“Teknoloji Bizi Dönüştürmüyor, Karmaşıklığımızı ve Çelişkilerimizi Arttırıyor Yalnızca”

Studio-X Istanbul'un yürütücüsü Selva Gürdoğan'la birlikte eleştirmen, mimar, yönetmen ve hikaye anlatıcısı Liam Young ile Studio-X Istanbul'da açılan "Yeni Aşk" sergisi ve filmlerini konuştuk.

Avustralyalı mimar, film yapımcısı, hikaye anlatıcısı Liam Young, 15 Eylül’de Studio-X Istanbul’da açılan In the Robot Skies (2016), Where the City Can’t See (2016) ve Renderlands (2017) isimli üç kısa filminin gösterildiği sergide yakın geleceğin, teknoloji ile çarpıtılmış, baltalanmış ve baskı altına alınmış aşk hikayelerini anlatıyor. Her biri, yakın gelecekte yaygınlaşacak aygıtların gözünden anlatılan hikayeler, özel sektörlerin kontrolünde, başıboş gelişen teknolojilerin bizi götürdüğü olası geleceklerin bir tahayyülünü sunuyor. Henüz görmediyseniz, “Yeni Aşk” isimli sergiyi 3 Kasım’a kadar Studio-X Istanbul’da ziyaret edebilirsiniz.


Yeni Aşk sergisi, Studio-X Istanbul (Fotoğraf: Pınar Gediközer)

Selva: Mimarlık eğitimi almış biri olarak, teknoloji ile ilgilenmeye ve film çekmeye nasıl başladın?

Avustralya’da mimarlık eğitimi aldım. Kaçınılmaz ve her tarafı kuşatan peyzaj, Avustralya için sıra dışı bir bağlam oluşturuyor. O yüzden, bu ülkede mimarlığa dair aslında tek bir söylem var: yere-özel olmak veya genius-loci. Ben de bağlamın ve çevrenin ne anlama geldiğini aramak ve cevap vermek üzere eğitildim. Hala sanırım bu soru ile ilgileniyorum ancak günümüzde mekânsal bağlamı oluşturan ve tanımlayan güçler artık fiziksel değil. Bu güçler artık yalnızca hava durumu, iklim, güneşin gün içindeki hareketi, yapıların birbirine yakınlığı veya yola uzaklığından oluşmuyor. Artık bağlamı oluşturan şey, ağlara olan mesafe, kablosuz internetin hızı, o an kimin çevrimiçi olduğu veya GPS’in duyarlılık derecesi.

Kentin doğası nasıl evrildiyse benim mimarlık edimim de benzer bir şekilde evrildi. Hala bir çeşit mimarlık yaptığımı söyleyebilirim ancak mimarların bu yeni mekanlar ile etkileşime geçmek için sahip olması gereken araçlar artık tamamen farklı. Bir şeyin içinden kesit geçirmek veya planını çizmek artık yeterli değil çünkü o şey dijital olabilir, elektro-manyetik bir bulut olabilir veya bir ucu burada diğer ucu Kongo’da olan REE* madeni olabilir. Kısacası, ürettiğim işler ile yeni teknolojilerin küresel mimari ve kentsel sonuçlarını keşfetmeye, mekanlar, toplumlar ve kültürler üstündeki etkilerini anlamaya çalışıyorum.

Özüm: Neden bu keşif için özellikle sinema ortamına yöneldin?

Evet, film çekiyorum ancak işin özünde ben bir hikâye anlatıcısıyım. Bazen filmler ile, bazen performans ile ve bazen de yazarak hikâye anlatıyorum. Hikâye anlatımı benim için çok kullanışlı bir yöntem çünkü teknoloji ile ilgileniyorum ve teknoloji çok hızlı hareket ediyor. Apple yeni bir iPhone çıkarıyor ve bir yıl içinde teknoloji ile ilişkimiz tamamen dönüşüyor. Mimarlığın geleneksel biçim ve söylemi olağanüstü yavaş. Mimarların düşünmesi, tasarlaması ve uygulaması için yıllarca beklemeye vaktimiz yok.

Hikâye yazımı, kentler ve mimari hakkında çok daha hızlı prototipleme yapabilmemi sağlıyor. Henüz bir teknoloji piyasaya girmeden önce olası sonuçları üzerine kurgular üretebiliyorum. Bir mimar olarak ancak bu şekilde, görülmemiş bir hızla üzerimize savrulan teknolojiler ile baş etmek konusunda yeterince cevval olabiliyor, alakalı kalabiliyorum.


Yeni Aşk sergisi, Studio-X Istanbul (Fotoğraf: Pınar Gediközer)

Özüm: Neden “teknolojiye karşı aşk” gibi bir tema kullanmayı seçtin?

Aşk hikayeleri, herkesin anlayabileceği bir kurgu biçimi. Son derece sıradan ve alışılageldik bir hikâyenin yeni teknolojiler ile ne kadar da farklı gelişebileceğini göstermek için kullandık. Önemli ve meşhur birçok bilimkurgu filminden de aşina olduğumuz bir yöntem aslında bu: Dünyayı olduğu gibi kabul et, dikkat çekmek istediğin tek bir özelliğini değiştir ve ona odaklan. Kimsenin aşina olmadığı uçarı bir hikâye anlatmış olsaydım, eleştirinin kendisi, onlarca kurgusal katmanın altında kaybolacaktı. Örneğin bir Star Wars filmi izlerken, patlamış mısırınızı yiyip bir kaçamak yapabilir ve gerçek dünyayı unutabilirsiniz. Ama eleştirel kurgunun iyi örnekleri, tam tersine ürkütücü, kışkırtıcı ve gerçekçidir çünkü rahatlıkla kendimizi bu anlatılardaki durumun içinde hayal edebiliriz. Örneğin, Black Mirror dizisi rahatsız edicidir çünkü kaçmak için fazla gerçektir.

Özüm: Filmlerden biri drone, diğeri 3B lazer tarayıcı kullanılarak çekilmiş. Böylesine geleneksel olmayan araçları kullanırken nasıl bir estetik ve sinematografik yaklaşımın var? Filmlerinin nasıl gözükeceğini teknolojinin sınırları mı belirliyor, yoksa her duruma özel bir estetik yönelimin mi var?

En çok merak ettiğim şeylerden biri gelişen teknolojilerin yarattığı yeni görme biçimleri. Bu yeni teknolojilerin gözünden dünyayı görmek ve bu sayede izleyicinin onların nasıl çalıştığını, bizleri ve kenti nasıl gördüğünü anlatmaya çalışıyorum. Bunu yapmak için de aslında o teknolojileri suistimal ediyorum. Örneğin, otonom araçlar çevrelerini algılamak için lazer tarayıcılar kullanıyorlar, Where the City Can’t See filmini de aynı teknolojiyi kullanarak çektik. Robot Skies filmi, drone geleceğine odaklanıyor. “İnsansız hava araçları güvercinler kadar yaygın olursa ne olur?”, “Akıllı kentler her hareketimizi izler, gözlemler ve kaydederse ne olur?” gibi sorular soruyor. Film, polisin asayiş için kullandığı bir insansız hava aracının gözünden anlatılıyor. Tüm film, önceden yüklediğimiz bir yazılım sayesinde, neye/kime ne kadar bakacağına, nereye ne zaman gideceğine dair kendi kararlarını verebilen bir drone aletinin otonom kararları ile çekildi.

İnsan gözü yerine, insanın etrafındaki egemen sistemlerin gözünden hikayeler anlattığımız bu işler sanırım bir çeşit post-sinema olarak nitelendirilebilir. Nitekim, ortaya çıkan bu tamamen yeni anlatı durumlarıyla ilgileniyorum; yeni görme biçimleri ile ortaya çıkan söylemi de anlamaya çalışıyorum.

Selva: Hikayelerinde olumsuz çıkarımlar biraz ön planda. Bu bir seçim mi, yoksa doğal bir sonuç mu?

Teknolojinin aslında ne kadar karmaşık olduğunu tartışmak istiyorum çünkü baskın söylem teknolojinin yalnızca size sunduğu çözümler ile ilgileniyor: “İşte en yeni cihazımız, kusursuz olacak, şu sorunlarınıza çare olacak; dünyanın tüm sorunlarını 699,99 $ dolar olan bu cihazla çözeceğiz!”. Teknoloji, hiçbir soruna çözüm değil, yalnızca bir şeylerin üstüne örttüğümüz bir katman. Teknoloji bizi dönüştürmüyor, yalnızca karmaşıklığımızı ve çelişkilerimizi arttırıyor. Sunduğu her çözümün yanında yeni bir problem veya yeni bir kötüye kullanma biçimi ortaya çıkarıyor. Çoğu zaman üretimlerim, karamsar ve distopik olarak nitelendiriliyor ancak tek yapmak istediğim popülist ve körü körüne olumlu olan bu teknoloji dünyasına bir denge getirmek. Ürün dükkâna gelmeden önce düşünmeli, prototiplemeli, tartışmalı ve kurgular üretebilmeliyiz.

Bir süre önce Apple yeni telefonu iPhoneX’i tanıttı. Lansman toplantısının en ilgi çekici tarafı “home” düğmesinin ve parmak izi okuma işlevinin telefondan kaldırılmış olmasıydı. Telefonunun kilidi yüz tanıma ile açılıyor ki bu da artık Apple’ın elinde, iPhoneX sahibi herkesin suratlarının yer aldığı bir veri tabanı olacağı anlamına geliyor. Bu sırada, geçtiğimiz haftalarda birileri yüz tanıma teknolojisi kullanarak kişinin eşcinsel olup olmadığını ayırt edebilen bir algoritma geliştirdi. Bu iki teknolojiyi birleştirdiğimizde bir anda kullanıcının eşcinsel olup olmadığını tanımlayabilen bir telefon elde ediyoruz. Bir Tinder uygulaması için fevkalade kullanışlı olabilir ancak Rusya gibi, eşcinselliğin günah sayıldığı bir ülkede feci sonuçlar da doğurabilir.

Kültür, mekân ve toplumlar hakkında düşünce üreten insanlar olarak bu gelişmelerin tüm yönlerini keşfetmek bizim görevimiz. Benim yapmaya çalıştığım da şirketler teknoloji üretirken, henüz bunun iyi veya kötü bir fikir olduğunu değerlendirebileceği kadar erken bir evresindeyken, onu tartışmaya açmak. Ancak bu sayede örneğin Apple’ın yeni yüz tanıma yazılımını vakitlice tartışabiliriz.


Yeni Aşk sergisi, Studio-X Istanbul (Fotoğraf: Pınar Gediközer)

Selva: Şirketlerle, böylesine bir konumda çalışma fırsatı bulabiliyor musun?

Yakınlarda Ford için danışmanlık yaptım. Şu sıralar tüm otomobil üreticileri kendilerini otomobil değil mobility (hareketlilik) şirketi olarak yeniden markalamaya çalışıyorlar çünkü durumun farkındalar. Otonom/sürücüsüz araçların yükselişi ile otomobil sahipliliğinde ciddi bir kayma söz konusu olacak. Biz de, tasarımcılar, film yapımcıları, teknoloji ile ilgili insanlar, mimarlar ve kent uzmanları ile birlikte bir çalıştay düzenleyerek 2050 yılının bir tahayyülünü oluşturmaya, otonom araçların kentleri nasıl dönüştürdüğünü hayal etmeye çalıştık.

Selva: Şirketlerin tarafsız olamayacağı ve her şeyi iyi göstermeye çalışacağı gerçeğinden yola çıkarak, yerel yönetimler veya diğer kamu kurumları sence de bu konu için daha ideal merciler değil mi?

Geçmişte tabii ki, şirketler yerine kamu kurumları ile çalışmak daha ideal olurdu. Ancak şu ana kadar üzerinde durduğumuz konuların en büyük problemlerinden biri bu teknolojilerin başını çekenlerin özel şirketler olması. Aynen bizim gibi, kamu kurumları da birer müşteri olarak şirketlerden bu teknolojileri satın alıyorlar. Kentteki en büyük dönüştürücü güç artık kamu kurumları değil. Devletin sorumlu olduğu, seçimle gelen kişiler veya meclisler tarafından yönetilen kurumların verdiği hizmetlerin giderek artan bir bölümü taşeron teknoloji şirketlerinden alınıyor. Dolayısıyla artık kentleri, “UBER otonom araç hizmetini ne zaman piyasaya sürecek?”; “Belediyenin akıllı kent altyapısı ihalesini CISCO mu, Microsoft mu kazanacak?” gibi soruların cevapları dönüştürüyor. Tren saatleri, su, enerji, neredeyse her şey artık özel şirketlere ait algoritmalar ile yönetiliyor. Toplum tarafından seçilmiş kurumların değil, özel şirketlerin geliştirip patentlediği algoritmalar bunlar. Mimarlar eğer bu konular ile alakalı kalmak istiyorsa, devletlerden çok daha fazla bütçeleri olan teknoloji şirketleri ile görüşmek zorunda.

Beğenin veya beğenmeyin, sürücüsüz otomobiller yakın gelecekte yaygınlaşacak. Şimdi mimarlar ve kent uzmanları “Bir dakika, bu çok kötü bir fikir” dese bile şu noktadan sonra geri adım atılması mümkün değil. Şirketler çoktan 20 milyon dolar yatırım yapmış durumda. O kadar çok para yatırılmış durumda ki yatırım yapan şirketler her türlü engeli aşmanın bir yolunu bulacaktır. Daha yeni yeni okullarda, sürücüsüz arabaların olası kentsel sonuçlarına dair mimari ve kentsel tasarım stüdyoları düzenlenmeye başlandı. Bu stüdyoları 10-15 yıl önce, otomobil şirketleri ilk yatırımlarını yapmaya başladığında açmış olmalıydık; hep geriden takip ediyoruz. Bu nedenle, yaptığım işler ile hem mimarların kentlerin dönüşümü esnasındaki eleştirel konumlarını pekiştirebilen yeni ortamlar yaratmaya, hem de bu tartışmaları daha geniş kitlelere yayarak, insanların daha bilgili ve aktif tüketiciler olmasını sağlamaya çalışıyorum.

Selva: Bir şirketin daha fazla para kazanmaktan başka bir güdüsü olabilir mi? Bu şirketlerin gelecekte kamu yararına hareket edebileceğini düşünüyor musun gerçekten?

Tabii ki, gelecekte bu rolü edinmek zorundalar. O nedenle bu filmleri yapıyor, bu hikayeleri anlatıyorum. Hayatınızın büyük bir kısmı, tek mesuliyeti hissedarları olan şirketler tarafından şekilleniyorsa ciddi bir sorun var demektir. Örneğin Facebook o kadar hayatımızın içinde ki artık, yeni bir çeşit kamusal alan oluşturmuş durumda. Öte yandan bu alan hiç de kamusal değil; şirketin ürettiği algoritmalar ile yönetiliyor. Hangi dili kullanabileceğinize, hangi imgeleri paylaşabileceğinize, nasıl paylaşabileceğinize, onları ne kadar erken veya geç görebileceğinize algoritmalar karar veriyor. Ben eğer kendi iletilerimin seninkilerden daha fazla görüntülenmesini istiyorsam bu şirkete daha fazla para ödemem yeterli. Böyle olunca bir anda Facebook, 2017 Amerikan seçimleri esnasındaki taraflı kampanyaların sürdürülmesindeki rolü ile karşımıza çıkıyor. Daha yeni, Rusya’nın Trump yanlısı, Demokrat Parti karşıtı hikayelerin/haberlerin insanların Facebook duvarlarında daha fazla belirmesi için Facebook’a muazzam miktarda reklam parası ödediğini öğrendik. İnsanlar iletişim kurmak, ağlar oluşturmak için bu açık kamusal alana güveniyor ancak aynı zamanda arka planda tamamen kendi çıkarları doğrultusunda özel bir altyapı işliyor. Bu durum, kentin her boyutuna nüfuz etmiş durumda.

* Rare-earth Elements (REE): Genelde yüksek performanslı elektronik cihazlarda kullanılan nadir toprak elementleri.

Etiketler

37 yorum

  • ahmet-turan-koksal says:

    Kendi yazısına yorum yapan bizden değildir demeyiniz. Yazıma bir eleştiri geldi sosyal medyayla hem Dm den yürünmüş. Kendisine rica ettim ” yazının altına yorum yapınız” diye. Şu ana kadar yazmadı. Eleştiri şuydu. “Bienallerin örovizyonla birlikte anılması ne kadar doğru?” diye. Güzel bir eleştiri.

    Efendim örovizyon göndermesi ilgi çekmek ya da alakasız bir konuyla haksız metafor yağmuru yaratmak değildir. Çok da ilgilidir. Yazımda belirttiğim gibi örovizyonlaştırma bienale olan enerjimizin çekilmesidir. Şu yıla geldik ve kimse örovizyonu artık takmıyor.

    Şöyle bir tehlikeye işaret ettim. İKSV derse ki “Amma da eleştirdiniz. Sonuçta özgür kararları olan bir vakıfım. Parasını bastırıp Bienalde yer almışım. Jüri bunu seçmiş. İstediğimi koyarım.” derse. Jüri alınganlığı abartıp “İki tersanenin şu anki durumları bizi ırgalamaz. Bu işin şu anda gizli saklı projeyle alakasını kuran kendini bilmezdir” derse. Arkadaş bellediğimiz her şeyi konuşabildiğimiz Teğet işine gelen gelmeyen her eleştiriyi düzensiz bulursa…

    Bizim gözümüzde de iki seferdir bu kadar heyecanlı takip ettiğimiz Bienal örovizyon gibi olur. Bakanlığın Mipim’deki garip maket stantları için bu kadar yazı yazılıyor mu? Eleştirmeyi sevmeyenler övgüler diziyorlar mı. Biz bu denli ilgi gösteriyor muyuz. Hayır. Orası zaten örovizyonlaşmış.

    O yüzden tüm paydaşlar karşılıksız ve içten eleştirilerin değerini bilsinler. Bize de yazık. Az kaldı böyle böyle olursa samimi eleştiri yapıp da arkadaşlarımla kötü olmak yerine bu da bir ayrı örovizyon der geçerim.

    Şiirselliğin de bir örovizyonlaştırılması var. O yüzden beni eleştirip cevabımı okumayan hanımefendiye buradan cevap veriyorum.

    Yani Kırmızı mürekkep masadayken gün gelir onu bile kullanmaktan imtina edebiliriz.

    Yapmayınız rica ediyoruz.

  • mert-ekin says:

    bu “sanattan anlamam halk adamıyım” tavrı da yine bize özgü, bizi de çok güzel güzel özetleyen “felsefe yapma” lafını anımsattı, eh felsefe yapmadığımız için bu noktalardayız zaten, yazının gerisinin altı da o noktadan sonra boşalıyor zaten…

  • ahmet-turan-koksal says:

    Açıkası ne demek istediğinizi anlamadım.

    Yazımda sanattan anlamam demiyorum ki. İroni var denmez ama var. İsterseniz bir daha okuyunuz.

    Yazının neresi boşalmış anlamadım. Siz boşluğu lütfen daha iyi tanımlayın rica edeceğim.

  • mert-ekin says:

    mekana ne koysan güzel olur argümanı da pek bir zayıf, mekanın fotoğraflarının konması da abzürd, konu nereye gitmeye çalışıyor buradan? olay kişiselleşmiş, belatı olmuş… eleştiri yazısı yazmanın da bir yolu-yordamı, teorisi, felsefesi var, hıncal uluç tadında da yazılabilir tabi ama işte o düzeyde kalır, köşe yazılarında tem’de şu plakalı araç şunu yaptı diye yazardı hıncal, bu fotoğraflar da onu andırdı…

  • ahmet-turan-koksal says:

    Şimdi Efendim madde madde açıklayayım ki daha kolay anlaşılsın.

    1- Söz konusu yazının formel bir eleştiri yazısı olmadığı ortada. Daha çok durum tahlili desek daha iyi. Hatta biraz matrak durum tahlili. Fakat bilin ki doğru bir tahlildir. Yanlışımı çıkarmakla meşgul olsanız dahi yine de bulmanız zor. Genelde doğru bir tahlil. Yanlışım varsa düzeltmek benim için iyi olur keza söz konusu yazının her yönde DOĞRU bir tahlil olmasını istiyorum. Matrak olur olmaz. İğneliyici olur olmaz. Eleştiri yazısı olur olmaz. Dert değil. Koskoca Türkiye Pavyonu yapmışlar “Kimseye beğendirmek zorunda değiliz” rahatlığı hakim, ben aylar sonra bir yazı yazmışım…

    2- Ciddiye alınacak bir yazı değil mi? Muhataplar ciddi eleştirileri de dikkate almadılar ki. Numunelik de olsa Haliç Dayanışması’nın ufacık bir eleştirisine bile bakmadılar. Yok saydılar. Bu matrak yazı biraz protesto efendim. O yüzden böyle biraz samimi.

    3- Yine de yazıyı gerçekten okuduğunuza dair şüphelerim geçmiş değil. Yazının hiçbir yerinde “Mekana ne koysan güzel olur” argümanı geçmiyor. Nereden ve nasıl uydurdunuz?

    Yazıda mekanın her yeri fotoğraf veriyor dedim. İyi bir kadrajla çok hoş açı ve ışık yakalanabiliyor. Ki Darzana da çok çok iyi fotoğraf veriyor. Profesyonel olarak Darzana’nın fotoğraflarını Cemal Emden çekti herhalde. Ben ce bir amatör fotoğrafçı olarak Darzana’dan çok hoş fotoğraflar çektim. Belki bir gün paylaşırım. Neler neler yaptım. Kimsenin bir şey dediği yok hiçbir parçaya dokunmadan fotoğraf makinesini üzerine o kadar ağır lens varken kolumla içine kadar soktum. İçeriden de ne güzel pozlar verdi bir bilseniz. Bakın 2 tam gün boyunca gezdim bienali en iyi fotoları Darzana verdi. Bütün pavyonları gezdim, fotoğrafladım.

    Diyorum ki ben (yazıyı bir kere daha okuma külfetine katlanmayın diye yazıyorum) Enstalasyonun amacı fotoğraf vermekten öte temaya uygun olarak Mimarlık ile ilgili mesajlar vermektir. Darzana fotoğraf veriyor romantikçe iki tersaneyi birleştiriyor ama mesaj yok. Varsa siz beyan edin rahatlayalım.

    Bu arada neden çektiğim mekan fotoğraflarını koymam absürt olsun ki. Kıskanmaya gerek yok, siz de gidin siz de çekin siz de yazı yazın. Emek vermişim ben. Arkitera Editörleri uygun görürse yayınlar. Hiç yakışmıyor böyle beğenmez tavırlar.

    4- Evet, olay kişisel biraz da. Olsun artık. Mehmet ve Ertuğ sırf benim değil daha çok ortak kişiyle arkadaşımız. Bize karşı tutumları çok iyi değil.

    Belaltı derken? Ne diyorsunuz? Rica ederim iyi okuyunuz yazıyı neresinde belaltı (müstehcen anlamında değil) tahlil var bu yazıda?

    5- Eleştiri yazısının ne olduğunu iyi bilirim. Çok kolay bir iş değildir mimari eleştiri yazmak. Örneğin diğer tüm pavyonları da gezdim. Anlamaya çalıştım. Dediğim gibi çok soyutlanmış olanları çok iyi kavrayamadım. Ayrıca profesyonel mimarların atölyelerini de gezdim Bienal kapsamında. Notlar aldım. Oradaki kafeye oturup kaçırdığımız öğle yemeği adına, İtalya’ya göre pek lezzetsiz sayılacak yiyecekleri kemirirken notlarımı temize çektim. kendimi “şantiyeci” olarak gösterirken (ki biri “sen Şantiyeye geri dön” diye bir mesaj atıp sonra silmiş. Yazıp silenlere de selam olsun) aslında başka bir ironi yapmıştım. Kendimi övmeye niyetim yok ama övüyorsam da sorduğunuz deştiğiniz içindir. Çok ciddi bir eleştiri yazısı da yazardım. Yine beğenip beğenmeme hakkınız vardır. Fakat bu dalgaya alma şekli artık gerekli görüldüğünden belki de tek çare olduğundan yazılmış bir yazıdır. Bilginize…

    6- Hıncal Uluç genelde fokus alanıma girmez. Plaka yazması onun kendi köşesine saygısıdır geçerim. Sizi çok etkilemiş sanırım. Fakat yazımdaki gönderme ve ironiler o kadar basitleştirilmemeli. Plaka olarak görüyorsanız o da sizin algı genişliğinizi gösterir. Sizden ayrı aldığım olumlu olumsuz eleştiriler sizinle aynı şeyi demiyor.

    Maddeler bitti.

    Bu arada siz de kaçak güreşiyorsunuz.

    İlk mesajınızda “Sanattan anlamam halk adamıyım” dediğimi iddia ettiniz. Sordum yazının neresinde bu diye. Hatta ironiyi kaçırmışsınız dedim. Cevap yok? Yazıda soyutlamanın sınırını aşıp ancak açıklamalarla işin ne gösterdiğine vakıf olunan işlerden pek haz etmem dedim. Bu halk adamıyım demek değil tam tersi “hodri meydan” demek.

    “Darzana’nın CEPHEDEN NE BİLDİRDİĞİNİ ANLAYAN VARSA beri gelsin” demek bu.

    Eski ayakkabı örneği de fena ensatalasyon örneği değil. Sanattan anlarım diyebilir miyim bilmem ama fikir dünyam geniştir. Kendimi anlatamam neyim ne değilim. Konu ben değilim ve yanlış olur. Biri bunun gibi eski ayakkanı fikrini kullanabilir. 🙂

    Ayrıca “felsefe yapma” dediğimi de zannetmiyorum. Tam tersine yap da neden Haliç’in şimdiki durumunu saklıyor ve bu iki tersaneyi bağlayıp şimdiki durumlarını ahşap parçalarla bir gemi şekli vermenin dışında felsefi olarak sunmuyorsun diyorum.

    Yani felsefe yap olaya gir, topu al, pası değerlendir gerekirse gol at diyorum. Gol yersek anlarız Haliç’i. ÇÜNKÜ bir şey bilmiyoruz. Şartnamede bilmem kaç kişilik BİR CAMİ TASARIMI var mesela. Cami mi?

    Evet, cami. Kaldırılmadıysa vardı. Bunu Teğet mi tasarlıyor başka biri mi? https://goo.gl/guavMZ blogunun sahibiyim ben. Bunu merak ediyorum ve önceki yazılarımda usturuplu olarak sordum. Konu ettim.

    Cevap geldi mi? Yok tabii.

    Yani bir zaten 10-0 yeniğiz. Felsefe yapıp bir gol daha atsalar bir şeycik olmaz.

    Mert Bey sizi tanımıyorum. Zaman ayırıp cevap verdim ama gördüğüm kadarıyla yazımı tam okumamışsınız ya da okudunuz ama amacınız küçük görmek o yüzden yazımda olmayan anlatımları ortaya koyuyorsunuz. Küçük görün dert değil

    Ama bilin ki olay da, örovizyonlaştırılmak istenen Türkiye Pavyonu da öyle hafif şeyler değil. Bilin ki benim yazım da yenilir yutulur hafiflikte değil. Bu provakatif hali de yer yutarlarsa genişliğe hayran kalacağız.

    Kısaca yazımı hafife alan önyargınız olduğunu düşünüyorum. Bu minvalde cevap vermeme hakkımı saklı tutarım.

  • cem-yildirim says:

    Ben okudum. Bu konuda söylemek istediklerim hala var ancak bu konuşmaları keşke tasarım sürecinde yapabiliyor olsaydık.
    Öncelikle Sayın Tanyeli, Kütükçüoğlu ve Uçar’ın eleşyirilere verdikleri yanıt kültürel bir fiyasko. Kendileri için küçük düşürücü ve biraz cahilce, olgun değil ve yakışıksız.
    Hepimiz aynı fikirdeyiz, çalışmanın tema ile alakası yok. Anlamamışlar ya da reddetmişler. Türkiye gibi temayı güçlendirecek eserleri başarıyla orataya koyabilecek olgulara sahip bir ülkenin bu yaklaşımı da oldukça kültürsüz ve korkakça. Yorumunuzdaki ‘Tanyeli ile kötü olmamak’ ya da ‘İKSV’yi eleştirmeye korkmak’ eleştirilerini kapsayan bir kesimin olduğuna inanmak istemiyorum; o derece aptal ve korkak insanlar şu zamanda var olmamalı, nitekim Tanyeli de İKSV de görünüyor ki o kadar da ‘iyi’ değilmiş.
    Ancak Tanyeli ve Teğet politik baskıdan korkarak süreçte bu tarz kararlar vermiş olabilirler, bir ihtimal; ama yanlışı bu denli savunmanın anlamı yok, ‘şartlar böyle gerektiriyor’ deseler zaten desteğimizi alırlardı.

    İyi fotoğraf vermesi kimsenin o kadar da umrunda değil. İnsanlar oraya herhangi bir eser görmeye gitmiyor. Teğet ve İKSV ve Tanyeli (olumsuz yorumlarda ismini kullanmak hoşuma gidiyor) olayı kendilerine verilmiş bir alanda ‘güzellik’ kriteri ile yarışacak milli bir eser ortaya koyma şeklinde ele almış. Bu açıdan örovizyon uygun bir benzetme. Ulusallık eleştirisi yalnızca Türkiye’ye değil, genele yöneltilmesi gereken bir eleştiri. Bu binenal, belki de ilk kez bu yıl bu kadar başarılı bir şekilde ülkeleri dünya üzerindeki farklı bölgeler olarak algılamamıza olanak verirken bir çok temayı es geçen ülke ulusal olma dar görüşlülüğü göstermiş.

    Gelelim temasız eserin sanatsal değerine. Yeterince olgunlaşmamış. Özellikle eksik bırakılmış değil, fazlasına kurgu yetmemiş. Bu eserle ilgili birçok kişiyle sohbet etme imkanım oldu, çoğu yabancı tasarımcılar; genelde yorumlarımız şu yöndeydi: olmaması gerektiği kadar hantal. Haliçten canlı ses yayınıyla desteklenseydi iyi olurdu. Ayrıca söküm ve kurulumu da tasarlanıp hergün bir kez yeniden kurulup, her gün sonunda yalnızca iskeleti çıplak kalacak şekilde sökülseydi hayran kalırdım, eminim çok daha fazla da ilgi çekerdi. Şu haliyle yetmemiş. Fikre aşık olmuşlar, daha fazlasına gözlerini yummuşlar.

  • mert-ekin says:

    Ahmet beyciğim, neredeyse tüm yazılarınızı okuyorum, çoğunu da zevkle. Sadece cami değil, merdiven blog’unuzu da takip ediyorum. Haliç işi konusunda haklı olduğunuz noktalar var, haksız olanlar da. Tartışmaya başka bir noktadan devam edelim, belki daha bir çözüme ulaşır, ayrıca oraya gidip bir hayli de emek harcamışsınız, yararlanalım: Ödül alan (birinci olan?) iş hakkında ne düşündünüz? Temayı göbekten, 12’den vuruyor sanırım. Ancak nasıl bir iş o gerçekten? Şahsen (ve çok subjektif olarak) ben çok bir değer göremedim, beğenemedim… Siz?

  • ahmet-turan-koksal says:

    Mert Beyciğim,

    İlginizden ötürü teşekkür ederim. Bienaldeki işleri beğenmek beğenmemek güzel şey. Keşke saatlerce bunu konuşabilseydik. Ödül alandan çok almayanlardan beğendiklerim var. Sizinle aynı fikirdeyim. Hatta gezerken bazı arkadaşlarla da karşılaştık. Onlarla da konuştuk çok faydalandım.

    Fakat burada Bienaldeki diğer çalışmaları konuşmaktansa Haliç’in durumunu konuşmak isterdim. Türk pavyonu temadan uzak olabilir, Tabanlıoğlu’nun ekibinin işi için konuşmuştuk mesela. uygun mu değil mi diye. Fakat bunda konu temadan uzak olup olmaması bile değil işte yukarıda yazdığım bir sürü dert dert ve dert.

    Açıkçası itiraf ediyorum, bizim CEPHEDEKİ problemler dağ gibi dururken, nispeten daha sonra konuşulacak konuları kendime, arkadaşlar arasına saklıyorum. Arkitera bana bir yer vermiş sağolsun yazımı yayınlamış CEPHEDEKİ sorunları konuşmak isterim.

    İlginize bir kere daha teşekkür etmek isterim.

  • cem-yildirim says:

    Beğenmek/beğenilmek… Bırakın bunu Teğet sorgulasın Mert Bey. Bu bienalin gerçek amacı bu değildi.

  • mert-ekin says:

    eğer ki dert temayla ilişki kurup kurmamak beğenilip beğenilmemek değil de diğerleriyse bunun muhatabı ne kadar iksv, tanyeli, teğet vs., ne kadarı haliç’i o şekilde ihaleye açan otorite, devlet, hükümet vs.?

  • ahmet-turan-koksal says:

    Evet hepsi…

    Ama hepsi mutlu, karlı ve bir o kadar da üstün görüyorlar kendilerini. Eleştiren de kötü oluyor. Özet bu.

    İKSV de sonraki bienallerde daha rahat olacak. Jüri öyle.

    Sonuç: Örovizyon işte. Çetin Alp-> Opera…

  • mert-ekin says:

    eleştiri kaldıramama, cevap olarak üstün görme vs. bunlara katılıyorum, tasvip edilecek davranışlar değil… ancak mimarlara da yazık, bu kadar yüklenmeyin meslektaşlarınıza, o kadar da kudretli, güçlü yaratıklar değil bunlar, kurallar içinde oynamak zorundalar, bir mikelanj da mimar sinan da, geçtim teğet’i… yada mesleği bırakacaklar, işi almayacaklar, kaçak olacaklar vs. hep bir ortayolculuk, gerekli tavizleri verme, gerisinde de rezalet içinden güzel, estetik olabilecek birşeyler çıkarma çabası, daha fazlasını beklemek naiflik…

  • cem-yildirim says:

    Sanki Aravena temayı cephede öten bülbüller olarak belirledi de biz aptal işlere haksızlık ediyormusuz gibi hissetmeye başladım

  • ahmet-turan-koksal says:

    Arkitera’da Birkaç Mimar ropörtajları hep bu konu üzerine. Yeni ve başarılı mimari bürolara soruyorlar “Etik ve çevresel değerleri gözettiğiniz için iş kaybınız oldu mu size ne kadar etkisi oldu. İleride büronun durumunu nasıl görüyorsunuz?” Tabii çok üzücü ve düşündürücü cevaplar geliyor.

    Teğet’in durumunu bilmiyorum ama her şeyde olduğu gibi bu gizli projede de ne kadar getirileri olduğunu genel olarak işlerini, diğer bürolara göre durumunu az çok tahmin edebiliyoruz.

    Yani mimarlara yazık diyeceksek Teğet ilk sıralarda değil, ortalarda değil, üüüüüüü en arkalardadır. Zaten gözümüz sözümüz yok. Kazançları bol olsun, daha kuvvetli olsunlar.

    Fakat Allah hiç bir mimari büroya en ufak bir eleştiri için bile “DÜZEYSİZ” diye kafadan kaçma raahtlığı vermesin. Asıl o zaman üzülürüm o büro için.

  • mert-ekin says:

    yani bu yazı teğet’in cevap veriş tavrı nedeniyle bu şekilde mi yazıldı yoksa ortaya konan işin objektif bir eleştirisi mi? hepsi karışıyor mu birbirine yoksa?

  • ahmet-turan-koksal says:

    Objektif eleştirileri ben ve diğerleri yaptık. Bkz: Yelta Köm’ün Darzana hakkında yazılanlar Excel dosyası.

    Bu artık sadece Teğet değil sizin de dediğiniz diğer paydaşlar: İksv, Tanyeli, Teğet vs., Haliç’i o şekilde ihaleye açan otorite, Devlet, Hükümet vs.? hepsi için durum tahlili.

    Hepsi için artık işin ne kadar gülünç olduğunu gösterir bir durum tahlili.

    Bu kadar mı zor bunu kabul etmek? Şaşırıyorum.

  • mert-ekin says:

    anlaşıldı o zaman… memleketin içinde bulunduğu durum düşünüldüğünde bu şekilde yaklaşılmayacak tek bir mimarlıkla ilintili proje, enstelasyon vb. yoktur sanırım… galiba en iyisi tabanlı gibi gidip miami’de flamingo lounge’u yapmak, ny’da projeler çıkartmak… buralarla ilişkilendikçe çamura bulanmamak kaçınılmaz sanırım. ancak herşey bitip geçtiğinde şunu da unutmamak lazım: geriye sadece ve sadece “form” kalıyor, diğer tüm altyapısı, geçmişi unutuluyor, işte mimarın da tek kudretli olduğu durum bu, sanırım teğet de birçokları da buna oynuyor…

  • omer-yilmaz says:

    “eğer ki dert temayla ilişki kurup kurmamak beğenilip beğenilmemek değil de diğerleriyse bunun muhatabı ne kadar iksv, tanyeli, teğet vs., ne kadarı haliç’i o şekilde ihaleye açan otorite, devlet, hükümet vs.?”

    Bir “Ben yapmasam TOKİ yapacak.” vardı.

  • mert-ekin says:

    işte tam da bu yüzden “form-şekil-hacim-mekan-ışık vb.” önemli ve her şey soyulup özüne inildiğinde mimarın elindeki zamansız araçlar, farkı da bunlar yaratıyor, gerisi teferruat; politika, ekonomi, mühendislik vs. vs.

  • mert-ekin says:

    bu yorumda da bir “mimarlar odası sendromu” gördüm… mimarlar olarak işi gücü bırakalım, dava açalım, iptal edelim ihaleyi, bunlarla uğraşalım, politikaya girelim falan… bu işler düzelmedikçe düzgün mimarlık yapamayacağız ne de olsa, önce şunları bir halledelim, gerekirse de dağa çıkalım olmadı t-cetvelleriyle (yada bu devirde laptop’larla mı oluyor neyleyse artık)

  • omer-yilmaz says:

    3. Köprü de çok iyi bir mühendislik eseri aslında. Di mi ya.
    Hükümet oraya köprü yapmaya karar verdiyse mimarlar, mühendisler ne yapsaydılar çizmese miydiler.

  • mert-ekin says:

    3. köprünün estetiği diğer 2 köprüye göre çok daha iyi bence de, diğer ikisinin kopyası yine standart fabrikasyon bir 3. köprü olsaydı, çok daha kötü bir sonuç alınmış olurdu… Hatta 2. köprünün 1. ile aynı olması da yazık, keşke o da farklı olsaydı da her 3 köprü zamanlarını yansıtan farklı mühendislik eserleri olsaydı, şehirdeki çoğulculuğa o yakışırdı…

  • cemal-cobanoglu says:

    Türkiye’deki mimarlık-tasarım ortamı koca bir “Aman Ali Rıza Bey tadımız kaçmasın Dünyası”. Bunu ilk olarak Taşkışla’da okurken, akademik ya da öğrenci düzeyinde yapılan haksızlıklara öğrencilerin de akademisyenlerin de büyük bir çoğunluğunun ses çıkarmadığını görünce anlamıştım.

    O yüzden Ahmet Bey’inki gibi, bence hiç bel altı olmayan, oldukça da başarılı bir taktikle yazılmış, iyi bir eleştiri örneği olan bir yazıyla karşılaşınca şaşırıyor insan.

    Öte yandan, dolar 3,5 oldu yine, mimarlar zar zor iş buluyor neden böyle yazılar yazıyorsunuz Ahmet Bey?

  • emre-ozdemir1 says:

    Biraz düşündükten sonra yazmaya karar verdim, umarım kimseyi incitmem ve başıma bir şey gelmez 🙂

    Artık bu tip durumlara şaşırmayı bırakmalıyız belki de. Genellemek gerekirse, geçmişte yaşanılan benzer tartışmalara (Zorlu, Akm Cephesi Sansürü, Likor Fabrikası, Haliç vb. ) bakıldığında bu davranışın artık bir tür norm olduğunu kabullenmek gerekiyor. Yaşanılan bu türden hayal kırıklıklarını Türkiye’ye özgü bir tür star-mimar refleksi/patterni olarak olarak değerlendirmek mümkün. Daha popülist şekillerde ifade edersek; iyi mimarların ruhlarını şeytana satması ya da Türkiye’deki star mimarlık rejiminin bunalımı.

    Bütün bu tartışmaların odağında olan mimarlar/akademisyenler şüphesiz Türkiye’nin imrenilen başarılı insanları, bazılarımızın sevgili arkadaşları, ofislerinde ücretsiz çalıştığımız, derslerini kaçırmadığımız hocalar, hatta onlar gibi olmayı hayal ettiğimiz kimseler.

    Fakat gelinen noktada; bu sevilen sayılan neredeyse mitik personaların, aslında kokusu bir çoğumuzun midesini bulandıran, tartışmalı bir takım ilişkileri (bilerek ya da bilmeden) örttüğünü ve örtmekle de kalmayıp bizleri “kibarca” tartışmadan onaylamaya, beğenmeye zorladıklarını hissediyoruz, şahit oluyoruz. Tamamen tartışmaya açık kamusal durumlara ilişkin karşıt fikirlerin, nitelikli olabilecek tepkilerin bu personalar yardımıyla kontrol edildiğini ya da edilmeye çalışıldığını görüyoruz. Kimi zaman, onların en iyi kararları verecek olan, en çok emeği harcayan kimseler olduklarını düşünmeye zorlanıyoruz, kimi zaman onları eleştirmeye bilgilerimizin, birikimlerimizin yetmeyeceğine “kibarca” ikna ediliyoruz.

    Şüphesiz, karşı karşıya kaldığımız bu davranış kodu TOTALİTER olmanın yüzlerce kötü yolundan biri. Yine de bu ikircikli durumu sadece bir mimarlık ofisi ya da bir üretim üzerine yüklemek doğru değil. Bu durumu mimarlık alanının bütününe, teorik ve pratik üretimlerin üzerine yayarak değerlendirmek gerekiyor.

    Çünkü bu tip konular hakkında yapılan tartışmalar, genellikle aynı anlamsız girdapta sürüklenip kayboluyor. Ortaya çıkan pis kokulardan ötürü, yapılan üretimlerden ya da mimarlıktan çok yaşanılan durumun abzürtlüğünü tartışır hale geliyoruz ki bu da bizleri nitelikli bir tartışmadan uzaklaştırıyor. Sonuç olarak mimarlık alanında eleştiri üretemez hale geliyoruz, getiriliyoruz.

    Ayrıca bu “politik doğrucu” tavır bu işlerin üreticisi ve merkezinde olan star mimarlar/akademisyenler için de iyi değil. Çünkü bu tavır unutulmuyor. Ardından çok nitelikli mimarlık üretimleri yapılsa da, onlarca ödül alınsa da unutulmuyor. (Aylar sonra yazılmış bu yazı bunun bir örneği) Bunun yanında, bu tip işlerin bir tür entelektüel/profesyonel nepotik ilişkiler ağı içerisinde her zaman belirli kimselerin yaptığına ilişkin bir kanı oluşuyor. Daha da vahim olarak, bu tavırları daha radikal biçimde sürdüren, onaylayan, aynı star mimar reflekslerini/patternini uygulayan, sürdüren küçük star mimarları ve bu tavırlara tepki olarak ortaya çıkan, sağlıklı/nitelikli olup olmadığı tartışmalı, sakat hatta zararlı bir karşı kamuoyunu da unutmamak gerekli.

    Çok uzun oldu, naçizane aklıma gelen hızlı iki öneri ile bitireyim bu yorumu:

    İlk öneri, eğer sevdiğimiz saygı duyduğumuz star mimarların/akademisyenlerin bu anlam veremediğimiz fakat onaylamak zorunda kaldığımız tavırlarını kabullenip benimseyeceksek, onlardan bize bu işleri nasıl yaptıklarını öğretmelerini isteyebiliriz. Yani; bize okullarda, verdikleri proje derslerinde, girdikleri jurilerde tarihi değeri olan bir binanın neden korunması gerektiğini anlatmak yerine, tarihi binayı yıkıp yerine başka binalar yapmanın hangi yollarla meşrulaştırılabileceğini ve bunu yaparken sevilen ve saygın bir mimar olarak nasıl kalınabileceğini anlatabilirler.

    İkinci öneri ise, biraz daha yaratıcı olup bu yeni tür kontrol biçimlerine karşı yeni tür özgürleştirme yöntemleri geliştirmek. Bu kibar otoriter baskıların yarattığı atmosferden kendimizi, fikirlerimizi özgürleştirecek yollar bulunabilir. En azından bu yöntemleri, yolları bulabileceğimiz sağlıklı ortamlar oluşturulabilir. Bu ortamlar aynı tuzağa düşmeden desteklenebilir.

    Eminim, daha değerli başka öneriler de vardır.

  • mert-ekin says:

    Emre bey, teşekkürler, güzel bir yorum olmuş. Eklemek istediğim şey bu sadece Türkiye’ye özgü bir şey değil. Örneğin Hadid Bakü’de yaptığı iş için çok eleştirildi, bir “diktatör”e çalıştığı için, Foster Putin’e bir ton iş yaptı, Suudi Arabistan’da çalışan tüm mimarlara aynı şeyi söyleyebilirsiniz vs. Zaten teknolojik devrimin yarattığı kriz şu anda küresel boyutta, ulusal değil sadece. Bu global çerçeveden de bakmak gerekiyor, çok sıkışıp kalmamak lazım buralara. Bir sorum da ikinci önerinizle ilgili olacak: Bu özgürleştirme yöntemleri mimari disiplin içinde kalmak şartıyla nedir? Bir örnek var mıdır? Proje yada mimar? Burada önemli olan mimari disiplin içinde kalmaktır, yoksa politik, hukuki, ekonomik vb. yöntemlerden bahsetmiyoruz, yoksa mimarların çok kolay kendi öz disiplinleri dışına kayıp oradan okuma/yazma/üretme yatkınlıkları var ama çözüm o değil, yarım bilgi oluyor. Bu 2. önerinin öz mimari karşılığı nedir? Teşekkürler.

  • cem-yildirim says:

    Çok iyi ya. 4 yıldır Moskova’da yaşıyorum ve kentle ilgili yüzlerce etkinlik ve konferansta yer aldım, çok farklı mimari ekiplerle fikirsel organizasyonlarda bulundum, ama böyle bir yorum ne yaptım ne de yapanı gördüm. Norman Foster’ın Moskova için tasarladığı projenin detaylarını sizinle paylaşabilirim, hepsi halka açık. Kamu oyu tepkilerini vs de. Sırf o değil, size Koolhas’ın dönüşüm projesinin detaylarıni ve tüm süreçlerini ve Hadid’in Moskova’daki iş merkezinin detaylarını da verebilirim. Aliyev merkezi de daha planlanırken halka açıktı ve bu bir talepti. Siz bana Haliç projesinin detaylarını bulabileceğim bir açık kaynak sunabiliyor musunuz? Haliç süreci ile bunları nasıl aynı kefeye koyabiliyorsunuz aklım almıyor.

  • ahmet-turan-koksal says:

    Ben Emre Özdemir’in ikinci önerisinden yanayım. Çünkü birinci önerideki “öğretme” meslesini kendileri de belki bilmeden edindikleri için ve tabii kabul etmedikleri için uygun görmeyebilirler.

    Çoğu durumu doğru özetleyen bir yazı olmuş.

  • ahmet-turan-koksal says:

    Bu arada pek gözden kaçan konu şu

    Star Mimaları kıskanıyoruz
    Onlara imreniyoruz
    Özel bir durumları ve üretim yapmak istiyorlar
    İş sonunda dönüp dolaşıp “dark side” a varıyor.
    Bunu eleştirmek için onlardan ya da o çevreden iş almayan biraz da cesur kişilere ihtiyaç var
    Bu kişiler ayrıca dikkate alınmayabiliyor.
    Yazı yazıyorlar bir işe yaramıyor
    Kötü oluyorlar
    .
    .
    .

    Bu böyle gidiyor. Gidiyor da Cem Y.’nin dediği gibi

    PROJELERİN GİZLİ SAKLI TUTULMASI DA NEDİR?

    Bir de üzerine gidip aynı projeyi uluslarası arena da sunmak ama “süprizli sonunu söylemem” demek.

    Aslında yazdıklarımı, metaforları kim cesur kim yalaka filan bunları burakıp tek sorgulamamız gereken bu.

    Star mimar MÜŞTERİSİNİN YATIRIM BİTMEDEN PROJEYİ SUNMAMA HAKKI olduğunu söylemesi ve bunu savunması….

    İşte unutlulmayacak ve affedilmeyecek budur.

  • mert-ekin says:

    Cem bey, belli ki süreçler hakkında yarım bilginiz var, işte en kötüsü de bu, yarım cahil yada yarım bilgili olmak, memleketin en büyük sorunu. Foster’ın Russia Tower projesi yapılırken Foster Londra ofisi içinde bile gizlilik varmış, projede çalışan 10-15 mimar dışında projeye bilen yokmuş o zaman dünyanın en yükseği olacağı için, proje ana merkez binadaki açık ofiste değil, yanda kiralanan bir binanın şifreyle girilen özel bir odasında geliştirilmiş, tüm danışmanlarla gizlilik sözleşmeleri vs. Ne zamanki Putin’den başlayıp Luzhkov (belediye başkanı), Kuzmin (şehir mimarı), Sirota (Mosproekt’te Moscow-City bölgesi mimarı), Tkachenko (Genplan mimarı) vb. tüm otoritelerden izinler ve onaylar konsept ve avan projeler üzerinden alınmış o zaman bürokratik olarak gereken süreçlere sokulmuş proje, zaten imajları da uluslararası ortamlarda paylaşılmış. Yani bahsettiğiniz tüm sunumlar, malzemeler tasarım bittikten sonra ortaya çıkmış. Ha şu doğru, Rusya Türkiye’den daha ileri bir memlekettir, bazı konularda daha şeffaftır bile denebilir (bazılarında ise çok daha kapalıdır). Ve Rusların en büyük becerisi de size bir cephe sunup işlerin düşünmelerini istedikleri şekilde yürüdüğünü sandırırken arkadan çoktan başka metotlarla halledilmiş olmasıdır, süreçleri tam idrak edememiş olan tecrübesizler de buna kanarlar. Moskova , İstanbul’u geçelim. Londra’da Foster Swiss Re/Gherkin’i yaparken canı çıkmış, o form belli korunacak binalara yaklaşmamak, kamusal alan bırakmak, yüksekliği daha az göstermek için o şekilde yapılmış. Sonra yine o civarda yapılan yeni kulelere yada Shard’a Walkie Talkie’ye bakın, nerede o şeffaf “demokratik” anglo-sakson süreçleri yada sonuçları? Burada çok daha büyük güçler, konular var, yine onları idrak etmek için oturup ekonomi, sosyoloji, politika, tarih, felsefe okumak biraz anlamak gerekiyor. Mimar mimar sallayıp tutmak kolay…

  • cem-yildirim says:

    Mert Bey, tasarım sürecindeki gizlilik tasarımcıyı, yatırımcıyı, işi ve rekabet ortamını korur. Ancak projenin kentsel kararları açık bilgidir. Şu an devam etmekte olan bir çok gizlilik anlaşmasına tabi iş var dahil olduğum, ne kadarı açık ne kadar gizli bilgidir bir öğrenmenizde fayda var.
    -mış / -miş ile ahmakça sallayacağınıza işin özünü öğrenmenizi tavsiye ederim. Genplanlar, cepheler, strüktürler ayrı ayrı mercilerden onaydan geçer burada. Son onaylar alınmadan paylaşım zaten doğru değildir. Bahsettiğiniz proje şehir mimarları tarafından normlar nedeniyle defalarca reddedilmiş ve defalarca Foster tarafından revizyona uğramış bir proje. Ve henüz tasarım sürecinden bahsediyorsunuz.
    Shard’ın yükseklik, form ve işlevini inşaat başlarken hepimiz biliyorduk. Ofis bölmelerini size açıklamamaları kamuya gizli proje demek değildir. Kamuyu ilgilendiren kararlar paylaşılır.
    Haliç bunlardan çok farklı işleyen bir süreç. Teğet’ten iş mi almaya çalışıyorsunuz bilmiyorum ama, lütfen daha çok bilgilenin. Ya da hakim olmadığınız konularda yorumlarınızı kendinizi küçük düşürecek ve konuyu bilenlere hakaret edecek kadar keskin yapmayın.

  • cem-yildirim says:

    Yorumlarınız eleştiri ya da cevap niteliğinde değil, yalnızca konuları laçkalaştırıp odağı kaydırmaya çalışıyorsunuz.

  • cem-yildirim says:

    AKM yerine sipariş edilen projenin detaylarını şans eseri araştırmacı biri ifşa etti de görebildik. Sonrasında paylaşımdan kaldırıldı. Bakan çıkıp AKM yerine projemiz hazır diyor. Yüksekliği ne, işlev şeması ne, amacı ne açıklanmıyor. Hadid’in Aliyev merkezi süreci ile bunu bir kıyaslayın aynı mı?

  • ahmet-turan-koksal says:

    Bu arada Mert Beyi anlayamıyorum. Moskova sürecini bilmiyorum. Bilmediğim konuda bir şey diyemem. Fakat benim yazımda ne kadar çok geçmeyen konu, husus varsa beni töhmet altına bırakmaya kalktı. Kanıtları aşağıda.

    Diyorum ki yazıda söylediğiniz bu şekilde bir cümle ya da anlam yok. Sanki yazmamış, böyle bir ithamda bulunmamış ya da hafife almamış gibi hooopp başka konuya geçiyor.

    Önceki yorumları daha iyiydi. Bu konuda bir sıkıntısı mı var bilmiyorum. Benim yazımde olmayan çoğu şeyi varmış gibi yazıp sonra da yaladı yuttu.

    Tek tek çıkartmak zaman kaybı ama yine de varsa bir derdi bizimle paylaşmalı. Neden bu kadar saldırgan.

    Neyse. Benim hür fikrim bu.

  • mert-ekin says:

    hemen alınmayın, saldırganlık değil bu, tartışıyoruz, bu kadar olacak. bu memlekette kimse diğerini incitmeyeyim diye birşey demiyor, konuları açmıyor. doğrudur, odak kaydırma olmuş olabilir, tartışma tarzım bu, konuları açmaya seviyorum, oradan buraya kaymayı vs. siz mimarların egoları çok yüksek, çok da alıngansınız, biraz rahat olun, dalaşın tartışın zarar gelmez. ama önce egoyu sıfırlayın, çok da matah bir meslek değil sizinkisi, eski bir meslek sonuçta, o nedenle yeni teknolojilerin hep servis vereni garsonu olarak kalacaksınız. philip johnson’ın bir lafı vardı mimarlık pratiğiyle ilgili başka bir eski meslekle ilişkilendiren, adamın işlerini sevmem ama o lafı en iyi dediği şey, önce o durumu bir idrak edin kabullenin, sonra ona göre süreçlere bakın tavsiyemdir…

  • ahmet-turan-koksal says:

    Vallahi Mert Bey öyle bir konuşuyorsunuz ki gören de akademide hocamızsınız filan sanır.
    Neyse hatırlatmaya gerek yok, yeni mezun ve tartışmayı heyecanı yüzünden dağıtan yeniyetmelerden değiliz. 10 yıllık her gün bundan daha keskin tartışmaların olduğu Arkitera Forum’un yöneticisiydim ben. sevenimiz de oldu o oransa sevmeyenimiz de. Çok tıfıl sayılır mıyız bilmiyorum ama siz galiba “İdrak edin kabullenin, sonra süreçlere bakın” filan… Peki efendim…

    Yok ben tecrübeye bakmam bilerek olayları manüpile ederim diyorsanız o iş pek öyle olmadı şimdiye kadar. Pek bir değer yitiriyorsunuz ama bu da bir Internet kültürü işi. Troll demeye dilim varmıyor.

    Neyse…

  • mert-ekin says:

    Cem bey, timeline’da sorun var. İnşaat başlarken tabi bileceksin, o zaman zaten çok geç. Yada Moskova’daki strüktür onayı, lokal Proekt içeri girerken ruhsat onayı için tabi ki biliniyor proje ama yine geç. Benim bahsettiğim konsept ve ön avan sırasındaki en baştaki gizlilik, bu standart ve global birşey. Bunun üzerinde anlaştıktan sonra her proje sunulur dışarıya, sen o 2 zamanı karıştırıyorsun. Teğet’ten iş almak falan komik olmuş, ben genelde iş veriyorum siz mimarlara, merdivende bir hayli yukarıdayım yani, tırmanışta kolaylıklar 🙂 Layer Cake’i çok severim, hem kendini hem de filmini, şunu tavsiye ederim: https://goo.gl/hKlG6r

Bir cevap yazın