Mimarlık Tarihi Söyleşileri: Nurçin İleri

Modern anlamda gece nasıl evrildi? Beraberinde nasıl bir mekânsal ve sosyal dönüşümü getirdi? Geç Osmanlı ve erken Cumhuriyet dönemlerinde hızla değişen İstanbul’un havagazı ve elektrik teknolojileriyle modern aydınlatmasının hikâyesini, fiziksel, sosyal ve duyusal olarak dönüşen gecenin mekanlarını ve aktörlerini Nurçin İleri ile konuştuk.

Binghamton Üniversitesi Tarih Bölümü’nde tamamladığın tezinde son dönem Osmanlı İstanbul’unda fiziksel, sosyal ve duyusal olarak değişen geceye, buna bağlı olan mekânlara ve iktidar, kent sakinleri ve marjinal gruplar gibi aktörlere odaklandın. Seni bu konuyu çalışmaya yönlendiren ne oldu?

Boğaziçi Üniversitesi Atatürk Enstitüsü’nde 2004-2008 yılları arasında çok farklı konularda yüksek lisans ve doktora dersleri alma fırsatı buldum. Edebiyat çıkışlı birisi olarak da bu dersler benim için yeni bir dünyanın keşfiydi. Gece çalışmaları üzerine olan literatür günümüzdeki kadar gelişmiş değildi. O dönemde Nadir Özbek’in tavsiyesiyle Joachim Schlör’ın Nights in the Big City1 kitabını okuyup etkilenmiştim. Schlör kitabında Londra, Paris ve Berlin kentlerindeki altyapı ve güvenlik politikalarının dönüşümünü temel alarak farklı toplumsal gruplar tarafından gecenin nasıl deneyimlendiğine ve algılandığına odaklanıyor. Bunu da devletin veya şehir yönetimlerinin gözetim pratiklerini ayrıca eğlence ve iş-emek pratiklerini ele alarak yapıyor. On dokuzuncu yüzyılda, özellikle yüzyıl dönümü İstanbul’unda küresel kapitalizmin izlerini çok net bir şekilde görebiliyoruz. İdari, hukuki ve altyapısal çalışmaların yoğunlaştığı, kentin doğal ve yapılı çevresinin de hızla dönüştüğü bir dönem. Dolayısıyla tüm bu dönüşümlerin izlerini taşıyan gecenin İstanbul’da nasıl deneyimlendiği ve algılandığı benim için merak konusu oldu. Çıkış noktam buydu.

Aynı zamanda o dönemde Atatürk Enstitüsü’nde aldığım dersler çerçevesinde tarih yazımına dair çeşitli tartışmalar yapıyorduk ve burada en önemli sorular, “Tarihin öznesi kimdir? Kimlerin, neyin tarihini yazmalıyız? Nasıl yazabiliriz?” sorularıydı. Birçok arkadaşımız da tarihsel kaynakların kıyısında köşesinde kalmış, sıradan olarak adlandırabileceğimiz insanlara gözünü kulağını çevirmiş durumdaydı. Ben de yüzyıl dönümünde kent, güvenlik, teknoloji ve gündelik hayatın kesişiminde geceye, gecenin toplumsal ve mekânsal organizasyonuna odaklanmak istedim. Çünkü gece, aynı zamanda dönüşen ve dönüştüren zamansal ve mekânsal bir aktör olarak da tarihin çok farklı kesimlerini yani yönetici elitleri, kent sakinlerini, güvenlik görevlilerini ve tehlikeli sınıflar olarak da görülen “marjinal” grupları inceleme imkânı veriyordu. Bu farklı toplumsal gruplar arasındaki uzlaşma ve çatışmaları görmemizi sağlıyordu.

Gecenin fiziksel değişiminde çok büyük bir organizasyonun var olduğu aşikâr. Öncelikle konuyu teknoloji bağlamında ele alalım. İlk olarak havagazı ve sonrasında da elektrikle aydınlatma sistemleri İstanbul’da nasıl kuruldu? Gecenin fiziksel dönüşümünün arkasında, modern aydınlatmanın getirdiği nasıl bir organizasyon yatıyordu? Yapısal olarak gazhanelerle santrallerin kuruluşu ve işletilmesiyle aydınlatma bağlamında karar alıcılar ve görevliler gibi aktörlerin ve altyapı çalışmalarının yer aldığı bu operasyon nasıl yürütülüyordu?

İstanbul’da ilk havagazı fabrikası Dolmabahçe Gazhanesi. Sarayın aydınlatma ve ısı ihtiyacını karşılamak amacıyla kuruluyor. 1856’da da gazhanede yapılan üretim fazlası havagazı Beyoğlu’nda Cadde-i Kebir yani bugünkü İstiklal Caddesi’nde kullanılıyor ama çok geçmeden Dolmabahçe civarında Beşiktaş, Galata, Yüksek Kaldırım, Karaköy, Tophane ve Harbiye’de bazı sokaklar da aydınlatılmaya başlanıyor. 1865’te Kuzguncuk Gazhanesi yine sarayın aydınlatılması için inşa edilmiş ve benzer bir şekilde orada da üretim fazlası havagazı, Fıstıklı, Burhaniye ve Abdullahağa gibi Beylerbeyi’nin civar mahallelerinde kullanılıyor. Burada önemli olan yüzyılın sonlarına doğru inşa edilen ve işletilen Yedikule ve Hasanpaşa gazhaneleri çünkü bunlar toplumsal hayatı canlandırmayı hedefleyen gazhaneler. Yani bir sarayın veya daha sınırlı bir kesimin aydınlatılması değil de toplumsal fayda gözetilerek açılmış gazhaneler.

Dolmabahçe Gazhanesi önce Hazine-i Hassa, sonra sırasıyla Tophane-i Amire ve belediye tarafından yönetiliyor. Bir müddet sonra ise özel girişimcilere devrediliyor. Diğer gazhanelerde de yine belediye ve yabancı şirketlerin aktif olduğunu görebiliyoruz. Gazhanelerin ardında büyük yapısal ve finansal şirketlerin olduğunu söylemek mümkün. Bu konuyla ilgili ayrıntılı bilgi almak isteyenler Mehmet Mazak’ın çalışmalarına bakabilir. Burada önemli olan aslında belediye ve gazhaneyi işleten şirketler arasındaki yapılan anlaşmalar. Mesela şehirde havagazı fenerlerinin nereye konulacağına, ne kadar aralıklarla bu fenerlerin dikileceğine, ücretli ücretsiz lamba sayılarına kadar birçok hususa, bu anlaşmalarla karar veriliyor. Örneğin altyapıda herhangi bir aksilik yaşandığı takdirde, bu aksaklığın giderilmesinden gaz şirketlerinde çalışan mühendisler sorumlu. Bir de havagazı fenerini yakacak olan fenerciler var. Bu kişiler de belirli saatlerde bu fenerleri yakıp söndürüyorlar.

Aslında daha önceki yüzyıllarda da sokak aydınlatmasının önemli olduğunu görüyoruz. Özelikle muşamba fenerler ve gazyağı lambaları gündelik hayatın bir parçası. Fakat sokakların düzenli bir şekilde aydınlatılmasının, Tanzimat sonrası kent düzenlemelerinin ve hizmetlerinin hız kazanmasıyla başladığını söyleyebiliriz. 1847’deki düzenleme ile sokakların aydınlatılması bir gereklilik, medeniyetin bir göstergesi olarak yorumlanıyor. Sonra 1860’larda çeşitli düzenlemeler yapılıyor ve kişilerin kendi dükkânlarının veya evlerinin önlerini belirli aralıklarla aydınlatması talep ediliyor. Burada da aydınlatma için kişilerin kendi ekonomik durumlarına göre yani varlıklı birisi ise balmumu, ekonomik durumu el vermiyorsa hayvan yağı kullanabileceğinin tavsiye edildiğini ve her şeyin denetim altında tutulduğunu görüyoruz. Sokakların, evlerin ve dükkânların önünün aydınlatılması dışında bir de insanların gece dışarı çıktığı zaman kendilerini görünür kılmaları için taşıması gereken fenerler var. Bu daha da gerilere giden bir gelenek, ancak on dokuzuncu yüzyılda geceleri fenersiz gezenlere dair yaptırımlar daha da ciddi bir boyut kazanıyor.

Şunu da vurgulamak gerekir. Mesela havagazı teknolojisi gazyağı lambasının yerini tamamen almadı. Aynı şekilde elektrik, havagazı lambasının yerine geçmedi. Bu aydınlatma biçimleri bir arada var oldular. Ama havagazı ve elektrik meselesinde önemli olan şeylerden bir tanesi, kendilerinden önceki aydınlatma biçimlerinden farklı olarak sınai bir üretimin ürünü olmaları. Bu aydınlatma teknolojilerinin daha merkezi karmaşık bir sistemin parçası olması. Altyapı çalışması gerektiren daha sistematik bir aydınlatma çabasından bahsediyoruz. Öncesinde daha bireylere ve cemaate bağlı sorumluluk gerektiren aydınlatma çabaları söz konusuydu.

Elektrik meselesi ise biraz daha karmaşık çünkü 1870’lerden itibaren İstanbul’un hem aydınlatılması hem tramvayların elektriklendirilmesi için yerel ve yabancı girişimcilerden imtiyaz başvuruları oluyor. Fakat finansal, altyapısal ve politik nedenlerden ötürü 1910’lara kadar imtiyaz verilmiyor. Bunun nedeni de halihazırda aktif bulunan gazhanelere uzun süreli imtiyazlar verilmiş olması. Elektrik şirketlerinin almak istedikleri imtiyaz kriterleriyle gazhanelere verilmiş olanlar çakışıyor. Dolayısıyla gazhaneleri yöneten şirketler, elektrik şirketlerini kendi iş ve hizmet alanlarına bir tehdit olarak algılıyorlar. Onun dışında elektrik tüm dünya için yeni bir şey. Elektriğin dezavantajları veya avantajları nedir gibi çok fazla anlaşılamamış nokta var. Yine İstanbul’da yabancı şirketlerin altyapı hizmetlerinde çok aktif bir şekilde yer alması hatta tekel oluşturmaya çalışmasına dair Sultan II. Abdülhamid’in kaygıları mevcut. Ayrıca İstanbul’un bir kent olarak topografyası, yüksek tepelik olması, ahşap evlerin ve dar sokakların yangın tehlikesi barındırması da bir tereddüt unsuru oluyor. Havagazı için de hiç şüphesiz yangın tehlikesi var, ancak elektriğin nitelikleri henüz tam olarak anlaşılmadığından, daha kontrol edilemez bir şey olduğu algısı oluşuyor sanırım. Bir de dönemin aydın ve entelektüellerin yazdıkları, Abdülhamid’in kişisel iktidarını tehdit eden bir unsur olarak elektriğe karşı çıktığı yönünde. Elektrik üretimi ve kullanımına dair şüpheci tavırda bu saydıklarım hep bir arada etkili diye düşünüyorum.

Yine de on dokuzuncu yüzyıl sonlarında evini veya dükkânını elektrikle aydınlatmak isteyen, fabrikasında elektrik kullanmak isteyen kişilerin olduğunu görüyoruz. Bu talepler hiç de az değil. Bu taleplere 1908’den sonra yönetimdeki hâkimiyeti artan İttihat ve Terakki çok kayıtsız kalamıyor. 1910’da ihale açıldığı zaman İstanbul’un elektriklendirilmesi için, özellikle Rumeli (Avrupa) kısmının aydınlatılması için sekiz yabancı şirket başvuruyor ve bunlardan da Avusturya menşeili Ganz Elektrik Şirketi’ne imtiyaz veriliyor ve Silahtarağa inşaatı başlıyor.

Ganz Elektrik Şirketi ve Osmanlı Anonim Elektrik Şirketi tarafından hazırlanan ve sokak lambaları planını gösteren harita, T.C. Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri B, 1911.

Silahtarağa’dan önce elektrik santrali yok muydu? Var. Tersane-i Amire 1888’de kurulmuş. Yine Haydarpaşa Elektrik Santrali 1904’te kuruluyor ama bunlar Silahtarağa gibi kent ölçekli, kamu hizmeti sunmak amacıyla kurulan santraller değil. Tersane-i Amire askeri ihtiyaçları karşılamak amacıyla kurulmuş bir santral. Haydarpaşa ise Haydarpaşa limanındaki ulaşım ve nakliye hizmetlerinde kullanılıyor. Dolayısıyla, Silahtarağa’nın İstanbul tarihindeki yeri önemli. Santral inşaatı 1913’te tamamlanıyor. Silahtarağa’da üretilen elektrik enerji ise 1914 yılının ilk aylarında tramvaylara ve özel kullanıcılara verilmeye başlanıyor.

Silahtarağa Elektrik Santrali, Hüseyin Irmak Özel Koleksiyonu

1914’te Birinci Dünya Savaşı’nın başlaması ve beraberinde getirdiği savaş koşulları nedeniyle elektrik üretiminde sıkıntılar yaşanıyor. Savaş süreci, global ölçekte elektrik piyasasına hâkim Almanya, Fransa, Belçika menşeili, ortaklıklar da içeren şirketler arasındaki dengeyi bozuyor. Bundan ister istemez Osmanlı Devleti de etkileniyor. Silahtarağa’da üretilen elektrik enerjisi kamusal bir hizmet olarak Birinci Dünya Savaşı ve Mütareke dönemlerinde kullanılıyor, hatta bu süreçte kömür kıtlığı, teknik teçhizatın ithal edilememesi gibi tüm sıkıntılara rağmen hem şebeke uzunluğu hem de özel kullanıcı sayısı artıyor. Ancak özellikle 1920’lerin ikinci yarısından itibaren hem İstanbul’da elektrik şebekesi biraz daha genişlemeye başlıyor hem de diğer Anadolu kentlerinde belediyelerin ve yabancı şirketlerin himayesinde elektrik santralleri kuruluyor.

Hasan Halet (Işıkpınar) tarafından hazırlanan İstanbul elektrik şebekesi planı, 1932

Biraz bahsettin ancak yeni bir teknoloji toplumların hayatlarına girdiğinde bir direnç görülüyor, günümüz için de geçerli bir durum bu. Kamuoyunda nasıl bir tartışmaya sebep olmuştu elektrik kullanımı? Başka kentlerle karşılaştırma yapan var mıydı? İstanbul’da elektriğin kullanılmasını ya da elektrik kullanımının tehlikeli olabileceğini savunan görüşlerden bahsettin. Bunu biraz açmanı rica edeceğim.

On dokuzuncu yüzyıl sonunda ve yirminci yüzyıl başında tüm dünyada elektrik, modern hayatın katalizörü olarak görülüyordu, hatta bu süreç “elektrik asrı” olarak da adlandırılmıştı. Osmanlı ve sonrasında Türkiye için de benzer bir durum söz konusu. Siyasi ve idari elit, kentte ticari, ekonomik ve kültürel hayatının canlandırılması ve toplumsal denetim ve güvenliğin arttırılması için elektrik teknolojisinden faydalanılması gerektiği iddiasındaydı. Yani modern hayatın idame ettirilmesi için elektrik olmazsa olmaz olarak görülüyordu. Buna benzer tartışmaları havagazının kullanımını teşvik amaçlı söylemlerde de görüyoruz. Özellikle 1850’lerde, havagazının yeni kullanılmaya başlanıldığı dönemlerde Osmanlıca ya da yabancı dilde çıkan dergilerde İstanbul, özellikle Paris ve Londra gibi Avrupa kentleriyle karşılaştırılıyor. Hatta Sultan Abdülhamid havagazı ve elektrik arasındaki farkı anlamak için bir araştırma yapılmasını emrediyor. Hangisinin daha kârlı olduğuna bakmak için Berlin, Paris ve Londra’daki havagazı ve elektrik fiyatlarını öğrenmek istiyor. Dönemin gazetelerinde çıkan yazılarda Avrupa kentlerine kıyasla İstanbul’un karanlıkta kalması büyük bir sorun olarak gündemde. İbrahim Şinasi, Namık Kemal ve Basiretçi Ali Efendi gibi dönemin gazeteci ve yazarları İstanbul’un karanlık sokaklarına, yolunda gitmeyen belediye faaliyetlerine dair sürekli eleştirel yazılar kaleme alıyorlar. Büyük bir ihtimalle entelektüel dünyada dönen bu tartışmalar yönetici eliti de çeşitli önlemler almaya sevk ediyor. Bir de ticari elitlerin talepleri var tabii. Işığa kavuşmuş bir İstanbul’un veya bir kentin ticari ve kültürel olarak daha cezbedici olduğunu düşünüyorlar.

Şunu da belirtmek gerekir. Genel olarak teknolojik bir yenilikten bahsettiğimizde aklımıza siyasi güç ve finansal kapital sahibi hükümet ticari elit veya yatırımcı şirketler geliyor. Elbette bir kent için finansal kapitale ve teknik uzmanlığa sahip olan tarihsel aktörler çok önemli. Bu sebeple imtiyaz alma yarışları çok sancılı geçiyor. Fakat farklı sınıfsal tabakadan kent sakinlerinin de kendi mahallelerinin, yaşam alanlarını dönüştürmek için aydınlatma talep ettikleri dilekçelere çokça rastlıyoruz. Özellikle Belediye, Zaptiye veya Dahiliye Nezaretlerine yazılan dilekçeler söz konusu bu dönemde. Ayrıca Sultan Abdülhamid döneminde elektrikli aletlerin Osmanlı’ya girişi sınırlı olduğundan, Emine Öztaner’in çalışmalarında belirttiği gibi, elektrik bir arzu nesnesine dönüşmüş durumda. Konsolosluklar, yabancı okullar ve hastaneler, birkaç eğlence mekânı ve birtakım varlıklı aileler gibi toplumun çok sınırlı bir kesimi elektrik kullanabiliyor. Ancak toplumun geniş kesimi için ulaşılmaya çalışılan ancak ulaşılamayan bir şey elektrik.

Cumhuriyet’in kuruluş yıldönümlerinde kamusal alanların elektrikle aydınlatılmasına dair çok çeşitli albümler vardır. O açıdan kentte de elektriğin bir propaganda aracı olarak kullanıldığını söylemek mümkün herhalde.

Farklı tarzda aydınlatma biçimleri Osmanlı döneminde birçok kez şenliklerde, festivallerde, kutlamalarda propaganda amacıyla kullanılmış. Ancak Cumhuriyet rejimini elektriği endüstriyel, kamusal ve domestik alanlarda çok yoğun bir şekilde yeni ulus-devletin milliyetçi ideolojisini yaymak amacıyla kullanıyor.

Birçok iktidar kendinden önceki dönemi “karanlık” olduğu gerekçesiyle eleştirir. Bu bahsettiğin albümlerle de tırnak içerisinde Cumhuriyet ışığının -Osmanlı’nın karanlık mirasının reddiyle- yeni ulus devlet üzerinde yükseldiği mesajı verilmek isteniyor.

Daha önceki dönemlerden farklı olarak Cumhuriyet döneminde aydınlatmaya veya genel olarak elektrik kullanımına dair bilgilendirmelerin çok daha bilimsel bir terminolojiyle yapıldığını görüyoruz. Binaların, ev içi mekânın, mağazaların, fabrikaların vitrinlerin nasıl ışıklandırılması gerektiğine dair bilimsel içerikli açıklamalar, sadece teknik basın da değil gündelik dergilerde, gazetelerde hatta reklamlarda yer alıyor. Bu bilimsel dil, medeniyetin gerekliliklerini hayatının her alanında sahiplenen ne zaman harcayıp ne zaman tasarruf edeceğini bilen, yeni ulus-devletin modern vatandaşlarına sesleniyor.

Ancak teknolojinin kullanılması için harcanan çabada niyet edilen ve pratikte yaşanan arasında bazen büyük farklılar olabiliyor. Yönetici elit ister Osmanlı ister Cumhuriyet eliti olsun, kendi başarısını bu altyapı çalışmalarının başarılarıyla özdeşleştirdiği için altyapı sistemlerinde yaşanılan aksaklıklar devletin gücünü ters yüz eden bir unsura dönüşebiliyor. Havagazı ve elektriğin adaletsiz dağıtımı, eşitsiz kullanımı, pahası ve işlemeyen mekanizmalara dair çok fazla eleştiriye edebiyatta, anılarda, mizahi anlatılarda, gazete sütunlarında rastlamak mümkün.

Hacivad: O ne karagözüm, fenerci mi yazıldın?
Karagöz: Ne yaparsın Hacivad, gaz şirketi gaz vermez, belediye sokaklara bakmaz, gece karanlıkda herkes daha ölmeden mezara girer gibi çukurlara batıyor, bari fenerlere bir idare kandili koyayım dedim!…
Karagöz, 1035, 23 Kanunusani 1324 (5 Şubat 1909)

Bir de aydınlatma teknolojisi herkesin hoş karşıladığı bir şey değil. İstanbul’a gelen bir seyyahın notlarında rastlamıştım. Kimi din temsilcilerine göre karanlık, Tanrı’nın yarattığı doğal bir düzen olarak görülüyor ve bu karanlığı aydınlatarak siz o Tanrı’nın yarattığı düzene müdahale ediyorsunuz. Dini temsilciler, –sadece Müslümanlardan bahsetmiyorum- gecelerin aydınlatılmasını ilahi düzeni ve kamusal ahlakı bozacak bir gelişme olarak değerlendiriyorlar.

Özellikle erken yirminci yüzyıl için Ahmet Haşim’in yazdıklarına da bakılabilir. Ahmet Haşim gaz ve elektrikle tenvirin sadece şehrin mimarisini değil, bireylerin bedenini ve ruhunu da değiştirdiğini iddia eder. “Gaz lambalarının saf, ürkek, güzel insanları, elektrik ışığı altında beceriksiz ve fena insanlara dönüşmüşlerdir” der ve “bu yapay aydınlığın insanlığın aklından korkuyu alıp götürdüğünü ve insanların günahkâr yanlarını açığa çıkardığını” iddia eder. Haşim’e benzer bir biçimde aydınlatmanın beraberinde getirdiği imkanları ahlaki bir düzensizlik yarattığı için eleştiren başka yazarlar da olmuş.

Siyasi elit de böyle düşündüğü için gece hayatını sürekli kontrol altında tutmaya çabalamış. Meyhane, hamam, tiyatro gibi kamusal yerlerin belirli saatlerde kapatılması, fuhuşun belirli sokaklarda bulunan evlerle sınırlandırılması, kadınların kamusal alandaki görünürlüklerinin kısıtlanması devletin legal ve illegal olan arasındaki sınırları keskinleştirme amacını yansıtır. Dolayısıyla bu denetim pratiklerinden biri olan sokak ve kent aydınlatması hayatını gecenin karanlığından istifade ederek kazananlar için pek de hoş görülen bir gelişme değil.

Bazı olumlu-olumsuz yanlarından bahsettik ancak edebi ürünlerde örneğin Cadde-i Kebir’e çıkılır. Oranın ışıl ışıl olması adeta büyüler kişiyi, özelikle farklı semtlerden geliyorsa. Bunun gibi sıradan insanlar, entelektüeller veya yönetici elit tarafından böyle bir olumlama, güzelleme söz konusu mu? Kentteki sosyal ve kültürel hayata dair aydınlatma teknolojisinin getirdiği göz alıcılığa dair anlatılar var mı?

Çok fazla var. On dokuzuncu yüzyılın sonları ve yirminci yüzyılın başlarında üretilmiş edebi eserlerde, anılarda veya seyyah anlatıların çoğunda bu tarz sahnelere rastlıyorsunuz. Bir yanda ellerinde muşamba fenerleriyle yürüyen insanlar, bir yanda sokak fenerleriyle ışıklandırılmış Cadde-i Kebir, bir yanda da arka sokağa sapıldığında kapkaranlık bir sokak… Örneğin 1908 yılında, Kaymakam Hurşid Bey, uzun yılların ardında Ramazan ayını geçirmek için İstanbul’a geliyor. İstanbul’da bulunduğu sürece Beşiktaş’ta kalır. Bir gün Ramazan eğlencelerini izlemek için Direklerarası’na gider. Buraya geldiğinde adeta büyülenir, sokaklar envai çeşit lambayla ışıl ışıl, vaktin nasıl geçtiğini bile anlamaz, eve dönme vakti geldiğinde üzülür. Döndüğünde ise hayrete düşer. Beşiktaş’ın sokakları zifiri karanlıktır. Halbuki sokaklarda havagazı lambaları var ama yanmıyor, madem belediye çalışmayacaksa ne diye para ödüyor bunca fenerciye diye şikâyetini bir dergide yayınlar, biz de böylelikle haberdar oluyoruz bu olaydan.

Benim çok sevdiğim başka güzel bir örnek ise bir zamanlar Fener’de yaşamış olan Haris Spataris’in anılarında geçiyor. Spataris’in aktardığına göre Birinci Dünya Savaşı döneminde Fener’de sakin Panayotakis evine kendi imkanlarıyla bir elektrik tesisatı döşüyor. Özellikle balkonuna koyacağı yüz mumluk lambayla mahallelileri etkilemek istiyor. Balkonda yanan bu parlak ışık, mahallelinin dikkatini çekiyor, herkes önce şaşkınlık içinde bu ışığı izliyor. Bir süre sonra mahalleden biri çamaşır tekkesini çıkarıp çamaşır yıkamaya başlıyor, bir diğeri balkon ışığının altına sandalye çekip gazetesini okumaya başlıyor, bir başkası kızının odasına ışık vurduğu için kızının uyuyamadığından şikâyet ediyor, vs. Tüm mahalleli Panayotakis’in balkonunda yanan bu ışığı konuşuyor.

Cülus-ı hümayun töreninde “Malumat” matbaasının ışıklandırması, Malumat, sayı 351, 31 Ağustos 1898

Daha önce de bahsettik, ışığın sağladığı temaşa siyasi güç ve ticari zenginliğin bir temsili olarak çokça kullanılmış. Yapay aydınlatma teknolojisi çeşitlendikçe de yeni tarz ışıklandırmalar bu kutlamalarda yerini almış. On dokuzuncu yüzyıldan yirminci yüzyıla geçişte güzel ışık manzaralarını seyre dalanları resmeden illüstrasyonlara rastlamak mümkün. Ben biraz ışığın yarattığı bu görsel gücün gündelik hayatımızı nasıl dönüştürdüğü üzerine kafa yoruyorum yeni çalışmamda.

Şimdi biraz da marjinal gruplara bakalım. Polis teşkilatının modernizasyonuyla aydınlatma teknolojisinin kesiştiğini söylemek mümkün herhalde… Gecenin “düzeni bozma zamanı” olduğu kabulünden yola çıkarsak, havagazı ya da elektrikle aydınlatma geceyle özdeşleşmiş olan suçla mücadelede bir araç olarak nasıl kullanılıyordu? Bu teknolojilerin kente adaptasyonundan ve modern bir polis kuvvetinin vücut bulmasından önce suçla başa çıkan otoriteler kimlerdi? Geceyi kim kontrol ediyordu? Suç ve iktidarın aktörleri arasındaki dinamikler nasıl değişti?

İstanbul’u ziyaret eden seyyahların anlatıları- her ne kadar birçok önyargı ve oryantalist bir perspektifi barındırsa da- kent hayatını birçok yönüyle resmediyor. Örneğin 1895 yılında İstanbul’u ziyaret eden yazar Francis Marion Crawford İstanbul’un kriminal fizyonomi çalışmak isteyenler için çok uygun bir yer olduğunu belirtmiş. Özellikle, Pera, aristokratların, başarılı bankerlerin kendilerine muhteşem evler inşa ettiği gösterişli bir yerleşim yeriyken, Pera’nın hemen alt tarafında kalan Galata ise ayak takımının iç içe geçtiği karmakarışık bir yerdir diye anlatır. Kasımpaşa ve Tophane’deki kadar kanunsuz işlerin döndüğü dünyada başka bir yer daha yoktur der. Ancak tehlikenin nereden geleceği belli olmaz, her an karşınıza çıkabilir. Bu sokaklarda çok uygar gibi görünen biri sizin aklınızı rahatlıkla çelebilir; kendinizi kokuşmuş bir içki mağazasında veya izbe bir barın arka odasındaki kumar masasında dolandırılmış halde bulabilirsiniz. Kazandıysanız da, barın kapısından adımınızı attığınız an hırsızlar başınıza üşüşür, canınızı kurtarırsanız şansınız yaver gitti demektir der. On dokuzuncu yüzyıl sonu seyahat yazılarına baktığımızda buna benzer anlatılara çokça rastlayabilirsiniz. İstanbul hayatı bir yandan insanı, ticari ve eğlence hayatı ile büyülerken bir yandan da farklı toplumsal kesimler için kaygı ve korku yaratan tekinsiz bir kent mekânı olarak karşımızda durur bu anlatılarda.

Pera Belediye Bahçesi girişi, konser sonrası, Francis Marion Crawford, Constantinople, Edwin L. Weeks tarafından resmedilmiştir. New York: C. Scribner’s sons, 1895, s. 69.

Pera Belediye Bahçesi girişi, konser sonrası, Francis Marion Crawford, Constantinople, Edwin L. Weeks tarafından resmedilmiştir. New York: C. Scribner’s sons, 1895, s. 69.

On dokuzuncu yüzyılın özellikle ikinci yarısında İstanbul nüfusu hızla artıyor. Örneğin 1844’te 350 binlerde iken, 1880’lerde 870 bin civarında. Bunun yanı sıra Kırım Savaşı sonrası Osmanlı Devleti’nin dünya ekonomisine daha da bağımlı hale gelmesiyle özellikle Avrupa tüketim alışkanlıklarının İstanbul’da kent kültürüne yeni bir ivme kazandırdığını söylemek mümkün. Bir de elbette altyapı çalışmaları da kentin fiziksel çehresini hızla dönüştürmekte. Tüm bu hızlı dönüşümler ister istemez toplumsal bir güvenlik kaygısını da beraberinde getiriyor.

Geceleri güvenliğin ve düzeninin tesisi meselesi elbette daha önceki yüzyıllarda da önemli. Osmanlı başkentinde asesbaşılar özellikle on dokuzuncu yüzyılın ilk yarısına kadar aktif. Gece güvenliğin ve düzenin temininden sorumlu bir diğer grup ise gece bekçileri. Asesbaşı’dan farklı olarak bekçiler belirli mahallelerinin güvenliğinden sorumlular. Daha çok mahallenin inisiyatifi ile belirlenen bekçiler, on dokuzuncu yüzyıl sonlarına doğru daha resmi bir statü kazanıyorlar, 1914’te ise Polis Nezareti’nin bir parçası oluyorlar. Ancak bekçiler, suçu engelleme potansiyeli taşısalar bile hiçbir zaman suçla mücadele edecek bir grup olarak düşünülmüyorlar. Dolayısıyla çok daha donanımlı bir güvenlik teşkilatına duyulan ihtiyaç hep gündemde. Bu konuyla ilgili Noémi Lévy’nin çalışmalarına bakılabilir.

Ancak on dokuzuncu yüzyılda özellikle 1880’lerde rastladığım bir dizi evrak, polis kuvvetlerinin de yetersiz olduğunu gösteriyor. Polis teşkilatında çalışanların bazıları düzenli maaş alamadıkları için görevlerini tam anlamıyla yerine getirmiyorlar. Hatta Zabtiye Nezareti kayıtlarına bakıldığında bazı polislerin görevlerini kötüye kullandığı bile görülebilir. Umumhane, mumhane, barlardan rüşvet alanlar, yakaladıkları hırsızları karakollara teslim etmeyenler, sokaktaki kadınları taciz edenler vs. Örnekleri çoğaltmak mümkün. Yani devletin temsilcisi, suçu önlemekle sorumlu olan polislerin suçun aktif faali olduğu örnekler çok fazla. Bu, 1900’lerden itibaren teşkilatın ıslahı çalışmalarıyla değişmeye başlayacak.

-Eyvallah… Kısa günün karı az olur, Dalkavuk, 9 Eylül 1324, 22 Eylül 1908

-Bana baksana… Hani fenerin?, Dalkavuk, 9 Eylül 1324, 22 Eylül 1908

Böyle bir bağlamda sokak fenerleri, havagazı ve elektrik fenerleri, güvenlik güçlerinin eksik kaldığı, yetmediği yerlere konulmaya çalışılıyor. Özellikle ticari alışverişin gerçekleştiği liman, rıhtım gibi yerlere havagazı ve elektrik fenerlerinin dikilmesi gerektiğine dair belgeler mevcut. Yani Osmanlı hükümeti nezdinde bir sokak fenerinin yarattığı aydınlık suçu engelleme veya suçu görünür kılma işlevleriyle bir güvenlik görevlisiyle eş değer tutuluyor diyebiliriz. Yanlış hatırlamıyorsam 1912 yılında, bir mecmuada ” Hükümetin Hizmet ve Ehemmiyeti,” adlı bir yazıda, sokak lambalarının ve aydınlatmanın da, kolluk kuvvetleri gibi devletin gücünü temsil eden unsurlar olarak ele alınması gerektiği açıkça belirtilmişti.

Ancak burada bir parantez açmakta da fayda var. Aydınlık sokaklar her ne kadar kent sakinleri için bir düzen ve güvenlik hissi yaratmış olsa da sokakların aydınlatılması ve suça etkisi arasındaki ilişkiyi tespit etmek güç. Bazı suçların “karanlıktan istifade edilerek” cinayet, hırsızlık gibi geceleri işlendiğini, belgelerdeki zaman ifadelerinden anlayabiliyoruz: “gece alafranga üç raddelerinde” akşam alaturka beş raddelerinde” gibi. Yine de ayrıntılı bir analiz için çok daha fazla düzenli sayısal veriye sahip olmak gerekiyor.

Peki kent sakinlerinden buna dair talepler geliyor muydu? Bizim sokağımız çok karanlık, suç oranı çok yüksek bir an önce buraya bir lamba dikin gibi talepler söz konusu mu?

Tabii. 1890’lı yılların başı yanlış hatırlamıyorsam. Üsküdar’da birisi evine giderken bıçaklanıyor. Hemen ardından, mahallemiz sokak fenerleriyle aydınlatılmış olsaydı, bu kişi gelip beni bıçaklayamazdı diye şikâyette bulunuyor. Yine Arnavutköy sakinleri mahallelerinin havagazı fenerleriyle aydınlatılmasını istiyorlar. Eğer bunu belediye yapamayacaksa, kendimiz yapacağız diyorlar. Yani madem belediye vaat ettiği şeyi yapamıyor, kendi başımızın çaresine bakarız demek istiyorlar. Bu da belediyenin hizmetinin yetersiz kaldığının açık bir ifadesi. Anadolu yakasında örneğin, daha elit bir kesimin yaşadığı Fenerbahçe’nin bazı mahallelerinin havagazının kullanıldığı sokak fenerleri ile donatılırken, Göztepe’de çok aktif olarak kullanılan bir caddenin karanlıkta bırakıldığını ve burada suç olayların arttığına dair şikâyet dilekçesine de denk gelmiştim.

Cumhuriyet döneminde çıkan gazetelerin halk sütunu köşelerinde bu tarz şikâyetlere rastlamak mümkün. Yine edebi eserler veya anılarda elektrik kullanımından kaynaklı eşitsizlik anlatıları yer alıyor. Örneğin Süreyya Paşa anılarında yazmış. Kadıköy’den bakıyorlar, İstanbul (Tarihi Yarımada) ışıl ışıl parlıyor. Orası aydınlatılmışken biz burada zulmet içerisindeyiz, hâlâ elektrik gelemedi, buraya bir elektrik fabrikası kuramadılar diyor. Sonra dilekçe hazırlıyorlar, hem Kadıköy hem de Üsküdar’dan 600’e yakın imza topluyorlar ve bu dilekçeyi Ankara’ya gönderiyorlar. Talepleri Kadıköy civarına da bir elektrik santralinin kurulması. Ankara’dan kurulacağı yönünde cevap gelmesine rağmen bir türlü bu santral kurulamıyor. Silahtarağa’dan Anadolu yakasına elektrik çekiyorlar ama Avrupa yakasındakiler elektrik tüketimi için söz gelimi 3 lira ödüyorsa Kadıköy’dekiler, Üsküdar’dakiler 5 lira ödemek zorunda kalıyor. Bu da hiç şüphesiz rahatsızlık yaratıyor. Bu yakaya bir santral kuramadınız, herkesten pahalıya alıyoruz elektriği diye şikâyette bulunuyorlar.

“Ah minel aşk” Adalılar halen elektrik bekliyorlar, Leyla ile Mecnun, Akşam, 20 Mayıs 1932

Başka bir alandaki teknolojik gelişme fotoğrafın icadı ve yaygınlaşması. Kentsel suç ve bunun basında fotoğraf kullanımı üzerinden gündelik kent hayatına etkileri üzerine de çalıştın. Oldukça ilgi gördüğünü dile getirdiğin cinayet destanlarını sadece içerdiği bilgi (kurgu ya da gerçek) dışında ele alarak kentsel mekândaki yansımalarına da odaklandın. Kentin önemli merkezleri ve kalabalık noktalarında cinayet destanlarının sesli olarak da dile getirilmesi kentin ses peyzajının içerisinde de yer alması oldukça enteresan. Basılı yayınlardaki teknolojik gelişmeler, suça ve polisiyeye gelişen ilginin basın veya bazı müellifler tarafından manipüle edilmesi ve kentsel mekâna etkisinin kesişiminden bahsedebilir misin?

Çok güzel açıkladın aslında. Biraz önce de bahsettiğim gibi on dokuzuncu yüzyıl sanayi kapitalizminin de etkisiyle birçok alanda hızlı dönüşümlerin yaşandığı bir süreç. Özellikle ulaşım ve iletişim teknolojilerinde yaşanan gelişimler şehrin fiziksel ve toplumsal ekosistemini dönüştürdüğü gibi kent sakinlerinin çevrelerini algılama biçimlerini de yeniden şekillendiriyor. Kente dair farklı suç anlatılarına odaklanma nedenim başlangıçta, yine gecenin toplumsal ve mekânsal organizasyonu üzerine çalışırken, “insanlar neden korkuyorlardı?” sorusuyla başladı. “Yüzyıl dönümünde kent hayatına dair korku veya kaygı iklimini belirleyen şeyler nelerdi?” diye sormuştum.

Burada da suç anlatıları çıktı karşıma. Önce suç istatistiklerine baktım, ancak suç istatistikleri çok daha mesleki dergilerde yayınlanan ve çok da sürekliliği olmayan verilerdi. Ancak o dönemde gazetelerde çıkan ve adeta suç mahallindeymiş gibi hissettiğiniz çok renkli anlatılarıyla suç haberleri ve bunlara eşlik eden suçluların fotoğrafları veya suç mahalli fotoğrafları o dönem için yeni anlatım tarzlarıydı diyebiliriz. Şehrin başka bir ucunda gerçekleşmiş bir cinayetin bilgisine bir kahvehanede otururken tüm ayrıntılarıyla hâkim olabiliyordunuz. Elbette okuryazarlığın kısıtlı olduğunu ve bu haberlerin etkisinin sınırlı kaldığını düşünebilirsiniz. Ancak sözlü aktarım kültürünün gücünü unutmayalım. Bu haberlerin kahvehane veya evlerde yüksek sesle okunduğunu ve sözlü olarak yayıldığını yani.

Ustası doğramacı Kostayı katleden çırak Agop’un polisi iğfal etmek (kandırmak) üzere kendisini bağlatarak gösterdiği vaziyet, “Katil Agop” Servet-i Fünun, no 90, 19 Teşrinisani 1308 (1 Aralık 1892)

Cinayet destanları ise aşıklar tarafından yazılıyor ve Reşat Ekrem Koçu’nun aktardığına göre Üsküdarlı Vasıf Hoca (Vasıf Hiç), Üsküdarlı Aşık Razi ve Destancı Behçet, öne çıkan cinayet destanı âşıkları arasında. Cinayet destanı yazanların çoğu zanaatkâr veya işçi, neredeyse yüzde yetmişi ise tulumbacı. Bu nedenle bu destanların çoğu, tulumbacıların işlettiği semai kahvehanelerinde yazılır ve okunurmuş. Çoğunlukla iki erkek arasındaki tutkulu ve karşılıksız aşkı anlatan cinayet destanlarında kent çok önemli bir arka plan olarak yer alıyor.

Bu destanlar sokak başlarında çokça satılıyor, hatta kimi zaman sesli şekilde ve performatif bir biçimde okunuyordu. Dinleyiciler, destan okunurken aktif bir şekilde tepki gösterebiliyorlarmış; destanlar okunurken bağırıyor, ağlıyor veya küfrediyorlarmış. Çünkü genelde anlatılan alt sınıfların ya da devletin “kriminal” olarak tanımladığı kişilerin hikâyesi. Bu cinayet destanlarının, dinleyicilerin toplumsal ve kültürel duyarlılıklarına hitap ederek, kamusal ahlakı muhafaza etme mesajı taşıdığını düşünüyorum.

Aslında benim bu suç anlatılarına odaklanarak yapmak istediğim, İstanbul yönetici elitinin ve halkının bu anlatılara duyduğu ilgiyi anlamaya çalışmaktı. Zira bu dönem aynı zamanda telif ve çeviri polisiyelerin de yayınlanmaya başladığı dönem. Yönetici elit nezdinde bu suç anlatıları suçun coğrafi sınırlarının belirlenmesini kolaylaştırıyor; suçun toplumsal olarak haritalandırılmasıyla güvenlik tedbirlerini belli yerlerde yoğunlaştırıyor ve ortaya çıkan korku ve kaygı atmosferi “sayesinde”, bu güvenlik düzenlemeleri ve denetimini meşru kılıyordu. Özellikle II. Abdülhamid döneminde birçok haberin sansüre uğradığını düşündüğümüzde bu suç haberlerine ayrıntılı bir biçimde yer verilmesi manidar sanırım. Halk nezdinde ise kenti bir devinim halinde sunan bu sansasyonel yazılar, kendisini okuyan veya dinleyen kişide öfke, merak, korku gibi farklı duygulanımlara yol açarak her an bu suçun faili veya kurbanı olacakları düşüncesini yaratmış olabilir. Kısacası, suça dair bilgi akışının yoğun olduğu bir dönemde, kent sakinlerinin kentle kurduğu ilişkinin de dönüştüğünü düşünebiliriz.

Disiplinler arası bir çalışma alanın var. Kentsel aydınlatmanın teknolojik boyutu, bunun sosyal dinamiklerinin yanı sıra aynı zaman duyguların tarihiyle de iç içe. Metodolojik yönden baktığımızda kent tarihinde interdisipliner çalışmaların potansiyelleri ve zorluklarına dair alanın ve üzerine eğildiğin dönemle ilgili deneyimlerini paylaşır mısınız?

Kent tarihi oldukça kapsayıcı bir alan, dolayısıyla birçok farklı perspektifi bir arada düşünme ve değerlendirme imkânı sunuyor. Çok basit, somut bir örnekle, bir sokağın veya evin aydınlatma şebekesine bağlanması üzerinden düşünelim. Şebekeye bağlanana kadar ki kısım var bir de sonrası. O şebekenin oluşmasında birçok politik ve ekonomik kararın nasıl alındığına bakmak zorundasınız, bu kararlarda hangi aktörlerin etkili olduğu ne tür uzlaşma ve hiyerarşiler ürettiği, şebekeye enerji sağlayan kaynakların nereden ve ne koşullarda geldiği önemli. Şebekeye bağlanıldıktan sonra insanların sokaklarıyla, evleriyle, daha doğrusu genel olarak doğal ve yapılı çevreleriyle kurduğu ilişkinin dönüştüğünü gözlemlemek mümkün. Yine bu teknolojinin beraberinde getirdiği maddi kültürün gündelik deneyimler arasındaki etkileşimi de anlamaya çalışıyorsunuz. Bir yandan tüm bu aydınlatma teknolojisi ve toplum ilişkisini çözümlerken prestij, heyecan, korku, kaygı, birliktelik gibi duygulanımların ne kadar önemli olduğunu da göz ardı etmemeniz gerekiyor. Dolayısıyla kent tarihi şemsiyesi altında teknoloji tarihi, çevre tarihi, duygular tarihi, gündelik hayat tarihi hepsi girift bir biçimde karşınızda. Elbette bu perspektiflerden birini daha öne çıkararak bir çalışma yapabilirsiniz ama açıkçası ben bunu yapmakta zorlanıyorum. O yüzden de çalışmalarımın nihayete ermesi biraz uzun sürüyor.

Peki teknoloji çalışan bir tarihçinin teknik konulara hangi ölçüde vakıf olması gerekiyor, senin için mesela havagazı ya da elektrik santralinin işleyişi ya da fotoğrafın teknik özelliklerinin ne kadar içine dalmak gerekiyor?

Bu çok önemli bir soru. Doktora tezimi yazarken örneğin havagazının materyal kültürüne çok vakıf değildim. Daha çok sokakta ne oluyordu sorusundan yola çıkarak bir sosyal tarih çalışması yapmak istedim. Şimdi elektrik tarihi ile ilgili yeni projemde buna çok dikkat etmeye çalışıyorum. Elektrik mühendisi, mimar, fizikçi veya sanat tarihçisi arkadaşlarımdan yardım istiyorum. Örneğin bazen elektriğin üretim aşamalarına dair fotoğraflar çıkıyor karşıma, fotoğrafın içeriği ile ilgili herhangi yazılı bir bilgi yoksa benim o fotoğrafın hem kendisinin bir materyal olarak teknik bilgisini hem de içerdiği teknik bilgiyi tanımlamam zor olabiliyor, bu durumlarda yardım alıyorum.

Edebiyat çıkışlı bir tarihçi-araştırmacı olarak senin katkın nasıl şekilleniyor bu disiplinler arası diyalogda?

Doktora tezimde gecenin toplumsal ve mekânsal organizasyonu ve yüzyıl dönümünü seçmem biraz edebiyat çıkışlı olmamla alakalı. Edebiyata olan ilgimle bu konunun kesişebileceğini düşündüm. İyi bir hikâye avcısı olmaya çalışıyorum, bulduğum hikâyeleri çalıştığım konular çerçevesinde yeniden anlatmayı seviyorum. Türkiye’de son zamanlarda çalışmalar çoğalmaya başladı ancak dünya genelinde teknoloji ve bilim tarihine dair devasa bir literatür var, özellikle elektrik tarihine dair. Bu bolluk içerisinde bazen yeni bir şey söylemek zorlaşabiliyor. O zaman da anlatacağınız hikâyeyi iyi, ilgi çekebilecek, hikâyenin önemini açığa çıkaracak bir şekilde anlatmanız daha da önem kazanıyor.

Edebiyattan bahsetmişken 2019’da yayınlanan editör ve yazarlarından biri olduğun Tarihçilerden Başka Bir Hikâye isimli kitabınızda, geç dönem Osmanlı ve erken Cumhuriyet dönemini içeren çeşitli arşivlerde karşılaşılan insan hikâyelerini ele alıyorsunuz. Gündelik hayatın ve mekânın dinamiklerini edebiyat ürünlerinde daha canlı tahayyül ettiğimiz düşünüldüğünde, akademik yayınlarda belki de seslerini duyamayacağımız ya da bir dipnot olarak yer alacak bu hikâyelerin bir tarihçi tarafından dönemin verileriyle bir kurguya oturtulması oldukça değerli. Bu proje nasıl hayat buldu? Hangi motivasyonla şekillendi? Bunun arkasında yatan soru işaretleri neydi? Ayrıca yazarların aynı zamanda birer edebiyatçı gibi inanılmaz akıcı bir dili olduğunu dile getirmek istiyorum.

Tarihçilerden Başka Bir Hikâye, kişisel olarak iyi ki yapmışız dediğim, Ebru Aykut ve Fatih Artvinli ile çalıştığımız çok heyecan verici, kolektif bir iş. Tarihi de epey eskiye gidiyor. Henüz Osmanlı Arşivleri Gülhane Parkı’ndaydı. Ara verdiğimizde bahçede çay içip gözlerimizi dinlendirirken belgelerde karşımıza çıkan komik, tuhaf, ilginç ve hüzünlü hikâyeleri birbirimize anlatıyorduk. Keşke bunları yazabilsek diye hayal kuruyorduk. Karşımıza çıkan karakterleri ya da olayları hikâye olarak aktarma fikri sürekli aklımızda canlanıyordu.

Son zamanlarda değişmiş olmaya başlasa bile akademik yazının sınırlayıcı bir tarafı var. Belirli çerçeveler içinde hareket etmeniz gerekiyor. Çok net olmanız bekleniyor. Öyle olduğu zaman da deneyimlerin çeşitliliği, duyguların yoğunluğu, aklınızı karıştıran soruları çok iyi yansıtamıyorsunuz çalışmalarınıza. 2017-2018’de birçok meslektaşımızın KHK’larla işten atıldığı, düşüncelerini ifade ettiği için yargılandığı, akademinin nefessiz kaldığı bir ortamda bizimle benzer duygulara sahip olduğunu düşündüğümüz arkadaşlarımızı bu projeye davet ettik. Kitapta yer alan birçok hikâye gündelik hayatın akışı içerisinde var olmaya çalışan, hiç de sıradan olmayan sıradan insanların hikâyesi. Oradaki öyküler kendi çalışmalarımızda ya kıyıda köşede kalmış karakterlerden ya da olaylardan oluşuyor. Bazı hikayelerin olay örgüsü belgelerin bize sunduğu imkânlar doğrultusunda ilerlerken, bazı öykülerde sadece bir belgenin yönlendirdiği hayal gücü devreye giriyor. Belki anlatmak istediğiniz hikâyenin tüm ayrıntılarına vakıf değilsiniz ama tarihçi olarak tarihsel bağlama hâkimsiniz. Bu tarihsel bağlama uygun bir şekilde noksanlıkları tamamlayarak, kimi zaman hayal gücüne başvurarak yazılan hikâyelerden oluşuyor kitap. Kurmacanın imkânlarını kullanarak, kitabın başında da bahsettiğimiz Lubomir Doležel’in “olanaklı dünyalar”ını yaratmaya çalıştık. Tarihteki payları çok geç teslim edilmiş olan kadınlar, köleler, çocuklar, köylüler, mecnunlar ve mahpuslar gibi tarihsel aktörlerin hikayelerine odaklandık.

Biraz söz ettin ancak şu anda üzerine çalıştığın projelerden bahsedebilir misin?

Şu an birkaç proje üzerinde eş zamanlı çalışıyorum diyebilirim. Her çalışma konusu bana ayrı bir heyecan veriyor, hiçbirini bir kenara itemiyorum. Temel olarak çalıştığım proje geç Osmanlı-erken Cumhuriyet döneminde İstanbul’da elektrik üretimi, dağıtımı ve kullanımı üzerinden kapitalizm, milliyetçilik ve gündelik hayat ilişkisini ele almak. Elektrik teknolojisinin ve altyapısının kentin doğal ve yapılı çevresini nasıl dönüştürdüğüne; devlet otoriteleri, yabancı şirketler, şehir yönetimi, uzmanlar, işçiler ve tüketiciler arasında ne tür çatışma/uzlaşma alanları ve hiyerarşiler ürettiğine bakıyorum. Bu bir kitap projesi ve bu projeyi dijital insan bilimlerinin sunduğu imkanlar dahilinde farklı araçlarla sunmanın yollarını arıyorum.

Diğer çalıştığım konu ise 1860’lardan 1940’lara kadar jeolojik, zoolojik ve botanik örnekleri barındıran Robert Kolej Doğa Tarihi Müzesi’nin tarihi üzerine. Bugün fiziki olarak var olmayan bir müze, bilimsel koleksiyonların bazıları günümüzde farklı kurumlara dağılmış durumda. Bu bilimsel koleksiyonlar nasıl oluştu, kimler aktif bir rol oynadı, müzeyi kimler ziyaret etti, biraz bu hikâyelerin peşine düştüm. Ağırlıklı olarak 1940’lara kadar çalışmıştım, koleksiyonların 1940’laran günümüze kadar da izini sürmeyi planlıyorum. Robert Kolej’deki Doğa Tarihi Müzesi ile aynı zamanlarda sadece İstanbul’da değil Anadolu’da da birçok irili ufaklı doğa tarihi müzeleri kuruluyor. Dolayısıyla doğa tarihi müzeleri üzerine çalışmanın Türkiye toplumunun bilim ve doğayla kurduğu ilişkiye dair bizlere önemli ipuçları sunabileceğini düşünüyorum. Bu konuyla ilgili çok değerli çalışmalar yapılıyor zaten. Ben de bu mesele üzerine biraz daha derinleşmek istiyorum.

Son olarak da konuşmamızın başında bahsetmiştim gece çalışmalarına dair literatür son zamanlarda oldukça arttı. Bu yeni literatürün sunduğu tartışmalar ışığında ve aynı zamanda elektrik üzerine olan projemin kaynakları doğrultusunda doktora tezimi yeniden ele almaya başladım. Bu mesele üzerinde daha önce birkaç yayın yapmıştım, bu yayınlarımı yeniden değerlendirip bir kitapta bir araya getirmeyi planlıyorum.

Nurçin İleri Hakkında

Nurçin İleri, 2015 yılında Binghamton Üniversitesi Tarih Bölümü’nde 19. yüzyıldan 20. yüzyıla geçiş sürecinde İstanbul gece hayatında toplumsal ve mekânsal dönüşümleri ve bu dönüşümlerin Osmanlı hükümeti tarafından nasıl kontrol altına alınmaya çalışıldığını ele alan doktora projesini tamamladı. 2016-2018 yılları arasında Boğaziçi Üniversitesi’nde yarı- zamanlı olarak geç dönem Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye üzerine tarih dersleri verdi. Aynı zamanda Boğaziçi Üniversitesi Arşiv ve Dokümantasyon Merkezi’nde yardımcı koordinatör olarak çalıştı ve “Kişisel Arşivler Işığında İstanbul’da Bilim, Kültür ve Eğitim Tarihi” adlı bir proje yürüttü. Yaklaşık iki senedir Almanya’da Forum Transregionale Studien (Bölgelerarası Çalışmalar Forumu) ve Humbolt Üniversitesi’nde misafir araştırmacı olarak bulunan İleri kent tarihi, bilim ve teknoloji tarihi, kültürel miras ve arşiv alanında çalışmalarına devam ediyor.

Nurçin İleri’nin çalışmalarına buradan ulaşabilirsiniz.


1Joachim Schlör, Nights in the Big City: Paris, Berlin, London 1840-1930.
Etiketler

Bir cevap yazın