvrılmış Zaman” (Folded Time) fikrini masada tasarlamak farklıdır; ama Tiflis’in o çok katmanlı avlularında, eskiyle yeninin sınırlarının flulaştığı sokaklarında yürürken bu kavramın nasıl vücut bulduğunu bizzat hissetmek bambaşka bir deneyim. Bu süreçte kenti sadece bir mimar gibi dışarıdan gözlemlemedim. Yüz kareyi aşan bir Tiflis eskiz defteri (sketchbook) oluşturarak o ‘kentsel monadın’ içine fiziksel ve ruhsal olarak, adeta bir yaya gibi dahil oldum.

Deneyimsel olarak bana en büyük katkısı, gözlem pratiğimi dönüştürmesi oldu. Dijital dünyanın o kontrol edilebilir, kusursuz yapısından çıkıp; sokağın organik, sürprizli ve çok daha yaşanmış gerçekliğine temas ettim. Kenti sadece görselleştirmeyi değil, o kentin hafızasını bir anlatıcı gibi kaydetmeyi öğrendim.

Kişisel olarak ise bana inanılmaz bir beslenme alanı yarattı. Tiflis sokaklarında topladığım o dokunsal ve mekansal birikim, o dijital araştırma manifestosu, bugün dijital üretimlerime ve mimari tasarımlarıma asıl ruhunu veren, onları soğuk birer form olmaktan çıkarıp yaşayan birer anlatıya dönüştüren en önemli unsur haline geldi

Yapay zeka destekli modellemeler ve dijital simülasyonlar, projenin düşünsel ve görsel katmanlarını nasıl dönüştürdü?

Refik Berk Çıngıloğlu:  Projenin hem düşünsel hem de görsel omurgası, statik formlardan ziyade sürekli bir akış ve ‘kıvrım’ üzerine kuruluydu. Bu dinamizmi geleneksel modelleme programlarıyla yakalamak imkansızdı. Bu yüzden projenin tüm görsel ve üretken altyapısını TouchDesigner üzerine kurguladım.

Düşünsel katmandaki en büyük dönüşüm, mimariyi kodlar ve düğümler (node-based) üzerinden bir ‘sistem tasarımı’ olarak ele almamla başladı. Felsefi olarak savunduğum o “kıvrım” (fold) kavramını, TouchDesigner içinde katı bir çizim olarak değil, matematiksel bir akış olarak modelledim.

Görsel katmanda ise, yapay zekâ ile “reimage” ederek elde ettiğim o duygu durumlarını ve sanatçı tezahürlerini, depth map (derinlik haritası) ve particle system (parçacık sistemleri) gibi görünüm sistemleriyle entegre ettim. Mekanın hafızasını, geçmişini ve zamansızlığını statik yüzeyler yerine, sürekli hareket eden, birbirinin içine katlanan parçacık bulutları ve derinlik haritalarıyla ifade ettim.

Sonuç olarak dijital simülasyonlar ve TouchDesigner altyapısı, projeyi donuk bir mimari temsilden çıkardı; hesaplamalı tasarımın matematiğiyle duyguların ve kentsel hafızanın birbirine karıştığı, adeta nefes alan canlı bir dijital organizmaya dönüştürdü.

Seyahat Bursu’na başvuracak genç arkadaşlarımıza ne önerirsiniz?

Refik Berk Çıngıloğlu: Bu süreci sadece yeni yerler görme veya popüler mekanları ziyaret etme fırsatı olarak değil, kendi mimari dillerini ve düşünce pratiklerini derinleştirecekleri, sınırları olmayan bir laboratuvar olarak görmelerini öneririm.

Öncelikle, yola çıkmadan önce onları gerçekten heyecanlandıran, zihinlerini kurcalayan ve altı dolu bir kavramsal çerçeve, bir dert edinmeleri çok önemli. Kenti bir turist gibi yüzeysel olarak tüketmek yerine, kentin katmanlarını kendi seçtikleri bu araştırma filtresinden okumaya çalışmak seyahati bambaşka bir boyuta taşıyor.

Sahadayken ise en büyük tavsiyem; dijital ekranların ve hazır imgelerin ötesine geçip sokağın, malzemenin ve yaşanmışlığın ritmini bizzat hissetmeleridir. Kenti sadece fotoğraflayarak geçmek yerine; bir eskiz defteriyle sokaklara karışmak, onlarca, belki yüzlerce karelik görsel notlar almak, detayları el yordamıyla kaydetmek insanı o kentin pasif bir izleyicisi olmaktan çıkarıp aktif bir parçası haline getiriyor. Kenti çizerek okumak, ona dokunmanın en samimi yoludur.

Son olarak, bu bursu bitip rafa kalkacak bir anı defteri gibi değil; gelecekteki mimari tasarımlarına, dijital üretimlerine veya kişisel manifestolarına ruh verecek bir hammadde toplama süreci olarak kurgulasınlar. Sokakta, dar bir avluda ya da eski bir yapının eşiğinde edindikleri o dokunsal ve mekansal deneyim, masa başına döndüklerinde ellerindeki en güçlü tasarım aracı olacaktır.

Meraklarını hep taze tutsunlar ve kentin onlara anlatacaklarını dinlemek için acele etmeden, o anın içinde kalarak üretmeye odaklansınlar.

Arkitera Seyahat Bursu 2026

Arkitera Seyahat Bursu 2026 İstanbul Tema Tanıtım Toplantısı Yapıldı

Etiketler

1 Yorum

  • Suphi Doğan says:

    Yapay zekaya komut girerek “sanat eseri” oluşturmayla , google görsel arama motoruna “sanat eseri” yazıp imaj bulmanın bir farkı var mı acaba sanatsal üretim performansı açısından.

Bir yanıt yazın