“Moda mimari akımlar 30 senede bir çöpe gidiyorlar”

Mimarlık camiasının cevap bekleyen soruları için Arkitera.com olarak Şefik Birkiye ile bir söyleşi gerçekleştirdik. Söyleşikapsamında, Haydarpaşa projesi, EuroDisney, sürdürülebilir yapım sistemleri ve farklı şehircilik anlayışları tartışılıyor.

Şevin Yıldız: Haydarpaşa Projesi tam olarak size ne zaman teklif edildi?

Şefik Birkiye: 1 sene önce.

ŞY: İşvereniniz Çalık Holding değil mi?

ŞB: Evet doğru.

ŞY: Çalık Holding size nasıl bir taleple geldi?

ŞB: İşveren bize bir tane değil, bir çok proje yaptırdı. Bunların içinden de ilk önce bu projeyi teklif etti. Fakat biz başka alternatifler de yaptık. Şimdi son bir alternatif üzerinde çalışıyoruz. Bu işin en kötü tarafı alternatifler devam ederken, medyanın bunu yoruma açmış olması.

ŞY: Sonuçta basında dolaşan tek bir imaj var. Bütün tartışma da bunun üzerinden yürüyor.

ŞB: O belirli bir safhada Çalık Holding’in tercihi olan alternatifti. Ama başka alternatifler de vardı. Mesela bir yarışma açıldığı zaman, bir açık indirim olduğu zaman jürinin veya ihaleyi yapan kurumun vereceği bir karar. Başkaları da belki proje yapıyordur çünkü bir sürü proje yapıldı Haydarpaşa Garı için.

Ş:Y: Tek proje sizin yaptığınız proje değil diyorsunuz?

ŞB: Ben sadece Çalık Holding için çalışıyorum. Bundan önce de yarışmalar oldu. Ben bir tane kitapçık gördüm. İçinde Haydarpaşa üzerine yaklaşık 10 tane proje vardı.

ŞY: Kadıköy ve Haydarpaşa Liman Bölgesi için 2001 yılında açılmış olan kentsel tasarım yarışması açılmıştı. Burada da birbirinden farklı öneriler vardı. Yarışmaya katılanlarla temasa geçip projelerini sorduğumuzda, herhangi bir işverenden ya da yerel yönetimden onlara bir talep gelmediğini belirttiler.

ŞB: Olabilir. Ben bir işverene çalışıyorum, o işverenin de kendisine göre stratejisi var. Özel sektör olduğu için projeyi ne zaman, kime, nasıl takdim etmek istiyor, bu o kişinin bileceği bir iş. Ben sadece mimari hizmetleri veriyorum.

ŞY: Gerçi birbirinden farklı alternatifler var dediniz ama bu projenin programını siz mi oluşturdunuz? Yoksa işveren tarafından size getirilmiş hazır bir program var mıydı?

ŞB: Hem işverenle hem de Avrupa’daki bir danışman grubuyla ortak bir fizibilite etüdü yaptık. Bu fizibilite etüdünün neticesinde çeşitli seçenekler oluştu. Seçimleri tabii ki işveren yaptı. O seçimler doğrultusunda biz de proje geliştirdik. Anadolu yakasının gelişmesi İstanbul’a çok önemli bir şehircilik dengesi getirebilir. Bence, bu yakanın çok yanlış bir gelişimi var. Anadolu yakası daha çok konut olarak gelişmiş, iş merkezleri ve diğer etkinlikler daha çok Avrupa yakasında kalmış. Bu çok büyük bir dengesizlik ve devamında sürekli köprü ihtiyacı getiriyor. Bir zonlama sistemi oluşuyor ve bir türlü dengelenemiyor. Oteller, iş merkezleri Anadolu yakasına geçmek istemiyor sonuçta da büyük etkinlikler hep Avrupa yakasında gerçekleşiyor. Belki havaalanı orada olduğu için, belki tarihi yarımada orada olduğu için. Ama köprü yapıldıkça da Anadolu yakasına konut yapılıyor. Biz bunları göz önüne alarak ilk önce şehircilik ana fikri olarak şöyle düşündük; öyle aktiviteler getirelim ki, Anadolu Yakası’nın da diğer yakaya bağlı olmadan kendi içerisinde bir hayatı olsun. Bu nedenle de oraya fonksiyon olarak Avrupa’nın en büyük ticari merkezlerine uygun bir fuar organizasyonu getirdik. Bu çok önemli birşey çünkü bu fuar sistemi aşağı yukarı 150.000, 200.000 metrekare bir alan, Avrupa’nın en büyükleri Milano, Paris kadar büyük. Bu fuar alanının da büyük gereksinimleri var. Çevresinde kongre merkezleri, spor merkezleri, 4.000 odalı otel, restoranlar olması lazım. Tek başına fuar alanı yapamıyorsunuz, bu çok büyük bir yatırım gerektiriyor. Onun için de bir ek programlama geldi. Onun dışında buraya gelen insanlar nasıl eğlenecekler, nerede kalacaklar, alışveriş merkezleri, sinemalar, spor tesisleri, kültürel merkezler nasıl olacak derken ana fikir olan fuar aktivitesini Nice’ın, Cannes’in iki, üç misli büyüklüğünde bir sistem kurarak, kendi içinde kendi hizmetlerini verecek bir şehir parçası olarak düşündük. Bunlara konutlar, iş merkezleri gibi diğer fonksiyonları ekleyerek bir program hazırladık. Çeşitli konularda özelleşmiş programcılarla bir araya geldik. Fransız danışmanlarımız oldu, hatta ben EuroDisney’de çok çalıştığım için Disney’den de çok güzel fikirler aldık. Amaç, oraya bir Disney yapmak değil tabii ama çocuklara yönelik eğlence merkezleri yapmak istedik. Otel için ayrı, sinemalar için ayrı danışmanlarımız oldu. Çok orijinal bir alışveriş merkezi ortaya çıkardık derken buna bir de, şehircilik görüşümüzü ekledik. Bütün alanı eski İstanbul’daki evlerin ölçeğinden esinlenen, üç-dört katlı binalarla -hangi devirlerden esinlenmişsek ona göre değişiyor- çağdaş Osmanlı mimarisi şeklinde düşünüp, üstünü de tamamen bahçelerle kapladık. Arsanın %40’ı da çatı bahçeleri ve gezinti alanları şeklinde yeşil alan olarak düzenlendi. Projenin bir alternatifinde de suni bir boğaz geliştirdik. Venedik’te olduğu gibi suni bazı kanallar yaparak, yalıları oraya sarkıtan bir proje geliştirdik. Çünkü biliyorsunuz deniz kıyısına inşaat yapamıyorsunuz, ama biz de yalı havasını yaratmak için suni kanallar geliştirdik. Bu kanallar eski Osmanlı’da yapılan şeylerdi. Ondan sonraki bir alternatif için de simgesel kuleler olsun mu diye düşündük. Diğer büyük şehirlerdeki gibi İstanbul’un da simgesel bir kısmı olsun mu, yoksa tarihi mimariden esinlenen adalar mı olsun dedik. Böyle birkaç alternatif geliştirdik. Şimdi içinde kulelerin olmadığı alternatifi de bitirmek üzereyiz.

ŞY: Peki tam karşısındaki Tarihi Yarımada’nın silüetini de düşününce İstanbul’un böyle bir simgeye ihtiyacı var mı? Bu konuda haklı olarak çok tepki var.

ŞB: Bu bir görüş. Bizden simge istenildiği için, biz çok enteresan 7 tane ince bakır kule düşündük. Bu proje aynı zamanda İstanbul’a da simge olur mu diye sorarsanız cevabım şu olur, sadece metrekare inşa ederek dünyadan müşteri çekemezsiniz, bir de projenin simgesel bir yönü olmalı. Bazı insanlar da diyebilir ki proje simgesel olmasın, sadece entegrasyon üzerine olsun. Bu da başka bir bakış açısı, çok iyi anlayabilirim. Bizim bir alternatifimiz de “simge” üzerineydi ve siz şimdi gazetelerde onu görüyorsunuz çünkü en gösterişlisi ve en çarpıcı olan oydu. Bazıları “İstanbul’un simgeye ihtiyacı yoktur” derken bazıları da diyebilir ki “Bütün şehirler her 50 yılda, her 100 yılda bir simgesel projeler yapmışlardır”. Dünyada bütün bu örnekler var. Bu bir seçim meselesi ancak seçimi kim yapacak ve nasıl seçecek? Bunlar sadece mimarın tek başına verebileceği kararlar değil.

ŞY: Bu aslında çok önemli bir nokta. Bu alternatifler arasındaki kararı kim verecek? Kamoyundan veya mimarlık camiasından gelen tepkiler bu projenin şekillenmesine etki edecek mi?

ŞB: Biliyorsunuz dünyadaki bütün büyük projeler tepki görüyor. Bu kararı verecek olan, arsayı tahsis edecek kimse odur. Politikacılar, belediye reisleri, Devlet Demiryolları İşletmeleri gibi, böyle bir tahsis kurulunu kuranların karar vermesi gereklidir. Halkın getirdiği tepkiler de incelenmelidir. Diğer taraftan da tepki geldi fakat onlarca tebrik mektubu, onlarca eleştiri de geldi. Projenin bir çok yönü olduğu için eleştiren de, tebrik eden de olacaktır. Kuleleri kaldırın da gerisi çalışsın diyenler olabilir, simgesel tarafı olmasın çalışmazsa da biz ne yapalım diyenler olabilir. Projenin ekonomik, simgesel, tarihi yanlarının yanı sıra alışılagelmiş ön yargılar da var. Mimarlar Odası karşı çıktı diye “bu proje kötüdür” denilemez. Mimarlar Odası her ülkede bazı projelere karşı çıkıyor, fakat her yerde her konuda haklıdır diye bir şey yok. O, Mimarlar Odası’nın veya orada çoğunlukta olan insanların görüşleri. belki Türkiye’de vardır ama Avrupa’da her şehrin gelişmesinde Mimarlar Odası karar verecek diye bir kural da yok.

ŞY: Peki tasarım sürecinin daha şeffaf olması, tartışmalara başka bir boyut katmaz mıydı? Siz projenin farklı yönlerinin de olduğunu söylüyorsunuz ama bütün tartışma tek bir görsel üzerinden gelişiyor. O zaman neden şeffaf bir süreç yok?

ŞB: Ama projede o kadar çok şey var ki. Yaklaşık 1000 sayfa fizibilite etüdü, her yapılanın neden yapıldığına dair raporlar var. Bu proje o kadar büyük bir yatırım ki mal sahibinin çizin de getirin diyebileceği bir proje değil. Ortak mahallerin çok büyük olduğu bir projenin çalışması için bu ortak mahallerin bir anda inşa edilmesi gerekiyor. Onun için de çok büyük bir yatırımı bir anda yapma mecburiyeti var. Ticari olarak yanlış başlanırsa hiçbir şey olmaz. Oteli yapmazsanız fuar; fuar, kongre merkezi olmazsa otel çalışmıyor. Alışveriş merkezleri olmazsa insanlar nereye gidecek. Müze, sinema, kültür merkezleri, okul ve konut insanların orada yaşaması için olmazsa olmazlardan. Bürolar olmalı ki insanlar başka bir yere gitmesin, çalışmak için iş merkezi olsun. Fonksiyonları Avrupa’ya yani turizme bağlı çok yoğun ve çok fonksiyonlu bir şehir parçası getirirsek, İstanbul’a en büyük katkıyı sağlarız. Size iki rakam vereyim: Bu proje zemin üzerinde aşağı yukarı 2.300.000 metrekare. Gerekli bütün otopark alanları mevcut. Bu fuar alanlarının Türkiye’ye getireceği ciro senede yaklaşık 1,2 milyar Euro. Çünkü istatistiki olarak bu şekilde çalışan fuar alanlarının ciroları bu. Bu hem Türkiye’ye, fuar alanlarında günlük harcamaları yaklaşık 600-800 Euro arasında olacak turistler getirecek, hem de kaliteli bir tüketici getirecek. Ayrıca bu 1.2 milyar Euro’nun sadece işletme vergisini hesapladığınızda, kente gelir olabilecek yüksek bir rakam tutuyor. Buraya gelen bu cironun %80’i diğer aktivitelere dağılıyor, projenin içerisine gelmiyor. Projenin içerisine doğrudan gelen gelir, oteller ve kiralar. Halbuki bu harcamaların %80’i uçak, taksi ulaşımına gidiyor, lokantacılara gidiyor, ziyaretlere, alışverişlere gidiyor. Projenin dışında tüm kentin geliri bu. Tabii ki yeterli otel de yapamadığımızdan, oteller fuar alanının dışına da taşıyor, insanlar başka yerlerde de kalıyorlar. Ancak 4.000, 5.000 metrekare yapabiliyoruz. Sonuçta bu projenin şehir için çok büyük bir artı değeri var.

ŞY: Burada kullanıcı profili de çok önemli. Ama bahsettiğiniz program daha çok dışarıdan gelen yabancı kullanıcılar için oluşturulmuş gibi görünüyor.

ŞB: %70’i. Ama sadece fuar alanları için bahsediyorum.

Ş.Y: Peki oradaki konutların kullanıcıları?

ŞB: Onlar %100 yerli.

ŞY: Peki farklı gelir gruplarına hitap edecek mi bu konutlar, yoksa belli bir gelir seviyesine yönelik mi olacak?

ŞB: Yanılmıyorsam toplamda 300.000 metrekare konut var. Servis apartmanları,küçük daireler, büyük daireler olmak üzere her tip konut var; yaşlılar evi ve hastane de var hatta sosyal konut bile olabilir. Bir şehirde sosyal konut dahil herşey olmalı. Sosyal konutu özel sektör yapabilir mi bilmiyorum ama bir şehir yaptığınız zaman bütün fonksiyonları karşılamanız gerekiyor.

ŞY: Projeyle ilgili bir başka endişe de şu; kongre turizmi ve yabancı sermaye sahiplerine yönelik işlevlerin bölgeye yüklenmesi, acaba şehrin tam merkezinde bir uydu kent yaratmaz mı ve sonrasında sosyal sorunlara sebep olmaz mı?

ŞB: Herşey olabilir ama bunları etüd etmeden söylemek sadece fikir beyan etmek oluyor. Buna cevabım şöyle: Birincisi Anadolu yakası daha çok konut barındıran bir yaka olduğu için, zaten çevrede istemediğiniz kadar konut var. Projenin de % 20’sinden fazlası çok çeşitli konutlar. Artı diğer ülkelerde bu tip yatırımları, genelde devlet finanse ediyor. Mahalleye, çevreye ve kente imaj olarak ticaret, turizm, gündelik yaşam olarak o kadar çok faydası var ki. Örneğin Milano’da, Paris’te, Londra’da fuar alanı şehrin tam içerisinde; Nice’te, Cannes’da şehrin en iyi yerlerinde. Neden? Çünkü onlar şehrin bir parçası oluyorlar ve kışın çalışmayan restoranları, otelleri, charter uçak seferlerinin çalışmasını sağlıyorlar. Devlete, memlekete ve iş kollarına o kadar çok faydası var ki, devletler bunu finanse ediyor. Bu işlevler direkt ticari karşılığı olan işlevler değil. Ticari karşılığını kazanmak için, otel, büro, konut yapmak gerekiyor ki ordan arta kalan harcamalar, tüketimler, kiralar projeyi dengelesin, spekülatif bir yap-sat projesi değil bu. Öyle olsa koyalım konutları, satıp para kazanalım, problem de olmasın. Mal sahibi şehre simge, reklam, kaliteli bir tüketici getirebilecek fonksiyonlarla orijinal bir proje düşündü. Başkası başka birşey düşünebilir. Mesela Dünya Ticaret Merkezi (WTC) yıkıldıktan sonra inşa etmeyelim, küçük binalar yapalım, kule yapmayalım, küçük kule yapalım gibi çeşitli tartışmalar oldu. Yarışma oldu ve bir tanesi kazandı.

ŞY: Ama oradaki süreç Haydarpaşa’ya göre daha şeffaf, daha tartışmaya açık bir şekilde devam etmiyor mu? Oluşturulan komisyonlar ve tartışma platformları yok mu? Burada hem kamoyunun hem de mimarların korkusu, Haydarpaşa projesinin de İstanbul’daki başka projeler gibi çok kısa süre içerisinde karara bağlanıp, bitirilmesi.

ŞB: Biz bu proje üzerinde 1.5 senedir çalışıyoruz. Dünya Ticaret Merkezi’ne 3 ayda karar verdiler. O projeyi çok iyi biliyorum, arkadaşlarım çalışıyor. Orada sadece para problemi var. Finanse edememeleri, sigortalarla işlerinin bitmemesi gibi sorunları var.

ŞY: Peki siz bu tasarım sürecinde çalışma alanına sürekli gidip geliyor musunuz?

ŞB: Ayda bir gidip geliyorum.

ŞY: Nasıl bir ekiple çalışıyorsunuz? Kimler var ekibinizde?

ŞB: Bu proje için bazen 5, bazen 30 kişiyle beraber çalışıyoruz. Dışarıdan da sık sık danışmanlık alıyoruz. Rasyonel bir şekilde karar alabilmek için istatistiklere uyarak çalışmaya çalışıyoruz. Örneğin otel dediğiniz zaman bu tip yerlerde kaç otel var, doluluk oranı ne kadar, ne tip yıldızlama oluyor, ne çalışıyor, ne çalışmıyor bilmeniz lazım. Öncelikle Avrupa’daki rakipleri ezbere bileceksiniz, sonra Türkiye buna nasıl adapte olur diye Türk danışmanlarla çalışacaksınız. Tasarımcı kimse, bu doğrultuda en iyi cevabı vermeli. Bu mimar masasında oturup çizdi tarzında bir proje değil, önemli olan bütün bunlara mimar ne cevap getirdidir. Ben projelerimin bir kısmını, finansmanı dahil, kendim gerçekleştirdiğim için, gerçeklere uygun projeler yapmaya çalışıyorum. Mimarlığın güzelliği bir yana. İnsanlar farklı farklı şeyleri sevebilirler. Biliyorsunuz bugün çok akım var, Neoklasik, Barok gibi herkesin katıldığı, yüzyılın stili yok. Bir çok ayrı yaklaşım var, o nedenle hepsi eleştirilebilir tabii. Fakat bunları ilk önce rasyonel bir bazda çözdükten sonra, estetik bir tartışma başlar. Biz buradaki yaklaşımımızda şu noktaya dikkat ettik: Proje ne kadar yapılabilir olursa, mimarinin kalitesi de o kadar iyi olur. Mimarinin yapılabilirliği tehlikeye girdiği zaman, mimarinin kalitesini yatırımcılar düşürmek zorunda kalırlar. İlk çizimler önemli ama son çizimler de aynı kalitede olmalı.

ŞY: Proje alanındaki kamusal binalar ve tarihi binalar var.

ŞB: Hepsini koruyoruz, hiçbirini yıkmıyoruz.

ŞY: Onları nasıl yeniden işlevlendireceksiniz?

ŞB: Çok fazla metrekare tutmadıkları ve her projede, her mahallede bu binalara ihtiyaç olduğu için onlar halka açık müze olarak kullanılacak. Mesela Haydarpaşa Garı müze olabilir. Diğer küçük binalar çeşitli müzelerin merkezleri olabilir veya tanıtım amaçlı kullanılabilir.

ŞY: Yani bunlar sizin önerinizde kamusal kullanıma açık kalacak?

ŞB: Bazı kişiler projenin kamusal kullanıma kapalı olacağını söylüyor ama bütün arazi ve yollar kamuya açık.

ŞY: Bu projeyle beraber nasıl bir altyapı değişikliğine gidilecek?

ŞB: Bu projedeki yoğunluk, Paris’in yoğunluğu ile aynı. Kamuya açık caddeler dışında özel birşey gerektirmiyor. Mevcut yollara bağlanmak için çeşitli kavşaklar gerekebilir. Otopark giriş çıkışlarına dikkat ediyoruz. Champs Elysses’deki gibi yolların yanlarından çok fazla giriş çıkış vererek, hemen arabaların kaybolmasını sağlamak lazım. Böyle bir takım modern yaklaşımların dışında şehir caddeleri, küçüklü büyüklü meydanlar, gezinti alanları olacak. Buraya da öyle özel birşeye ihtiyaç yok çünkü kendi içerisinde fonksiyonlarını oluşturuyor.

ŞY: Yani kendi kendine bir entegrasyon olacak mı diyorsunuz?

ŞB: Normal fonksiyonlar kendi kendine bir entegrasyon oluşturacak. Zaten dışarıdan fuar alanlarına gelecek insanların çoğunluğu otobüslerle geliyorlar. Bu projede çok farklı bir yaklaşımımız daha var. Paris’te ve Belçika’da da bu sistemi yapıyoruz. Projeyi çok yüksek çevre değerli binalar sisteminde inşa etmeyi düşünüyoruz. Proje enerji ihtiyacının büyük bir bölümünü kendi karşılayacak. Birimlere merkezi ısıtma sistemiyle dağıtım yapacağız, bu çok daha ekonomik oluyor. Güneş ısısından esinlenerek tasarlanmış yeni bir sistem var. Cam kullanmadan, paslanmaz çelikten yapılmış. Günlük kullanacağımız suların % 40’ını güneş enerjisinden . Artı toplanan bütün yapmur sularıyla bahçeler sulanıyor. O yağmur suları da ayrı bir sistemle tüm çamaşır makinelerinde, tuvaletlerde ve içme suyu gerektirmeyen yerlerde tekrar kullanıyoruz.Ekolojik malzemeler kullanıyoruz. Örneğin, poliüretan gibi malzemler kullanılmıyor. Selüloz ve ahşap artıklarından izolasyon malzemeleri, bakır kullanılıyor. Hep geri kazancı olan malzemeler kullanılıyor. Mesela alüminyum çok enerji gerektirdiğinden kullanılmıyor. O nedenle bakır kullanıyoruz, bronz kullanıyoruz. Yüzde yüz geri kazanımı olan malzemeler kullanıyoruz. Daha çok çelik mümkün olduğunca az betonarme kullanıyoruz. Böyle entegre bir proje. Her konusu düşünüldü, şimdi estetik konusu var. O ise her memlekette olduğu gibi bir tartışma konusu.

ŞY: Projenin yasal süreci de çok tartışılıyor? Liman Bölgesi’nin dönüşümü ile ilgili yetkilerin yerel yönetimlerden alınıp Ankara’ya devredilmesi, özel bir kanun çıkarılması konusunda ne düşünüyorsunuz?

ŞB: Fransa veya Almanya gibi organizasyonları Avrupa çapında çok iyi olan diğer memleketlere bakarsanız, farklı organizasyonlar var. Örneğin Fransa’da Ön Planlanmış Bölgeler için ZAC diye bir organizasyon var. Böyle büyük projeleri yapmak için tek çare arsayı satın almak ve arsayı birleştirmek. Üzerinde yönleri ve fonksiyonları tespit etmek, ondan sonra şehirciliğe açmak. Öteki türlü, arsaları büyük projelerde kullanmak istediğiniz zaman, çok değişik problemler çıkıyor ve en iyi projeleri bile durdurabiliyor. Yok efendim şu bant kısmı birine ait, buraya inşaat yapılamaz, burasını öteki vermiyor. Bu tip problemleri şahıs veya özel yatırımcı halledemiyor. Onun için bunların önceden merkezileştirilmesi, tek bir karara bağlanması lazım. Yoksa büyük şehircilik projeleri ya yapılamıyor, ya da aksak veya yarım yapılıyor. Örneğin Berlin’in merkezini tek bir elden organize ettiler, Kleihues diye bir mimarı başına getirdiler ve ondan sonra yarışmaya açtılar. Haydarpaşa projesinde, biz projenin % 70’ni başka mimarlara inşa ettirmeyi düşünüyoruz. Ben Disney’in yanındaki bir şehirde çalışıyorum. Altı milyon metrekarelik bir şehir parçası, orada 28 mimarlık ofisiyiz. Ama ana planı New York’tan bir mimarlık grubu yaptı. Sonra da onun katıldığı jürilerle, referanslarla, bu mimari yaklaşıma sahip kaliteli ofisleri seçtiler ve onlara bölüm bölüm şehir parçaları verdiler.

ŞY: Haydarpaşa Projesi için sizin beraber çalışmayı isteyeceğiniz ofisler hangileri olacaktır?

ŞB: Herkesin olduğu gibi, benim de şehircilik ve mimari görüşüme uygun çeşitli mimarlar var. Mesela çoğunlukla cam çalışan mimarlardan seçmek istemem. Bizim yaklaşımımız şehir şehir mimarisine, şehir tarihine en uygun güncel mimari yapmak, Klassis Otel’de, Monaco’da yaptığımız gibi. Her memleketin tarihînden esinlenerek güncel bir mimari yapmak bizim anlayışımız ve bu herkese uymayabilir. Bu konuda çalışan Renzo Piano var, Leon Krier, Starck, Amerika’dan KPF, Robert Stern, SOM, RTKL var. Disney’de ve Paris’te bizle çalışan mimar arkadaşlar var. Mesela böyle bir projede Norman Foster olmaz çünkü onun yaklaşımı daha simgesel, ayrı ayrı duran binalar tasarlamaktır, birşeyin parçası olmazlar. Nasıl Berlin’in merkezinde daha çok şehir mimarisinde çalışan Aldo Rossi, Alvaro Siza gibi mimarları seçtiler, burada da öyle olmalı. Bir senaryo, bir ahenk olması lazım. Bu bir bakış açısıdır, diğer bir bakış açısına göre bu alan bir mimari laboratuvar olsun denebilir. Ama bizce o bir şehircilik atmosferi yaratmaz. Biz diyoruz ki her şehrin bir felsefesi var, bir atmosferi var. Bu her devirde yeniden inşa edilebilir. Brükselde inşa ettiğimiz zaman, tuğla, tuğla çizgileri, renkleri, kornişler önemlidir. Çatılar 30-40 derece olacaktır daha fazla ya da az değil. İstiyoruz ki Avrupa bölgesel mimarilerle gelişsin. Beynelmilel mimari stillerine karşıyız. Bir bina her yerde yapılabilir. Emlak fuarlarına gidince görüyoruz ki öyle binalar var ki nerede olduklarını bilemezsiniz. Bu da tamamen bir seçim. Mesela Fransa’da bazı yeni şehirler, hep yanyana değişik mimarilerle yapıldı ve çok iyi karşılanmadı. Halbuki Disney’in yanında yapılan Fransa’nın küçük şehirlerinden esinlenilmiş şehircilik çok başarılı oldu. Bazı insanlar bunun çok yaratıcı olmadığını söyleyebilir. Doğru ama insanlar bunu çok seviyorlar ve bu çok daha iyi bir şehir yaşamı anlayışı getiriyor. Bunun ticari yanlarını da gördükten sonra, neden insanlara isteidkleri şeyleri vermeyelim de illa ki orada modern mimari müzesi olsun.

ŞY: Architectural Review gibi uluslararası bir mimarlık dergisinin Ağustos sayısında, 7 gökdelenli Haydarpaşa projesi ile ilgili çok sert bir eleştiri yazısı çıktı. Saygın mimarlık merkezleri ve basın organlarından gelen eleştiriler sizi nasıl etkiliyor? Bunlar projeye herhangi bir veri ve parametre olarak etki ediyor mu?

ŞB: Ben düşündüğümü söylemeye alışık bir insanım. Allaha şükür kimseye bağlı çalışmıyorum ve o konforum var. Simgesel kısım ayrıca tartışılabilir ama bizim yaptığımız ana şehircilik, İstanbul’un mimarisinden esinlenmiş çağdaş bir şehircilik yaklaşımıdır. Bu yaklaşım dünyanın %80’nin eleştirisini alan bir yaklaşım. Neden? Çünkü malzeme üretenler, moda mimari yapanlar, tüketim mimarisi yapanlar, bu tip uzun vade kalan mimarlara karşılar. Çünkü biz ekolojik, çevresel yaklaşımda uzun yıllar dayanan stillerden yanayız. Ben her sene ekoloji üzerine 7 tane konferans veriyorum. Ben eski şehir taraftarıyım çünkü onlar çok daha uzun vade dayanıyorlar, çok daha az çöplüğe gidiyorlar. Mesela Hausmann’ın Paris’i belki 500 belki de 1000 yıl çöpe gitmeyecek. Değiştirilmeye ihtiyacı yok. Bugün konut oluyor, yarın Pierre Cardin’in merkezi oluyor, sonra büroya dönüşüyor. Ama bu binalar duruyor, çöpe gitmiyorlar. Fakat moda mimari akımlar 30 senede bir çöpe gidiyorlar. Bir tüketim mimarisi oluşuyor. Belki herkesi çok eğlendiriyor, belki mecmualara konu yaratıyor ama karşıyız. Aynen giyim endüstrisi gibi. Nasıl Starck, giyimde hiç modası geçmeyecek elbiseler çizmeye kalktı, biz de bunun gibi hiç modası geçmeyecek, şehrin bir parçası olacak projeleri müdafa ediyoruz. Zaten Avrupa şehirlerinin %80’i eski. Bunların içerisinde oturuyoruz, GSM de kullanıyoruz, arabamızı da kullanıyoruz. Çağ değişti, teknoloji değişti diye yaşam zevkimizi değiştirmek zorunda değiliz. Venedik’i yıkmamız gerekmiyor, Venedik gibi bir şehir yapalım diyoruz.

ŞY: Murat Güvenç “Yarışma Haydarpaşa’da gerçekten bir çözüm olabilirdi. Davetli yarışma, herkese açık yarışma, sınırlı yarışma, uluslararası yarışma, ulusal yarışma…Ne biçimde olursa olsun yarışma buraya bir açıklık ve şeffaflık getirecekti. Bu proje tek bir mimara verildiği ve eleştiri yapılmadığı için bahsi geçen mimar hata yapacaktır. Bu, mimara göz göre göre hata yaptırmak demektir. Haydarpaşa Projesi, mimara yapılan büyük bir haksızlıktır” diye bir açıklamada bulunmuştu. Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz?

ŞB: Bu yaklaşıma büyük bir eleştirim yok çünkü bu olgun bir yaklaşım. İkincisi başka bir rakip çıkıp da teklif yapabilir çünkü bizim çalıştığımız işveren bağımsız teklif yapan birisi. İhale zaten olacaktır ama ayrıca Dünya Ticaret Merkezi’ndeki gibi bir yarışma yapılsın mı tartışılabilir. Ama dünyadaki projelerin %90’nın da mimari yarışma yapılmıyor. Çeşitli nedenler var, ya yatırımcılara açık oluyor onlar kendi projelerini getiriyorlar, ya belirli bir ekonomik anlaşmaya bağlı oluyor, geliştiren kişi kendi mimarlarını seçiyor. Örneğin Çalık Holding kendi içerisinde yarışma yaptı bunu seçmeden önce. Öyle durumlar oluyor ki yerler bir ekonomik anlaşma üzerine veriliyor. Ondan sonra yeri geliştirecek olan geliştirme şirketi ayrıca kendisi mimari yarışma organize ediyor. Eğer mimari yarışmanın programı yatırımcının programına uymazsa, bu sefer proje yapılamaz, yatırımcı da yapamaz. O nedenle iyi bir proje seçelim derken, yatırımcısını da seçmek zorundasınız. Bu tip projelerin yarışmasında, mimar yatırımcıyla beraber olmalıdır. Yoksa çok çeşitli uygunsuzluklar olur ve başta güzel olan bir proje çok farklı bitebilir. Burada bizim arzumuz şuydu; öyle birşey çizelim ki hem organizasyonu, finansmanı ve zaman içinde işletmesi, hem de ekolojisi ve mimarisi buna uygun olsun. Bir daha değiştirmek zorunda kalmayalım. Eseri olduğu gibi inşa edebilelim. Ben de şu veya bu sebepten dolayı projemin değiştirilmesini istemem. Her projeye yarışma açılsın da denebilir ama bu çok ağır bir yaklaşım olur. Ayrıca yarışmanın sonunda kazanan proje, ekonomik ihtiyaçlara uymayabilir. Ekonomik ihtiyaçları sunduğunuz zaman ise yatırımcısını bilemiyor olabilirsiniz. Bu nedenle hem bir ekonomik denge yarışması olması lazım, şehre en uygun, yapılabilirliğe en uygun hem de buna en uygun mimarı kim seçecek diye başka bir yarışma olmalı. Belediye mi, mimarlar odası mı, devlet mi seçmeli yoksa yatırımcısı mı seçmeli? Bunların hepsi tartışılabilir şeyler ve dünyada hepsinden örnek var. Bunlardan başarılı örneklere bakmak lazım. Bence dünyada şu an en başarılı gelişmelerden birkaç tanesi tamamen özel sektörün geliştirdiği şeyler.Bu artık bir sır değil, özel sektör devlet sektöründen çok daha iyi çalışıyor. Devletin yaptığı projelere bakın, çoğu çok büyük zararlarla kapanmış, kötü bitmiş projeler. Ama devletin yapması gerekenler, simgesel projeler, anıtlar. Avrupa’da artık inşaat faaliyetlerini mümkün olduğunca devletten çekiyorlar. Okulları, hapishaneleri, köprüleri, otoyolları özel sektör yapıyor. Mesela Belçika’da bütün adliye binalarını artık açık indirimle özel sektör yapıyor çünkü çok daha verimli çalışıyorlar. Kusura bakmayın ama biz Türkiye’de bu konuda çok geri kalmışız, hala eski kafalı düşünüyoruz. Kimsenin önünde, pratik olarak, istatistiki olarak, Avrupa’da en iyi örnekleri nedir diye bir analiz yok. Mesela ben Disney’in nasıl çalıştığını ezbere biliyorum. Çok büyük bir başarı, yatırımcılar kuyruğa giriyorlar ve öyle satılıyor arsalar. İstediğiniz mimarı da getiremiyorsunuz, o kaliteyi şart koşuyorlar, öyle bir anlayışınızın olması gerekiyor.

ŞY: Bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz.

Etiketler

1 Yorum

  • volkan-altinisik says:

    İlk yazının mimari ortamla paylaşılmış olması, olumlu bir adım olarak görülmelidir diye düşünüyorum. Mimarlık ortamının parçası olan her birey, mimarlığın gelişiminden sorumludur.

    Kurumlar/Konseyler, kendi içlerine kapalı birimler olarak düşünülmemeli, işleyişinde/gelişiminde gözlenen aksaklıklar varsa, bunların dile getirilmesinden daha doğal bir şey olamaz. Eğer konu/sorun, mimari ortamda bir yayın portalında ifade edilmişse, bu rahatsızlık yaratmamalı. Mimarlık fakültelerinin dekanlarını içeren bir konsey, neden kendi içine kapalı olsun?.

    Bu yazıda, birkaç defa kullanılması nedeniyle dikkat çekici olan “eleştiri/suçlama” ifadesi. Eleştirinin bir tür suçlama gibi algılanması, özellikle akademik/akademisyenleri ilgilendiren bir bağlam söz konusuysa çok sorunlu/hatta belki de tehlikeli. İlk yazının son paragrafında, ilgili isimler zaten niyetlerini,“bu soruların soruluyor olmasının, aksaklıkları düzeltmek amacını taşıdığını” ifade etmişler. Burada, “bir suçlama” değil, konseyin gelişimi için yapıcı bir tavır görülmesi, bundan sonraki evreler için daha sağlıklı olacaktır.

    Kurumlara/konseylere eleştiri getirilmesi, onların kimliğine zarar vermek ya da itibarını zedelemek olarak algılanmamalı ayrıca. Gelişimin tetikleyicisi, eleştirinin kendisidir. Bugün dünya üniversiteleri, öğrencilerini yetiştirirken, onları, soru sormaya, mevcut durumları kimi zaman olduğu gibi kabul etmek yerine, eleştirmeye teşvik ederken, ülkedeki üniversitelerin eğitim sisteminin –az sayıda olumlu çabalar varsa da genel anlamda- çökmesi durumu açıklamıyor mu?. Eleştirmeme yönünde yetiştirilen öğrenciler ve bilim insanları, baskılar, bürokratik sistemin parçası olmuş akademisyenler… kendi içine kapalı olan, soru sormayı eleştiri, eleştiriyi suçlama olarak kabul eden bir sistemin ilerlemesini/gelişmesini nasıl bekleyebiliriz?

Bir cevap yazın