“Burada Biz Büyük Bir Bilgi Akışını Yönetiyoruz”

İnşaat halindeki yapıların tasarım ve inşa süreçlerine odaklandığımız "İş Üstünde" serisi kapsamında Mayıs ayında Tekeli-Sisa Mimarlık Ortaklığı'nın tasarladığı Unilever Ev ve Beşeri Temizlik Ürünleri Fabrikası'nı ele aldık.

Mayıs ayında İş Üstünde söyleşi serimiz kapsamında Tekeli-Sisa Mimarlık Ortaklığı’nın ortaklarından Dilgün Saklar ve Mehmet Emin Çakırkaya ile inşaat halindeki Unilever Ev ve Beşeri Temizlik Ürünleri Fabrikası‘nı konuştuk. Fabrika yapılarından; verimliliğin öne çıktığı, modası geçmeyen bir mimarlık dilinden ve bu dilin nasıl şekillendiğinden bahsettik.

Burcu Bilgiç: Unilever için yaptığınız projeden, genel hatlarıyla bahsedebilir misiniz?

Mehmet Emin Çakırkaya: Güncel olarak çalıştığımız, inşaatı süren projelerden bir tanesi Unilever’in Türkiye’de ve Dünya’da yaptığı en büyük yatırımlardan biri olan, üç kategoride imalat yapacak olan kimya fabrikası. Üretilecek ürünler içinde insana dair kozmetik bakım ürünleri; ev bakım ürünleri ve toz deterjan ürünleri bulunuyor. Birinci fazda fabrika 80.000 m²  alanlı olarak inşa edilecek, daha sonra ihtiyaç olduğu durumda büyümeler yapılacak.

Proje nasıl size geldi?

Mehmet Emin Çakırkaya: Unilever ile daha evvel Algida dondurma fabrikasını projesinde çalışmıştık. Bu proje için de firma yetkilileri doğrudan bize ulaştılar. Ortak bir çalışma kapsamında biz onların üretim süreci danışmanı ve tasarımcısı olan Jacobs firmasıyla birlikte projeye dâhil olduk.

Dilgün Saklar: Aslında daha önce yaptığımız sanayi yapıları örnek oluyor ve işverenler daha önce yaptığımız işlerle çoğunlukla bize ulaşıyor.

Mehmet Emin Çakırkaya: Büromuzun bir döneminde çok sayıda sanayi yapısı yapılmış. Sonra tekrar başka konular ve yapı türleri girmiş araya. Bu projelerin ardından son on sene içinde büromuzda tekrar çok sayıda sanayi yapısı yapıldı. Herhalde onlarda yaptıkları araştırmalarda bizim ismimize rastladılar ve bize ulaştılar.

İşverenle masaya oturduğunuzda çalışma planınızı nasıl belirlediniz. Siz Unilever’e bir çalışma takvimiyle mi gittiniz yoksa onların sizden talep ettiği bir program mı vardı?

Dilgün Saklar: Genelde baktığımızda işverenle sözleşme aşamasında işin takvimi çoğunlukla belirlidir. Ama sözleşme yapıldıktan sonra, biz işi önümüze aldığımızda, deneyimlerimizi ve çalışma yöntemlerimizi de düşünerek bir programlama yapıyoruz elbette. Bazı işverenler bu programı bize soruyorlar; fakat bazıları da kendileri bir program yaparak geliyorlar, onların programının içine biz dahil oluyoruz. Genellikle projeye başlamadan zemin etüdü gibi hazırlıklar yapılır, kaba inşaat sürecinde de proje gelişebilir yani inşaata proje yapılırken başlamak bile mümkün olabilir. Bunu elbette işverenle ortak planlıyoruz ama bizim onları yönlendirdiğimiz de olmuştur.

Mehmet Emin Çakırkaya: Unilever özelinde bakacak olursak, sıkışık bir iş programı ile çalıştık. Mevcut tesislerini taşıdıkları için, tesisi boşaltmaları, ve taşınma süreci için çok kısa süreli bir zaman program vardı. Biz bu programa adapte olmaya çalıştık. Genelde sanayi yapılarında ve büyük yapılarda işverenin bir yatırım veya finansman programı oluyor zaten. Bize bir program önerisiyle geliyorlar. İşverenler, piyasa koşullarının etkisi ile genellikle çok kısa, projeyi hakkıyla yapmayı neredeyse imkânsız kılacak şekilde sıkıntılı programlarla geliyorlar. Özellikle son yıllarda bu eğilim artış gösterdi. Çalışma başladıktan sonra genellikle iş uzasa bile bizden kaynaklı bir uzama olmuyor. Firmaların, kendi karar mekanizmalarından, finansman şeklinden, değişen beklentilerden dolayı uzamalar oluşuyor. Biz mimari büro olarak elimizden geldiğince geciktirmeden, destek vererek, terminlerin tutturulmasına çalışıyoruz.

“İşverene, işi tarifleyecek ve hedefe doğru ulaştıracak soruları sorarak başlıyoruz.”

 

Karşılıklı nasıl beklentileriniz oluyor? Hem işverenin mimarlık ofisinden hem de ofisin işverenden beklentilerini kastediyorum. 

Mehmet Emin Çakırkaya: Eğer bizi tanımıyorsa, ilk defa çalışıyorsak işverene kendimizi anlatıyoruz. Yapabildiklerimizi, referanslarımızı anlatıyoruz. Onlar da taleplerini söylüyorlar. Bazen bizim iş ve uzmanlık kapsamı dışındaki konularda veya farklı mühendislik disiplinlerinde daha evvel çalıştığımız bürolardan hizmet alarak kendi koordinasyonumuzda sunuyoruz; ya da diyoruz ki: “Bunlar bizim işimiz değil, şu gruplardan şu kişilerden destek alabilirsiniz; biz bunu projenize adapte ederiz, koordinasyonu sağlarız.”

Dilgün Saklar: Şöyle bir şey eklemek isterim. Mimari açıdan konuya baktığınızda, konuya girdikçe, siz de düşünce geliştirdikçe, işverenin farkında olmadığı bazı konuları görebiliyorsunuz. İşverenin mimari olarak çözümlenmesi gereken farklı talepleri söz konusu olabiliyor. Bu konuları bir liste yaparak, “Sizden cevap beklediğimiz konular şunlardır.” diyerek bildiriyoruz. Aldığımız cevaplara göre de projenin gelişimini daha doğru bir şekilde yönlendirdiğimizi düşünüyoruz. Yani işverene işi tarifleyecek ve hedefe doğru ulaştıracak soruları sorarak başlıyoruz. 

Bu bina için tasarım, projelendirme ve inşa için nasıl bir iş programınız vardı?

Mehmet Emin Çakırkaya: Bu yapıda bizim şöyle bir şansımız oldu, zemin güçlendirmesi gerekiyordu. O güçlendirmenin yapılması sırasında biz projemizi ilerlettik; ancak daha sonra bütçesel olarak yapının irdelenmesi, kararların kontrol edilmesi gibi bir süreç yaşadık. O süreç tabi bizim baştaki iş programımızda yoktu. Ama bu iş özelinde biz işverenin programına uyduk, işverenin terminlerini, taleplerini yakalamaya çalıştık. Özellikle statik grup bize oranla daha çok sıkıştı, çünkü inşaat başladıktan sonra sahada öncelikle onların projeleri isteniyor. Biz çalışıyoruz sonra onlara veriyoruz, onlar kendi projelerini yapıp sahaya veriyorlar. Şu anda tasarım ekibinden, dolayı bir gecikme söz konusu değil.

Tasarım ekibinizi nasıl oluşturdunuz bu süreçte?

Mehmet Emin Çakırkaya: Bizim daha evvel çalışmış olduğumuz, tanıdığımız veya adını duyduğumuz mühendislik büroları var. İşin süresine, boyutuna, yapının türüne göre bu konularda uzman olan mühendislik gruplarından bir ekip oluşturuyoruz. Çok değişik faktörler etkili olabiliyor tabi. Çalışacağımız büro iş yoğunluklarına göre değişebiliyor ya da bazen işe yakın olmaları veya bize yakın olmaları bile etkili olabiliyor. Çok yüz yüze görüşeceğimizin gerekeceği bir işse daha kompakt daha bize yakın bürolar bulmaya çalışıyoruz. Uluslararası projelerde ise yurt dışı deneyimi olan bürolar bulmaya çalışıyoruz. Çalıştığımız büroları çok özenli seçiyoruz ve hepsine de güveniyoruz. Beraberce, güzel mimari ürünler oluşturduğumuzu düşünüyoruz

Ofis içindeki tasarım ekibine bakacak olursak birazda, nasıl bir çalışma sisteminiz var?

Mehmet Emin Çakırkaya: Ofis içinde de proje yöneticilerimiz ve onların altında çalışan ekiplerimiz var. O ekipler tek bir iş yapan veya tek bir konuda çalışan arkadaşımız olmuyor, işler ekip içinde paylaşılıyor. Sadece render yapan arkadaşımız, kendisi sürekli aynı konuda çalışıyor. Biz işin yüküne, türüne, sürecine göre bir çekirdek ekip kuruyoruz ve o çekirdek ekibi zaman zaman proje süreci içinde gerek olursa destekliyoruz. İş hafiflediği dönemde çekirdek ekibi de zayıflatarak büro içinde işleri dengeli dağıtmaya çalışıyoruz.

“Biz hayali bir arsada akış diyagramlarının kitlelere dönüşmüş halinden oluşan kaba bir şemayla işe başladık.”

 

Unilever fabrika binası çok teknik bir yapı anladığım kadarıyla, pek çok karar teknik gereksinimlerden doğuyor. Fakat yine de ana tasarım kararlarınızı sormak istiyorum. Sizin mimari bakışınız ne noktada dâhil oldu projeye?

Mehmet Emin Çakırkaya: Bu yapının bir özelliği var, ana tasarım kararları bize ait değil esasında. Ana tasarım kararları üretim süreci mühendisliğini yapan Amerikalı Jacobs firmasının. Bu firmanın Hindistan ofisiyle çalıştık; çünkü Unilever’in mühendislik ekibi de Hindistan’da. Onlar ortak bir şema geliştiriyorlar. Biz hayali bir arsada, üretim akış diyagramlarının kitlelere dönüşmüş halinden oluşan kaba bir şemayla işe başladık. O şemayı seçilen arsaya adapte ettik. Taşıyıcı sisteme göre en uygun hale getirdiğimiz boyutlarını verdik ve o şemanın üzerinden tasarımı sürdürdük. Tabi orada da süreç ihtiyaçları, makine boyutları, depo ihtiyaçları, palet yükseklikleri gibi tamamen teknik beklentilere dayalı boyutlardan, gerekliliklerden oluşan bir ihtiyaçlar bütünü ortaya çıkıyor. 

Böyle düşünecek olursak; büyük bütçeli özel sektör yapılarının mimarlardan talep ettikleri o sembolik mimarlık dili, firmanın saygınlığını temsil edecek bir mimari “form” arayışı yok burada.

Mehmet Emin Çakırkaya: Sanayi yapısı dediğiniz zaman zaten beklentiler diğer yapı türlerine göre değişiyor. Verimlilik ve kalıcılık önemli hale geliyor. Tasarımın esnek olması, değişen taleplere zaman içinde karşılık verebilmesi gibi beklentiler var. Diğer yandan da sanayi içinde olan, o sektörü tanıyan insanlar için bu yapılar büyük bir itibar kaynağı olabiliyor. Yapılar, belki pahalı ve farklı bir cephe giydirmesiyle değil ama bir süreç çözümüyle veya özgün bir kapasite kullanımıyla etkileyici, o sektörde saygınlık sağlayan yapılar haline gelebiliyorlar. Çünkü sanayi yapıları da firmaların müşterilerine referans gösterdiği, tanıttığı yapılar oluyorlar.

Dilgün Saklar: Bu size verilmiş olan şemadan kaynaklanıyor. Yapının biçimini, mimarisini oluştururken o kadar özgür değilsiniz. Aslında sanayi yapılarında prestij kavramı çoğunlukla teknik anlamda olabiliyor, Ama büromuzun,önceki dönemlerde yapılan Eczacıbaşı İlaç fabrikası mimarisiyle de oldukça prestijli bir yapıdır. Son dönemde yaptığımız Vinero Şarap fabrikasında da endüstri gereklilikleri yanı sıra çekici bir mimari dil de ortaya koyduğumuzu düşünüyorum. 

İşi verirken belki de işverenden nasıl bir talep geliyorsa, proje o şekilde yönleniyor.

Mehmet Emin Çakırkaya: Tabi, mesela biz ilaç fabrikaları yaptığımız zaman ziyaretçi rotaları tasarlıyoruz. Şu an Sagra grubu için bir çikolata fabrikası tasarlıyoruz. Onların tesisinde de bir ziyaretçi rotamız var. Oradaki üretimi izlemek hijyen koşullarını görmek, ürünün ne kadar özenilerek yapıldığını anlatmak için tasarlanıyor bu rotalar. Sanayide merdiven altı denilen üreticiler var; firmalar onlardan nasıl farklı olduklarını bu yapılarla anlatıyorlar.

Dilgün Saklar: Mesela sanayi yapılarında büyük açıklıkları çelik strüktürlerle geçip cephede kolay inşaat yöntemi olarak sandviç paneller kullanılıyor. Çok fazla özel detay üretmeden kısa sürede inşaat yapabilmek amacıyla bu malzemeler çok kullanılıyor. Ama bir de bunun mimari olarak yorumlanması var, yani siz sandviç panelleri dikdörtgen bir bina kabuğuna giydirebilirsiniz ve düz ve mimari kaygısı olmayan bir yapı elde edebilirsiniz. Bizim yaklaşımımız yapıya rengiyle, detayıyla, kütle ilişkileriyle, ışık ve gölgeyle mimari bir yorum katmak. Mesela Unilever’in fabrika yapısı da, farklı kütlelerden oluşan bir yapı grubu olduğu için oradaki kütlelerin birbiriyle ilişkisini ve ışık etkisini çok önemsedik ve bunu da mimarinin bir parçası olarak değerlendirdik.

“Mimarlık eforunu, mimari beceriyi sadece bir form yaratmak olarak değerlendirmemek lazım, mimarlığın çok geniş bir kapsamı var.”

 

Aslında sanayi yapıları çok sık gözümüze çarpan, hakkında konuştuğumuz yapılar değil.

Mehmet Emin Çakırkaya: Sanayi yapılarının kaderi böyle, çok anormal değil aslında. çünkü genel olarak kamunun çokta temasta olduğu yapılar değiller. Sanayi yapılarının çoğunu ziyaret ettiğiniz gittiğiniz zaman içine bile giremiyorsunuz. Çoğu yapı, kontrollü girişi olan, özel donanımla girdiğiniz, yetkili kişi olmadığınızda giremediğiniz yapılar. Mimarlık emeğini, mimari beceriyi sadece bir form yaratmak olarak değerlendirmemek lazım, mimarlığın çok geniş bir kapsamı var. Burada mimarın veya mimari ekibin koyduğu emek başka türlü ama azımsanacak miktarda değil. Buradaki süreç, sanki mühendisler tarif ediyor, mimarlar yapıyorlar gibi anlatılıyor, gerçekte ama hiç öyle değil.

Teknik gerekliliklerin yönlendirdiği bir tasarım sürecinde, mimari ekip olarak sürece nasıl bir katkı koyuyorsunuz?

Mehmet Emin Çakırkaya: Burada, biz büyük bir bilgi akışını yönetiyoruz. Normal yapılarda sadece mimarlık ve mühendislik ekipleri görev alıyor, yapı karmaşık ise yangın danışmanı, cephe danışmanı, çatı danışmanı gibi uzman danışman ekipler sürece dahil oluyor ve mimar bu ekiplerin bilgi akışını yönetiyor. Fakat burada biz işverenin kendi mühendislik ekibinin, eski fabrikasındaki mevcut çalışan ekibinin, üretim süreci ekibinin ve makine tedarikçilerinin bilgilerinin hepsinin bir arada doğru projeye akmasına ve imalatın doğru yapılmasına çalışıyoruz. Bizim mimari proje dışında yaptığımız en büyük hizmet bu oluyor.

Dilgün Saklar: Üretim süreci le ilgili kısımda evet. Aslında mühendisler süreci gayet iyi bilen taraf olarak onu bize açıklamak zorundalar. Biz de üretim sürecinin binalaşırken yaratacağı etkiyi görerek ve hissederek mimariye uygun hale getiriyoruz. Gerektiğinde müdahale de edebiliyoruz, zaman zaman üretim süreçlerine katkımız da oluyor. Üretim hattında, çevresinde; onunla yakın veya uzak ilişki halinde olan başka ögelerde mimari yorumlarımızı koyuyoruz. Sadece üretim sürecini onlar yapıyor ve iş bitiyor gibi bakılmıyor bu olaya, mimari çözümlemeler de bu süreci yönlendiriyor. Üretim süreci esasında bize verilmiş bir şema ama onu cepheler,kütleler, kütle ilişkileri olarak mimarileştirmek farklı bir uğraşı. Şema üst üste dizilmiş bir kutu yığını olarak ortaya çıkabilir. Biz onu mimari olarak görmek istediğimiz formlara dönüştürmeye uğraşıyoruz.

Mehmet Emin Çakırkaya: Bir de üretim süreçlerinin optimizasyonu denilen bir kavram var. Esasında süreç dediğimiz kavram bir akış diyagramı. Çeşitli işlemler var, bu işlemlerle ham madde ürüne dönüşüyor, depolanıyor, sevk ediliyor, bu arada bu işlemlere destek anlamında çeşitli alt yapı kaynakları giriyor işin içine; ancak Dilgün’ün dediği gibi bunlar bir mimari kabuk içinde gerçekleşiyor. Bir kere bu kabuğun doğru anlamda çözümlenmesi gerekiyor.

Dilgün Saklar: Çoğunlukla bu tür sanayi yapılarında mesafeleri büyük açıklıklardaki taşıyıcılarla geçiyoruz, çok sık kolon koyamazsınız, çünkü üretime engel olursunuz. Büyük açıklıklarla geçtiğiniz zaman oluşan mühendislik ve mimarlık problemlerini çözmek onları estetik olarak ortaya koymak bizim işimiz. O yüzden üretim süreci ile mimari aslında çok başa baş gidiyor.

Mehmet Emin Çakırkaya: Ve bu akış diyagramı gerçeğe döndüğü zaman, yani bir şemadan arsadaki haline döndüğü zaman; ortaya çıkan üründe çok rafine ve doğru işleyen bir şema oluşması lazım. Mesela personel akışı, hammadde akışı, ürün akışı, bunların aralarındaki mesafeler; bir yerden bir yere nasıl taşınacak, konveyörle mi geçiyor, havadan mı geçiyor, kesişmeler nedir; bunlar olurken bir yandan işçi güvenliği, yangın güvenliği, binanın klima ihtiyaçlarının doğru olarak entegre edilmesi, onların mahallerinin oluşturulması, işte bunlar bizim tasarım problemlerimizi oluşturuyor.

“Binalarımızı çabuk modası geçecek formlara, şekillere çok önem vermeden fonksiyondan forma giden yaklaşımda yapıyoruz.”

 

Tekeli-Sisa Mimarlık Ortaklığı 1954 yılında kurulmuş, oldukça eski ve aktif bir ofis. 62 yıllık bir tarihi var, siz ortaklar arasına katıldıktan sonra farklı bir şekil aldığını da düşünüyorum ofisin. Böyle bir ofisin mimarlık dilinde bir süreklilikten bahsedebilir miyiz? İnternet sitenizde projeleri 10 senelik dilimlere ayırarak sunmuşsunuz, bu seçim herhangi bir tarihsel sınıflandırmaya işaret ediyor mu?

Dilgün Saklar: İnternet sitemizdeki projelerimizi gruplayarak anlattık, orada 10’ar senelere bölerek tarif edebildik. Aslında devamlılık söz konusu. Doğan Tekeli ve Sami Sisa tarafından kurulan ve artık kurumlaşmış bu büronun bir geleneği var, mimari uygulama biçimi var. Bilindiği gibi, biz binalarımızı kısa sürede modası geçecek formlara, şekillere öncelik vermeden, fonksiyondan forma giden yaklaşımda tasarlıyoruz. Son yıllarda, bizim ortaklığa katıldığımız dönemde de, önceden edindiğimiz bu anlayışı sürdürüyoruz ama formla ilgili çağdaş yaklaşımları da göz ardı etmiyoruz. Formdan kaynaklanan çözümlerle de çalışmaya devam ediyoruz.

Mehmet Emin Çakırkaya: Esasında bence bir süreklilik var; ama bu formda, bina tiplerinde, çözümlerimizde anında görebileceğiniz bir süreklilik değil. Zaten yapıların tipleri, yerleri, fonksiyonları talepleri değişiyor, biz hepsinde özgün bir çözüm üretmeye çalışıyoruz. Mesela bir Gehry mimarisi gibi benzer formların tekrarlandığı bir sürekliliğimiz yok. Ama iki sürekliliğimiz var. Bunlardan biri bizim iç çalışma yöntemimizdeki süreklilik; yani anlayışımız, projeye yaklaşımımız, meslek etiğine gösterdiğimiz dikkat, buradaki iş bölüşme tarzımız. Bu konularda Doğan Bey ve Sami Bey’den gördüğümüz mantığı devam ettirmeye çalışıyoruz.

Dilgün Saklar: Devam ettiriyoruz çünkü doğru da buluyoruz. Bizim de karakterlerimize, yaklaşımlarımıza yakın olduğu için de böylesi bir devamlılık var.

Mehmet Emin Çakırkaya: Bunun yapıya yansıması da var. Mesela bizim yapılarımız verimlidir, ekonomiktir, işletmesi kolaydır, kolay kolay demode olmazlar. 20-25 sene önce yapılan bir yapımız şimdi yapılsa da çok yadırganmaz. Yani arka planda süreklilik sağlayan yumuşak bir takım ögeler olduğunu düşünüyoruz.

“İlk defa bir yapıda bu derece detaylı bir model kullanmış olduk.”

 

İş Üstünde söyleşi serisinde sadece sonuç ürüne odaklanmaktansa tasarım ve inşa süreci hakkında da fikir edinmeyi amaçlıyoruz. Merak ettiğim şu, teknoloji nasıl değiştirdi tüm bu süreçleri.

Dilgün Saklar: Tabi değişim oldu. Bilgisayar ve yazılım teknolojisi hayatımıza girdiğinden beri sürekli gelişiyor ve bizde bu gelişime ayak uydurmaya çalışıyoruz. Biz o anlamda işin içindeyiz, Daha önce kullanmadığımız yazılımları ve yöntemleri de kullanmaya açığız. Aşkabat Havalimanı Projesi’nin uygulama projelerini yaptık. Konsept tasarımını bir başka firmanın hazırladığı bir projeydi bu, kuş formunda bir terminal binası olan bir havalimanı idi. Binayı oluşturan taşıyıcı strüktürü aynı formu takip ederek yapmamız gerekiyordu. Bütün detayları da bu forma uyacak şekilde ürettik. Tüm detayların sahada doğru bir şekilde uygulanabilmesi için çok hassas bir şekilde tasarlamanız gerekiyor. Şimdiye kadar hiç kullanmadığımız “Rhino” isimli bir programı o projede kullandık. “Rhino” modelini kendi kullandığımız programlara entegre edip, yani oluşan kesişimleri çözerek projeyi yönettik. Ayrıca bazı proje çalışmalarımızda BIM yöntemini de kullanıyoruz.

Mehmet Emin Çakırkaya: Mesela Unilever fabrikasında, şu anda bütün ekiplerin elinde elektriğe, mekaniğe dair projelerin; donanımın, bütün klima cihazlarının, bütün borulamaların işlenmiş olduğu, BIM mantığıyla üretilmiş üç boyutlu bir modelimiz var. Bu modele o odanın operatörü, orada çalışacak makineci, mühendis girip bakabiliyorlar. Biz daha bina tamamlanmadan bu modeli kullanarak üç tane değerlendirme toplantısı yaptık onların yorumlarını aldık ve projeye işledik. Mesela “Benim yan tarafta şu donanıma ulaşmam lazım.” diyor, biz bu talebi karşılayacak düzenlemeyi yapıyoruz. Yapıdaki deliklerin tesisat geçişlerinin koordinasyonunu yaptık. Bu modeli halen işveren dahil tüm tasarım ekipleri kullanıyor. Biz de ilk defa bir yapıda bu derece detaylı bir model kullanmış olduk.

BIM teknolojileri süreci hızlandırıyor mu?

Mehmet Emin Çakırkaya: Yapımını hızlandırmıyor. Yapımına doğal olarak daha fazla emek giriyor. Ama bunun daha sonra faydalarını görüyorsunuz. Bu teknolojiler sadece bir mimari tasarım veya inşaat süreci aracı değil yapının işletme sürecinde de kullanılacak bir araç haline geliyor.

Etiketler

Bir cevap yazın