“Biz mimarlar, çoğu zaman işverenler için bir parça eğitmen rolü de üstlenmek zorunda kalıyoruz.”

Akdeniz Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nden Prof. Dr. Hilal Tuğba Örmecioğlu ile doktor adayı Farivash Ghanadi, Raha Ashrafi ile bir araya gelerek Ashrafi & Zad Tasarım Ofisi’nin tasarım yaklaşımını; mekân, kimlik, malzeme ve koruma başlıkları üzerinden ele alıyor.

2019 yılında Architizer tarafından dünyanın en iyi 10 kadın tasarımcısından biri olarak listelenen Raha Ashrafi, İran’ın en tanınmış kadın mimarlarından biridir. Marziah Zad ile birlikte kurduğu Ashrafi & Zad Tasarım Ofisi’nin ortak kurucusu olan Ashrafi, bu ofiste yürüttüğü çalışmalarında sosyal sürdürülebilirlik ve katılımcı tasarım yaklaşımlarını odağına almaktadır. Yenilikçi projeleri American Architecture Prize, Architizer Awards, World Architecture Festival (WAF) Awards ve Middle East Awards gibi birçok prestijli uluslararası ödüle layık görülmüştür.

Bu söyleşi kapsamında Akdeniz Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nden Prof. Dr. Hilal Tuğba Örmecioğlu ile doktor adayı Farivash Ghanadi, Raha Ashrafi ile bir araya gelerek Ashrafi & Zad Tasarım Ofisi’nin tasarım yaklaşımını; mekân, kimlik, malzeme ve koruma başlıkları üzerinden ele almaktadır.

Farivash Ghanadi: “Ashrafi & Zad Design’ın çalışmaları, yer ve kimliğe ilişkin mevcut anlatılara dayanmaktadır.”

Bu ifadenizden hareketle, yer ve kimlik kavramlarını tasarım pratiğinizde nasıl ele aldığınızı biraz açabilir misiniz? Özellikle, kimliğin oluşumu ile yerin tanımlanması arasında nasıl bir ilişki kuruyorsunuz ve bu ilişkiyi tasarım stratejilerinize hangi araçlar ve yaklaşımlar üzerinden yansıtıyorsunuz?

Raha Ashrafi: Bizim için — yani ben ve ortağım Marziah için — yer ve kimlik kavramları, bir tasarım üzerine düşünmeye başladığımız anda belirleyici bir hale geliyor. Benim açımdan yer, yalnızca fiziksel bir konum değil; coğrafya, hafıza, kültür, insan deneyimleri, malzeme ve tarih gibi pek çok katmanı içinde barındırıyor. Bu katmanların tümü bir araya gelerek bir yeri tanımlıyor.

Kimliği ise, bireyler ya da topluluklar ile bu farklı katmanlar arasında kurulan bir tür diyalog olarak görüyorum. Bu yüzden tasarım süreci bizim için çoğu zaman bir keşif sürecine dönüşüyor. Her projede önce bu katmanları anlamaya ve görünür kılmaya çalışıyor, ardından insanlar ile yer arasında — topluluk ile onu şekillendiren tüm bu katmanlar arasında — bir diyalog kurmaya odaklanıyoruz.

Farivash Ghanadi: “Bizim ekibimiz, hem içinde bulunduğumuz yere derinlemesine kök salan çözümler üretmeyi hem de küreselleşmiş dünyada evrensel bir kimliği benimsemeyi amaçlamaktadır.”

Web sitenizde yer alan bu ifadeden hareketle, bu çifte aracılık yaklaşımını tasarım sürecinizde nasıl hayata geçirdiğinizi biraz açabilir misiniz? Örneğin, projelerinizde önceliğiniz daha çok malzeme ve yüzeyler mi, yapısal teknikler mi, mekânsal organizasyon mu, yoksa cepheler ve sınırlar gibi unsurlar mı oluyor? Ya da bu unsurların bir arada ele alındığı daha bütüncül bir yaklaşım mı benimsiyorsunuz?

Raha Ashrafi: Bildiğiniz gibi ortağım Marziah, ABD ve Avrupa’daki çeşitli üniversitelerde ders veriyor. Bu sayede dünyada olup biteni yakından takip etme imkânımız oluyor. Aynı zamanda projelerimiz, her zaman bağlam, kimlik, kültür ve mimarlığın insani boyutuyla güçlü bir ilişki kuruyor. Bu nedenle tasarıma hiçbir zaman doğrudan başlamıyoruz; her projede önce kendimize anlamlı bir soru sormayı önemsiyoruz.

Bu soru çoğu zaman, mekân ve kimlik üzerine yürüttüğümüz araştırmalar ve birikimimizden doğuyor. Soruyu netleştirdikten sonra, ona yanıt verebilecek bir geometrinin peşine düşüyoruz. Ardından bu geometrinin hayata geçmesini mümkün kılacak teknikleri ve malzemeleri düşünmeye başlıyoruz.

Bizim için tasarım süreci bir tür üçgen gibi işliyor: bir köşede geometri, bir köşede teknik, bir diğer köşede ise malzeme yer alıyor. Bu üç unsur birlikte tasarımı oluşturuyor. Ancak geometri genellikle merkezde konumlanıyor; çünkü başlangıçta sorduğumuz soruya en doğrudan yanıtı o veriyor.

Sonrasında kendimize şu soruları soruyoruz: Bu geometrinin gerçekleşmesini sağlayacak en uygun teknik hangisi? Bu tekniği en iyi destekleyecek malzeme ne olabilir? Bazen ise süreç tersinden ilerliyor; önce bir malzeme ile yola çıkıyor, ardından bu malzemeyle hangi teknikler aracılığıyla doğru geometrinin üretilebileceğini sorguluyoruz.

Örneğin Beryanak Plaza projesinde oldukça pikselize bir geometri söz konusuydu. Bu nedenle prefabrikasyon gibi tekniklere yöneldik ve geometrinin ölçeği ile formuna uygun olarak beton kullanmaya karar verdik. Titan Binası’nda ise mevcut beton silolar vardı; bu projede hem geometri hem de malzeme zaten tanımlıydı. Dolayısıyla bizim için asıl mesele, betonu hayal ettiğimiz biçimde kesip dönüştürmeye olanak verecek doğru tekniği bulmaktı.

Genel olarak tasarıma bu şekilde yaklaşıyoruz: geometri, teknik ve malzeme arasında sürekli bir diyalog kuruyor ve tüm süreci, en başta tanımladığımız merkezi sorunun yönlendirmesine izin veriyoruz.

Farivash Ghanadi: “Biz, ileri tasarım teknikleri ve teknolojik yeniliğin topluluklara nasıl fayda sağlayabileceğine ve güçlendirebileceğine, yapılı çevrelerimizi nasıl daha kapsayıcı hâle getirebileceğimize, mimarinin insanların ve mekânın hikâyelerine saygı göstererek temsil yoluyla dönüşüm fırsatları sunmasına ve aidiyet ve kimlik duygusu yaratmasına odaklanıyoruz.”

Bu ifadede teknoloji ile mekâna bağlı aidiyet ve kimlik duygusu arasındaki ilişkiye güçlü bir vurgu yapıyorsunuz. Öncelikle, bu iki boyutu tasarım stratejilerinizde nasıl dengeliyorsunuz? İkinci olarak ise, güncel İran koşulları düşünüldüğünde, ileri teknolojik yenilikleri projelerinize ne ölçüde dâhil edebilmeniz mümkün?

Raha Ashrafi: Yaptığımız her proje, yaptırımlar ve sınırlı kaynaklar nedeniyle kaçınılmaz olarak belirli ölçüde özgün ve projeye özel bir üretim sürecine dönüşüyor. Bu durum, teknolojiyle kurduğumuz ilişkiyi de doğrudan etkiliyor. Yerel bağlamda daha önce uygulanmamış bir teknik ya da teknolojik yöntemi benimsemek, topluluklarla, usta zanaatkârlarla ve farklı disiplinlerden sanatçılarla sürekli bir diyalog ve iş birliği gerektiriyor.

Bu yöntemler, alışılmış üretim biçimlerinin dışına çıktığı için başlangıçta yabancı ya da sıra dışı görünebiliyor. Ancak bu kolektif deneyim ve birlikte öğrenme süreci, zamanla tüm paydaşlar arasında daha güçlü bir empati, katılım ve aidiyet duygusu oluşturuyor.

Örneğin Titan Projesi’nde, mevcut silolara nasıl müdahale edileceğini ve kısmi yıkım süreçlerinde hangi teknolojilerin kullanılabileceğini araştırdık. Aynı zamanda İran’da fiilen hangi kaynakların mevcut olduğunu ve tasarıma ilişkin bilginin yükleniciye nasıl etkili biçimde aktarılabileceğini inceledik — ki bu oldukça zorlu bir süreçti.

Bu noktada kendimize şu soruları sorduk: Bu teknolojiler ve teknikler nasıl optimize edilebilir? Uzmanlık bilgisi bu süreci nasıl kolaylaştırabilir? Bu sorular, projenin temel bileşenlerinden biri hâline geldi.

Daha genel olarak baktığımızda, İran’da zaman zaman gelişmiş teknolojilere erişim mümkün olabiliyor; ancak asıl sorun, bu teknolojilerin tasarım alanındaki profesyoneller için her zaman erişilebilir ya da entegre edilebilir olmaması. Aslında bu durum sadece İran’a özgü değil; dünya genelinde de benzer örnekler var. Bazı teknolojiler belirli sektörlerde mevcutken, başka alanlarda henüz tanıdık ya da yaygın olmayabiliyor.

Bu nedenle biz, sıklıkla diğer sektörlerde kullanılan teknolojilerin mimarlık alanına nasıl uyarlanabileceğini araştırıyoruz. Bu bakış açısını oldukça önemsiyorum. Örneğin ofisimizde, İran’daki farklı sektörlerde hangi tekniklerin mevcut olduğunu ve bunların projelerimize nasıl katkı sağlayabileceğini aktif olarak inceliyoruz — tıpkı Titan Binası’nda yaptığımız gibi.

Benzer bir yaklaşımı Steel Park projesinde de benimsedik. Bu projede gölgeleme yapısı üzerine çalışırken, yapıyı en verimli biçimde inşa etmemizi sağlayacak teknikleri araştırdık. Genel olarak, mevcut kaynakları ve teknolojileri anlamaya ve bunları mimari tasarımda yaratıcı biçimde nasıl kullanabileceğimizi keşfetmeye odaklanıyoruz.

Farivash Ghanadi: Bu noktayı biraz daha açmak istiyorum. Teknolojinin İran’da aslında mevcut olduğunu, ancak tasarım pratiğinde profesyoneller tarafından yeterince kullanılmadığını ifade ettiniz. Bizim alt hipotezlerimizden biri de, İran’daki bu tür sınırlamaların — örneğin belirli teknolojilere erişimdeki kısıtların — çağdaş İran mimarisinde zanaatkârlıkla daha güçlü bir ilişki kurulmasına zemin hazırlamış olabileceği yönünde. Sizce bu durum, mimari üretimde zanaatkârlığın rolünü yeniden tanımlayan bir etki yaratmış olabilir mi?

Raha Ashrafi: Evet, tam olarak böyle. Karşı karşıya olduğumuz durum bu: Teknoloji çoğu zaman mevcut, ancak tasarım alanında her zaman erişilebilir ya da entegre edilebilir değil.

Bu yüzden tasarıma başladığımız her bağlamda, öncelikle yerel olarak hangi teknolojilerin var olduğunu anlamaya ve bunları nasıl kullanabileceğimizi keşfetmeye çalışıyoruz. Elbette bunlar, ABD ya da Avrupa’da yaygın olan teknolojilerle birebir örtüşmeyebilir; ancak bizim yaklaşımımız, mevcut olanla çalışmak yönünde.

Bazı projelerimiz dünyanın farklı bölgelerinde yer alıyor ve o bağlamlarda da orada mevcut teknolojilere uyum sağlıyoruz. Ancak İran’da yaklaşımımız her zaman önce elimizde ne olduğunu görmek ve bunu tasarım sürecinde yaratıcı bir biçimde nasıl değerlendirebileceğimizi sorgulamak üzerine kurulu.

Farivash Ghanadi: Evet, biz de aslında bu sınırlamaların aynı zamanda bir potansiyel olarak görülebileceğine inanıyoruz. Bu koşullar, zanaatkârlığın daha güçlü bir rol üstlenmesine imkân tanıyor ve bu da çoğu zaman daha özgün, daha ayırt edici mimari üretimlere yol açıyor.

Hilal Tuğba Örmecioğlu: Örneğin Aga Khan Ödülü bağlamında bakıldığında, bence bu yaklaşım, yani sınırlamaları bir engel değil, bir potansiyel olarak ele alma becerisi, özellikle fark edilmiş durumda. İran bağlamını özgün kılan da tam olarak bu: Sınırlamalar bir güce dönüştürüldüğünde, gerçekten yeni ve özgün sonuçlar ortaya çıkabiliyor.

Raha Ashrafi: Kesinlikle katılıyorum. Bu nedenle karşılaştığımız sorunlara yanıt bulmak için sürekli yeni yollar arıyoruz. Bir bakıma bu süreç, kendi içinde bir yenilik hâline geliyor. Titan, Beryanak ya da Deaf Friendly Park gibi birçok projemizde odak noktası teknik meselelerdi. Bu projeler Avrupa’da ya da ABD’de yer alsaydı, muhtemelen tamamen farklı çözümler geliştirilirdi. Ancak İran’da mevcut olanla çalışmak zorundaydık — ve bu uyarlama ve yeniden düşünme süreci, çoğu zaman oldukça ilginç ve beklenmedik sonuçlar üretti.

Farivash Ghanadi: Alley House projesine ilişkin olarak, kullanıcıların mahremiyet konusundaki hassasiyetlerinin ve dini değerlerinin tasarım sürecini belirlediğinden söz etmiştiniz. Ayrıca tuğlayı, hem mahremiyet sağlamadaki potansiyeli hem de bulunduğu bağlamda ekonomik olarak erişilebilir bir malzeme olması nedeniyle tercih ettiğinizi belirtmiştiniz.

Bu özelliklerin ötesinde — yani mahremiyet sağlaması, ışığı filtreleyebilmesi ve maliyet açısından ulaşılabilir olması dışında — söz konusu bağlamda tuğla kullanımına sizi yönlendiren başka faktörler var mıydı?

Raha Ashrafi: Bağlamı dikkate aldığımızda, tuğla ile konut üretiminin oldukça yaygın olduğu; ancak çoğu zaman bu yapıların sınırlı bir tasarım yaklaşımıyla, uzman olmayan ya da profesyonel olmayan kişiler tarafından inşa edildiği bir çevreyle karşı karşıyaydık. Bu proje, bizim için tuğlanın nasıl kullanılabileceğini yeniden düşünme ve yeniden tanımlama girişimi oldu. Aynı zamanda, bu bağlamda yeni bir alternatif sunmak ve apartman tasarımı için farklı bir tipoloji oluşturmak istedik.

Uzun vadede umudumuz, tasarım ve inşaat kalitesine ilişkin kamusal farkındalığın artmasıdır. Bana göre bu farkındalık, büyük ölçüde gözlem yoluyla gelişir; insanlar bir şeyin iyi tasarlandığını ve iyi inşa edildiğini gördüklerinde, zamanla daha iyisini talep etmeye ve beklemeye başlarlar. Bu nedenle, bir anlamda temel hedeflerimizden biri de beklenti eşiğini yükseltmek ve bu yolla yapılı çevrenin genel kalitesinin iyileşmesine katkıda bulunmaktı.

Farivash Ghanadi: Archdaily’de Alley House projenizin ile ilgili “Mimarların önceliği, yerel kaynaklı ve çevresel olarak bilinçli malzemeler kullanmak oldu; bu da onları, hem ikonik hem de benzersiz bir cephe yaratacak ve eski usul ya da sıradan yöresel anlayıştan ayrıştıracak tuğla örgü desenlerini keşfetmeye yönlendirdi.” deniliyor. (Archdaily, 2021)

Bu ifadeden hareketle, projede geleneksel bir malzemenin çağdaş bir biçimde yeniden yorumlandığını görüyoruz. Tuğlanın bu şekilde ele alınmasının yanı sıra, mekânın ruhunu (genius loci) ve zamanın ruhunu (zeitgeist) aynı anda yansıtmaya katkı sağlayan başka hangi tasarım yaklaşımlarını benimsediniz? Bu bağlamda, benzer stratejileri nasıl geliştirdiniz?

Raha Ashrafi: Bu projeyi geriye dönüp düşündüğümde — ilginçtir ki sorunuz beni bu açıdan yeniden düşünmeye yöneltti — bir başka çok önemli unsurun daha öne çıktığını fark ediyorum. Bu unsur, gelenekle; özellikle de bir avlu etrafında yaşama pratiği ve iç mekân ile dış mekân arasındaki ilişkiyle doğrudan bağlantılı.

Bu tür bir yaşam biçimi, geleneksel İran kültüründe oldukça yaygındır. Temizlik yapmak, oturmak, birlikte yemek yemek gibi gündelik etkinliklerin büyük bölümü avluda gerçekleşir. Bu projede, her kat için avluyu özenle tasarlayarak bu etkileşimleri mümkün kılmaya ve iç mekân ile dış mekân arasında güçlü bir bağ kuran ara mekânlar yaratmaya çalıştık.

Ancak bu yaklaşım yalnızca bu projeye özgü değil. Örneğin Mansha Mansion projesinde de, bir havuz, granül yüzeyler ve bir servi ağacı gibi öğeler aracılığıyla geleneksel bir İran avlusunun özünü korumayı hedefledik. Buna karşın, mekânsal kurgu ve düzenleyici geometri çağdaş bir biçimde yeniden yorumlandı.

Bu tür bir etkileşim ve süreklilik bizim için oldukça önemli. Bu nedenle Alley House, Mansha Mansion ve Farmaniyeh Binası gibi diğer projelerde de benzer bir yaklaşımı sürdürmeye çalışıyoruz. Her projede, geleneksel avlu deneyimini doğrudan yeniden üretmekten ziyade, onu çağdaş bir bağlama tercüme etmeyi ve güncel yaşam biçimleriyle ilişkilendirmeyi amaçlıyoruz.

Farivash Ghanadi: Titan Binası’na ilişkin olarak, yaklaşık 50 yıl önce inşa edilen bu yapı için şu ifadeleri kullanıyorsunuz:

“Bu proje, geleneksel mimari tipolojileri yeniden düşünüyor. Cesur veya ikonik bir tasarıma odaklanmak yerine, amaç şeffaflık yaratmak, içindeki insanları, endüstriyi ve aktiviteleri çerçevelemek. Yaklaşım, binanın yapısını ve tarihini açığa çıkarma fikrinden besleniyor — mimariyi vurgulamak için değil, insan varlığını ve binanın hikâyesini ön plana çıkarmak için.”

Bu yaklaşım, son yıllarda özellikle Steven J. Jackson’ın onarım ve yenileme odaklı sürdürülebilirlik tartışmalarıyla ilişkilendirilebilir görünüyor. Aynı zamanda yapının tektonik karakterine odaklanarak, tarih ile güçlü bir bağ kurduğunuzu da düşündürüyor. Tamamen yeni bir şey icat etmek yerine, mevcut olanı dönüştürmeye dayalı bu tasarım anlayışı nispeten yeni bir yaklaşım olmakla birlikte, önemli içsel zorluklar da barındırıyor.

Bu projede bu süreci nasıl yönettiniz? Mevcut betonarme yapıya müdahale stratejiniz neydi? Karşılaştığınız temel sorunlar ve aynı zamanda ortaya çıkan potansiyeller nelerdi? Ayrıca, mevcut tektoniğin estetiğini tarihsel bir diyalog aracılığıyla yeniden yorumlayan bu yaklaşımı, çağdaş İran mimarisindeki tektonik tartışmalarla birlikte okumak mümkün mü? Benzer bir yaklaşımı benimsediğiniz başka projeleriniz de var mı?

Raha Ashrafi: Projede, yapının orta bölümündeki dört katta, kat alanının büyük bir kısmını kaplayan silolar bulunuyordu. Yeni işlevler için yeterli mekân yaratabilmek amacıyla bu siloların kaldırılması gerekiyordu. Bu noktada benimsediğimiz yaklaşımı “yıkım yoluyla tasarım” olarak tanımlıyoruz.

Mevcut unsurların hangilerinin azaltılacağına son derece dikkatli biçimde karar verdik; amacımız, binanın hem geçmişine hem de geleceğine ait anlatıların daha net biçimde okunabilmesini sağlamaktı. Başka bir deyişle, yapıya katma değer, bazı parçalarının bilinçli bir şekilde kaldırılması yoluyla üretildi.

Bu yaklaşım tasarım stratejimizin özünü yansıtıyor. Ayrıca betonu açıkta bırakmaya karar verdik; böylece mevcut malzeme görünür kalırken, yeni müdahalelerin renk ve detaylar aracılığıyla ayırt edilebilmesini sağladık. Projenin belirli bölümlerinde, yapı sahibinin mesleki üretimiyle ilişkili bir malzeme olan çeliği kullandık. Bu tercih, binanın kimliği ile sahibi arasında anlamlı bir bağ kurulmasına imkân tanıdı.

Özetle, malzemelerin dikkatli ve ölçülü kullanımı, müdahalemizin sınırlarını tanımlayan temel araçlardan biri oldu.

Hilal Tuğba Örmecioğlu: Bu konu benim için özellikle önemli, çünkü uzun zamandır yüzyıl ortası modern yapıların korunması üzerine çalışıyorum ve biliyorsunuz bu yapıların büyük bir kısmı betonarme. Türkiye’de yaygın yaklaşım, ne yazık ki bu yapıların yıkılıp yerlerine yenilerinin yapılması yönünde. Yakın zamanda bizde şehrimizde benzer dönemden bir yapıyı, arkeoloji müzemizi kaybettik. Bu projenin değeri ve yeniden işlevlendirilmesi üzerinde uzun zaman çalıştık, ancak yıkımı engelleyemedik. Bu benim için hem duygusal hem de mesleki açıdan oldukça üzücü bir deneyimdi. Bu nedenle, projelerinizde mevcut yapıları koruma ve yeniden işlevlendirme çabanızı gerçekten takdir ediyorum.

Şunu sormak isterim: Bu yapıyı koruma ve dönüştürme kararı başlangıçta kim tarafından alındı? Yıkıp baştan yapmak daha kolay bir seçenek olabilirdi. Bu yaklaşım mimar tarafından mı, yapı sahibi tarafından mı, yoksa karşılıklı bir süreç olarak mı gelişti?

Raha Ashrafi: Yapı, belirlenmiş bir demiryolu geçiş alanı içinde yer alıyordu. Eğer bina tamamen yıkılsaydı, yeni bir yapı için izin almak mümkün olmayacaktı. Bu nedenle restorasyon kararı, yapı sahibi açısından oldukça stratejik ve bilinçli bir tercih oldu. Böylece müşteri, binanın kapsamlı bir restorasyonunu üstlenmeye karar verdi.

Projeyi ilk ziyaret ettiğimde silolar yaklaşık dört katı kaplıyordu ve yapı sahibi, silo kısmını kısmen yıkmaya başlamıştı çünkü binaya gerekmediğini düşünüyor ve yeni işlevler için yeterli alan yaratmak istiyordu. Düşüncesi, mimarın silolar kaldırıldıktan sonra tasarıma tamamen özgür biçimde başlayabileceğiydi.

Ancak silo geometrisini gördüğümüzde, yıkımın durdurulmasını istedik. Bina sahibine, ihtiyaç duyduğu alanı siloları yıkmadan da sağlayabileceğimizi; böylece bunu binanın anlatısını koruyarak, kontrollü bir müdahale ile yapmamız gerektiğini anlattık. Neyse ki bize güvendi ve süreci devralmamıza izin verdi.

Yıkım süreci oldukça uzun ve zorluydu — yaklaşık sekiz ay sürdü. Bu süre boyunca başka bir inşaat faaliyeti yürütülemedi çünkü önce bu kısmı tamamlamamız gerekiyordu. Süreç hem teknik hem de psikolojik açıdan oldukça gergindi. Yapı sahibinin belirli beklentileri vardı, bizim bazı amaçlarımız vardır ancak sonuçta süreç başarılı bir şekilde tamamlandı. Böyle süreçleri yönetmek her zaman kolay değildir, bu yüzden bunu sorduğunuz için gerçekten çok teşekkür ederim.

Hilal Tuğba Örmecioğlu: Bu açıklamalar gerçekten çok kıymetli. Ben her zaman mimarların yapı sahiplerini doğru biçimde yönlendirme sorumluluğu olduğuna inanıyorum; ancak işverenin de sürecin aktif, açık fikirli ve katılımcı bir parçası olması en az bunun kadar belirleyicidir. Böyle bir iş birliği olmadan, mimarlıkta nitelikli ve dönüştürücü işler üretmek neredeyse imkânsız hâle geliyor.

Raha Ashrafi: Kesinlikle. Biz mimarlar, çoğu zaman işverenler için bir parça eğitmen rolü de üstlenmek zorunda kalıyoruz. Onları yönlendiriyoruz, neyin projeye katkı sağlayacağını, neyin zarar verebileceğini anlatıyoruz. Bazı işverenler bu sürece daha sabırlı yaklaşıyor, bazıları ise daha zorlanıyor. Bu projede, işveren rehberliğimizi kabul etti ve süreci birlikte başarıyla yürüttük.

Eski bir binayı yenilemek her zaman son derece zordur. Süreç boyunca beklenmedik sorunlar ortaya çıkar, özellikle yıkım sürecinde. Silolar için, önceden yaptığımız yapısal taramalarda görünmeyen kirişler ve kolonlarla defalarca karşılaştık. Yıkıma başladığımızda “Ah, burada bir kiriş var” veya “burada bir kolon var” gibi durumlarla karşılaşıyor ve anında çözüm geliştirmek zorunda kalıyorduk; bu da sürecin en zorlayıcı yönlerinden biriydi.

En karmaşık meselelerden biri, siloların kesilmesi ve kaldırılmasının ardından yapının yeni koşullara uyum sağlayacak şekilde güçlendirilmesiydi. Çünkü bu silolar kısmen yapısal bir rol de üstleniyordu ve yeni tasarımın binanın stabilitesini riske atmaması gerekiyordu.

İran’da geçmişle ilişki kurmada kullandığımız farklı yollar var. Bazı yaklaşımlar yapıyı mümkün olduğunca özgün hâline döndürmeyi hedefler. Bazıları ise geçmişi büyük ölçüde koruyarak, müdahaleleri küçük ve incelikli kontrastlar üzerinden ayırt eder. Bazı projelerde ise yalnızca yeni işlevler öncelik kazanır ve geçmiş büyük ölçüde göz ardı edilir.

Bizim ofiste ise farklı bir yaklaşım benimsiyoruz. Müdahaleleri görünür kılarken, tarihsel unsurları yapının kritik noktalarında bilinçli biçimde çerçeveliyoruz. Amacımız, geçmiş ile şimdi arasında güçlü ve okunabilir bir kontrast yaratmak. Yapıyı ziyaret eden herkesin hangi parçaların özgün, hangilerinin yeni müdahale olduğunu açıkça anlayabilmesi bizim için çok önemli.

Örneğin Mansha Mansion projesi bu yaklaşımı net biçimde yansıtıyor. Fotoğraflara bakarsanız, geçmişin güzel ve anlamlı unsurlarını nasıl koruduğumuzu ve çağdaş ihtiyaçları karşılamak için yapılan yeni müdahaleleri nasıl net bir şekilde ayırt ettiğimizi görebilirsiniz. Sonuç çok sezgisel — sıradan bir ziyaretçi bile hangi kısımların orijinal, hangi kısımların uyarlanmış olduğunu anlayabiliyor. Bizim için geçmiş ve bugün arasındaki bu açıklık vazgeçilmez bir ilke.

Farivash Ghanadi: Farmaniyeh Konut Binası ile ilgili olarak, projenin anlatımında “bölge için belirli bir kültürel kimlik” vurgusu yapıyorsunuz. Tasarım konsepti; ne tamamen kamusal ne de tamamen özel olan, arada kalan mekânlara odaklanarak açıklanıyor. Bu alanlar, dıştan içe doğru kurulan mekânsal hiyerarşiyi yansıtan ve yapılı çevre ile doğal çevre arasındaki ilişkiyi güçlendiren dinamik bir cepheyle ifade ediliyor. Aynı zamanda binanın görsel ağırlığını hafifletmeyi amaçlayan dokunsal cephe yaklaşımı da projenin belirleyici özelliklerinden biri olarak öne çıkıyor.

Bu tasarım stratejilerinin — arada kalan mekânlar ve dokunsal yaklaşımlar gibi — söz konusu bağlamda belirli bir kültürel kimliğin oluşmasına nasıl katkı sağladığını biraz daha açabilir misiniz?

Raha Ashrafi: Aslında bu, daha önce sözünü ettiğim Alley House projesiyle birçok açıdan benzerlik taşıyor. İran kültüründe avlu, arada kalan mekânların en temel örneklerinden biridir; özel ile kamusal alan arasında bir eşik oluşturur. Oldukça esnek bir mekândır: kimi zaman misafir ağırlamak için, kimi zaman yemek yapmak ya da dinlenmek için kullanılır. Bu nedenle avlu, İran yaşamında güçlü bir kültürel anlam taşır.

Bu projede bizim amacımız, geleneksel konutlarda doğal bir biçimde deneyimlenen, ancak apartman yaşamının yaygınlaşmasıyla büyük ölçüde kaybolan bu niteliği yeniden ele almaktı. Her katı, konut birimlerini barındıran geniş bir zemin olarak kurguladık ve her bir birime kendine ait özel bir avlu tanımladık.

Planın dairesel formu ise yapının içinde yer aldığı bahçeye 360 derece bakış imkânı sunuyor; böylece mimarlık ile doğa arasında güçlü bir ilişki kuruluyor. Bir anlamda yine kültüre dönüyor, avlunun İran yaşamındaki önemini ve konut içindeki farklı mekânsal bölgelerle kurduğu ilişkiyi çağdaş bir dille yeniden yorumluyoruz.

Farivash Ghanadi: İran dışında profesyonel deneyime sahip bir mimar olarak, yerel odaklı tasarım yaklaşımlarınızın öncelikle İran bağlamına özgü olduğunu mu düşünüyorsunuz? Başka bir deyişle, benzer tasarım stratejilerini İran dışındaki projelerde de uygulamak mümkün mü?

Örneğin, Treehouse Community Living projesini anlatırken, “Treehouse Community Living’in mimari ifadesi, tarih, miras ve kimliği kutluyor” ifadesini kullanıyorsunuz. Bu yaklaşımı, İran’daki projelerinizde ele aldığınız bağlamsal ve kültürel stratejilerle nasıl ilişkilendirirsiniz?

Raha Ashrafi: Bu soruya yanıt verebilmek için, önce kendime ve ortağım Marziah’a dönmem gerekiyor. Çocukluğumun bir bölümünü Tahran’da, diğer bölümünü ise İsfahan’da geçirdim; Marziah ise bir kısmını İran’da, bir kısmını Amerika Birleşik Devletleri’nde geçirdi. İkimiz de farklı ülkelerde eğitim aldık ve çalıştık. Bu çok deneyimler, farklılıkları sürekli gözlemlememizi, anlamamızı ve onlara saygı duymamızı sağladı.

Bizim için her proje her zaman mekân, kimlik ve bağlam sorularıyla başlar. Bu nedenle, daha önce de değindiğim gibi, tasarım sürecini projenin nerede olduğundan bağımsız olarak, kendi kültürel arka planı ve anlatısı üzerine kurarız.

Bu yaklaşım sayesinde, farkları bastırmak yerine onları keşfetmeye ve görünür kılmaya çalışıyoruz. Bir projenin Çin’de, Tahran’da, Barselona’da ya da Birleşik Krallık’ta yer alması bu anlamda belirleyici değil; ilk adım her zaman mekânın kimliğini tanımlamak oluyor. Ardından aynı tasarım çerçevesini izliyoruz: önce geometri, sonra teknik çözümler ve malzeme kararları geliyor.

Farivash Ghanadi: Küresel mimarlık alanında İranlı çağdaş mimarların kimliği konusundaki bakış açınız nedir? Sizce bu kimliği şekillendiren başlıca etkenler nelerdir?

Raha Ashrafi: Dürüst olmak gerekirse, bu sohbet benim için de oldukça ilgi çekiciydi. Bazı konuları daha önce bu kadar derinlemesine düşünmediğimi fark ettim; sorularınız gerçekten beni düşünmeye itti. Hatta verdiğim bazı yanıtlar beni bile şaşırttı — bir anlamda, kendi bakış açımla yüzleştim diyebilirim.

Bugün İran’daki mimarların bir deneme ve keşif sürecinde olduklarını düşünüyorum. Bununla birlikte, güçlü bir ilerleme ve gelişme isteği de hissediliyor. Devrimden sonraki yaklaşık otuz yıllık dönemde, siyasi koşullar nedeniyle mimarlık büyük ölçüde geri planda kaldı. Bu uzun kesinti, İran mimarlığını küresel mimarlık söylemleri karşısında kaçınılmaz olarak bir miktar geride bıraktı.
Devrim öncesi mimarlığa baktığımızda ise, mimarlar arasında daha tutarlı ve ortak bir yaklaşım görmek mümkün. Bugün ise mimari yönelimler daha çeşitli ve parçalı bir yapı sergiliyor. Çağdaş İran mimarlığını derinden etkileyen birkaç temel faktörden söz edebiliriz.

Öncelikle, yüksek arazi fiyatları ve zorlu ekonomik koşullar belirleyici bir rol oynuyor. Bu durum, projelerin çoğunlukla kompakt, küp benzeri kütlelere dönüşmesine neden oluyor. Oysa devrim öncesi yapılar genellikle avlular, boşluklar ve açık alanlarla daha zengin mekânsal ilişkiler kuruyordu. Günümüzde ise çoğu zaman mekânsal kaliteyi geliştirmekten çok, cephe üzerinden yapılan denemeler öne çıkıyor; çünkü mülk sahipleri arsayı en verimli şekilde kullanmak ve maliyetleri en aza indirmek istiyor.

Dijital platformlar — özellikle Pinterest gibi mecralar — aracılığıyla bilginin hızla dolaşıma girmesi de mimarlık üretimini önemli ölçüde etkiliyor. Mimarlar ve işverenler sürekli olarak küresel eğilimlerle karşı karşıya kalıyor; bu da tasarıma yaklaşım biçimlerini kaçınılmaz olarak şekillendiriyor. Benzer şekilde, malzeme ve yapım tekniklerine erişimin artması, farklı şehirlerde mimari dilin giderek homojenleşmesine yol açıyor. Geçmişte mimarlar yerel malzemelere ve tekniklere bağlı kalmak zorundayken, bugün benzer çözümler dünyanın pek çok yerinde kolaylıkla uygulanabiliyor.

Bununla birlikte, bir dönem ulusal özgüvende bir gerileme ve Batı’daki modelleri taklit etme eğilimi de var. Pek çok mimar ilham almak için kendi mimari mirasına değil, yurt dışına yöneldi. Bu durum, yalnızca tasarım pratiklerini değil, aynı zamanda kendi mimari kültürümüzü algılama biçimimizi de etkiledi.

Ancak son yıllarda umut verici bir dönüşüm de ortaya çıkıyor. İran’da yerel malzemelere, kültürel köklere ve İran mimarisinin doğal potansiyeline yönelik farkındalık giderek artıyor. Bu yeniden yöneliş, çağdaş mimarlığı kendi bağlamı ve özgün kimliğiyle yeniden ilişkilendirme açısından önemli bir fırsat sunuyor. Bu değişimin ilk işaretlerini görmek mümkün ve bu da geleceğe dair iyimser olmamı sağlıyor.

Hilal Tuğba Örmecioğlu: Hem İran’da hem de yurt dışında çalıştınız. Doğu ülkelerinde toplum içinde kadın mimar olmak, Batı ülkelerindekinden farklı bir şekilde deneyimleniyor. Bu iki bağlamda çalışmayı karşılaştırabilir misiniz? Birinin diğerine kıyasla avantajları veya zorlukları var mı? Deneyimler nasıl farklılaşıyor?

Raha Ashrafi: Şunu söyleyebilirim ki, bir mimar olarak — özellikle de kadın bir mimar olarak — çalışmak her zaman zorluklar içeriyor. Açıkçası, başlangıçta İran’da çalışırken kadın olmanın bu kadar fark yaratacağını olacağını düşünmemiştim. Ancak zamanla, bazı erkek meslektaşlarımla kendimi karşılaştırdıkça, onların projelerde daha hızlı ilerleme fırsatlarına sahip olduğunu fark ettim ve bazı süreçlerin herkes için eşit işlemediğini görmeye başladım.

Kendi ofisinizi yönetmek ve müşterilerle bağımsız çalışmak zaten başlı başına zor bir süreç; kadınlar için bu durum çoğu zaman daha da karmaşık hâle geliyor. Ancak bunun yalnızca İran’a özgü olmadığını da fark ettim. ABD ve farklı ülkelerde daha geniş deneyime sahip olan ortağım Marziah, Batı bağlamında bile kadın olmanın ciddi engeller yarattığını sık sık vurgular. İran, Türkiye, Avrupa ya da ABD fark etmeksizin, kadın mimarlar benzer zorluklarla karşılaşıyor.

Bir keresinde İran’daki bir üniversitede mimarlıkta kadın olmak üzerine bir seminer vermiştim O dönemde, kadın olmanın mimarlıkta belirleyici bir fark yaratacağını düşünmediğim için, böyle bir konunun ele alınması bana ilk anda gereksiz gelmiş ve hayal kırıklığı yaratmıştı. Ancak araştırmalarım ilerledikçe, bunun aslında küresel bir mesele olduğunu daha net gördüm. Mimarlık yüzyıllardır erkek egemen bir meslek ve kadınlar bu alana anlamlı sayılarda ancak görece yakın bir dönemde girebildi. Bu nedenle, kadınlar için yaşanan zorluklar; erkekler ve kadınların mesleğe neredeyse aynı anda girdiği IT, mekanik ya da elektronik gibi daha genç alanlara kıyasla daha belirgin olabiliyor.

Tüm bu zorluklara rağmen, kadınların son derece dayanıklı olduğuna inanıyorum. Güçlüyüz, yetenekliyiz ve bu engellerin üstesinden gelebilecek kapasiteye sahibiz. Umarım ve inanıyorum ki, bu meslekte sadece hayatta kalmakla kalmayıp, aynı zamanda gelişebilir ve başarılı olabiliriz.

Hilal Tuğba Örmecioğlu: Evet, kadın mimarlar olarak ilerleme kaydediyoruz. Ben de gelecek kuşakların bizim yaşadığımızdan çok daha kolay koşullarda mesleğe adım atacağına inanıyorum. Yine de mimarlık alanında cinsiyet temelli sorunların hâlâ varlığını sürdürdüğünü inkâr edemeyiz.

Ne yazık ki, yalnızca profesyonel pratikte değil, akademide bile bu sorunlar devam ediyor. Buna rağmen ilerleme var; bugün dünden daha iyi ve yarının çok daha parlak olacağına inanıyorum.

Raha Ashrafi: Kesinlikle. Ben de son zamanlarda bunu çok düşünüyorum: Bir sonraki neslin bu zorlukların bir kısmını nasıl aşabileceğini, bizlerin onlar için neyi daha kolay hâle getirebileceğini. Aslında bakış açım tam olarak bu — arkamızdan gelenler için yolu biraz olsun açabilmek.

Etiketler

Bir yanıt yazın