2025 Arkitera İşveren Ödülleri kazananlarından Ko-Arch’ın kurucularından Evren Öztürk ile Calumeno Mozolesi'nin tasarım süreci üzerine konuştuk.

Fotoğraf: Yiğit Şişmanoğlu
Evren Öztürk: Projenin konusu, mezarın sahibi aile için kişisel bir anlam taşırken, tarihsel bir mezarlık bağlamında yer alması nedeniyle tasarımın farklı yönlerde derinleşmesine imkân verdi. Sürecin başında tarihçi Rinaldo Marmara ile yaptığımız görüşmeler ve mezarlıkta yer alan mevcut mozole ve anıtları incelememiz, hem ritüel kullanım biçimlerini hem de alanın tarihsel arka planını anlamamız açısından belirleyici oldu. Cumhuriyet döneminden itibaren Feriköy Latin Katolik Mezarlığı’nda yeni bir mozole tasarlanmamış olması, konuyu bizim için daha da ilginç kılıyordu. Mevcut mozolelerde yaptığımız incelemeler, ölümle ilişkili ritüellerin gerektirdiği işlevleri daha net kavramamızı sağladı.
Bu araştırmalarla birlikte, mimarlığın farklı boyutlarında beliren sorulara cevap arayan fragmanlar oluşturmaya başladık. Bu süreçte işverenimiz Orlando Calumeno da ilk fikir aşamasından itibaren tasarıma dâhil oldu ve sürecin aktif bir parçasıydı. Tasarımın belirleyici soruları arasında; beyaz Marmara mermerinin bu bağlamda nasıl ele alınacağı, güncel zanaatkârlık olanaklarıyla nasıl üretileceği, ışık ve havanın nasıl içeri alınacağı, vandalizm riski ve malzemenin uzun yıllar nasıl yaşlanacağı ve belki de en önemlisi tabut odasının izbe ve negatif bir mekân olmaktan nasıl çıkarılabileceği yer alıyordu.
Bu sorular tasarım sürecini yönlendirdi ve belirli aşamalarda yalnızca ofis içinde değil, farklı tasarımcı arkadaşlarımızın görüşlerine de başvurduğumuz açık bir üretim ortamı oluştu.

Evren Öztürk: Yaklaşık yüz yıldır dokunulmamış, karakteri oturmuş bir mezarlık dokusu içinde tasarım yapıyorduk. Bu nedenle yapılacak yapının biçimi, tektoniği ve tarihsel doku ile kuracağı ilişki en hassas meselelerden biriydi. Ancak mezarlığın klasik bezeme ve inşaat tekniklerini birebir yeniden üretmek de mümkün ya da anlamlı değildi.
Bu denge, ne tarihsel bir tekrar üretmek ne de bağlamdan kopuk bir jest yapmak istemememiz nedeniyle tasarımın en hassas noktalarından biriydi.
Bu noktada mevcut tipolojilerin bize ne söyleyebileceğine odaklandık. Rossi, Carminati, Castelli gibi mozolelerde ortak bir morfolojik örüntü vardı; klasik Roma kiliselerine ve tapınaklarına gönderme yapan bir hacimsel düzen. Bu durumun İstanbul’daki Levanten azınlık için kültürel bir aidiyet biçimi olduğunu düşündük. Dolayısıyla bu kilise formunun alt anlamları ve mezarlık dokusunda baskın biçimde ortaya çıkışı, mozolenin hacimsel kararlarını belirledi. Soyut bir prizma ve üzerinde pediment fikrinin hacimsel bir karşılığı, bizim için bağlama uyum anlamına geliyordu.
Çağdaş yorum ise yalnızca biçimsel bir mesele değildi. CNC gibi güncel üretim tekniklerini kullanmak, yürünebilir temperli lamine cam döşeme gibi yeni bir malzeme ile daha önce karanlık kalması gereken zeminaltı kotunu ışık alan bir tabut odasına dönüştürmek, bu çağdaşlığın somut karşılıkları oldu.

Evren Öztürk: Marmara mermerinin zaman içinde geliştirdiği doğal patina ve renk dönüşümü, mezarlığın kimliğini oluşturan temel unsurlardan biri. Bu nedenle malzeme seçimi yalnızca estetik bir tercih değil, mekânsal sürekliliği güçlendiren bilinçli bir karardı. Marmara Adası’nın İstanbul’a yakınlığı, taşı tarih boyunca erişilebilir kılmış ve Beyaz Marmara mermerini kentin mezarlıklarında kolektif bir malzeme hâline getirmiştir.
Mozolede bu iki boyut belirleyici oldu: hem jeolojik bir süreklilik hem de yapının donmuş bir anıt olmaktan ziyade zamanla patina kazanan, grileşen, gözenekleşen ve çevresiyle birlikte dönüşen bir varlık olması. Mermerin derinliğine doğru yapılan CNC kademelenmelerin bu patinayı artıracak olması da bu nedenle bir problem olarak görülmedi.

Evren Öztürk: Mermeri yeni bir forma sokmak ve malzemeyi dönüştürmek, mimarlıkta uzun süredir tartışılan bir konu. “Malzemede dürüstlük” ya da “mermeri mermer gibi kullanmak” gibi yaklaşımlar hâlâ güncelliğini koruyor. Bizim cevabımız, malzemeyi algısal sınırına kadar götürmek ve bir ara alanda bırakmak yönündeydi. Alışılagelen mermer kullanımının dışında, malzemenin karakterini koruyan ve algısal bir eşikte duran bir üretim dili aradık.
Bu nedenle birebir prototipler ürettik, farklı kademelenmeleri ve ışıkla kurdukları ilişkiyi test ettik. CNC bıçak izlerinin zımparalanması kararı da bu aşamada alındı.
Mozolenin cephesini oluşturan mermer kasetlerin oranları, ailenin adının nasıl yazılacağını da belirledi. 30×15 cm’lik kasetlerin iç oranlarından yola çıkarak önce “Calumeno” harfleri tasarlandı, ardından bu oransal çerçeve üzerinden bir yazı karakteri geliştirildi. Mimari ile tipografi arasında kurulan bu süreklilik, sürecin en heyecan verici aşamalarından biriydi.

Evren Öztürk: Bir yapının felsefi ve metaforik anlatı derinliğinin hâlâ karşılık bulduğunu görmek, imajın ve hızlı tüketilen görselliğin baskın olduğu bir ortamda umut vericiydi. Mimari niteliğin yalnızca biçimsel ya da teknik doğrulukla değil, taşıdığı düşünsel yoğunlukla da tanımlandığını bir kez daha hatırlattı. Bu durum, yapıyla kurduğum ilişkiyi duygusal bir sahiplenmeden çok, mimarlıkta düşünsel derinliğin hâlâ anlamlı bir zemin oluşturabildiğini görmek üzerinden tanımladı.
Öte yandan, Mozole programı tasarım sürecini esas olarak diğer projelerden ayıran bir durum yaratmadı. Her projede olduğu gibi burada da bir düşünsel çerçeve üzerinden ilerledik. Bu çerçeve, yapının arka planını okumak isteyenler için var; ancak mekânın deneyimi, bu altyapıyı bilmeden de farklı okumalara açık olacak şekilde kurgulandı.

Evren Öztürk: İnsanların duygusal olarak hassas bir hâlde bulunacağı bir mekân söz konusu olduğu için, herhangi bir duygu dayatmamak ve ziyaretçiye alan açmak bizim için çok önemliydi. Ziyaretçinin ışık, yansıma, şeffaflık ve sessizlik üzerinden mekânı deneyimlemesini amaçladık. Yürünebilir temperli lamine cam döşeme, dikey deneyimi mümkün kıldı. Cam üzerinde duran bir kişi, aynı anda zemin altındaki defin mekânını, yukarıdan gelen gökyüzü ışığının yansımasını ve kendi yansımasını birlikte görebiliyor. Buradaki amaç, mimarlığın olanakları dâhilinde bazı perspektifleri üst üste getirebilmekti.

Evren Öztürk: Arkitera İşveren Ödülü kazanmak, bizim açımızdan tekil bir başarıdan çok, mimarlık üretiminin kolektif doğasının görünür kılınması açısından anlamlı. Yapılar yalnızca mimarların üretimi değil, işveren profili mimari niteliği sürecin başından sonuna kadar etkileyen temel faktörlerden biri. Çoğu durumda bunu bir mimar–işveren ortaklığı olarak tanımlamak mümkün.
Her ortaklığın kendine özgü dinamikleri olsa da, değişmeyen şey, herkesin kendi uzmanlık alanına saygı duyduğu, fikirlerin ve bilgilerin açıkça tartışılabildiği bir konsensüs alanı olması.
Nitelikli yapılar, yalnızca mimarların değil, sürece dâhil olan tüm aktörlerin yeni fikirlere açık olduğu ortamlarda mümkün olabiliyor.
Bu projede bir kez daha gördük ki: Tasarlanan her faktörün ve her mimari elemanın, mevcut kabullerinin yeniden sorgulanması ve yeni bağlama göre cevaplanması tasarım kalitesini belirgin biçimde artırıyor. Hazır alınan cevapların nedenleri yeterince düşünülmediğinde, bunlar hızla hazır formlara dönüşebiliyor ve bu da mimari niteliği zayıflatıyor.
