“Mimarlık Mesleği Manavdan Portakal Almak Kadar Basit Bir İş Değil”

80'lerden bu yana yarışma süreçlerine dahil olan Erhan İşözen ile yarışmalar ve gündemdeki projeler üzerine bir söyleşi yaptık

Arzu Eralp: Pek çok kentsel tasarım, mimari proje yarışmalarında görev alan bir mimarsınız; mimarlık geleneğinde yarışmaları nasıl değerlendiryorsunuz?

Erhan İşözen: Türk mimarlık geleneğinde yarışmaların özel ve önemli bir yeri var. Mimarlığın bu kadar yaygın olmadığı yıllarda, Cumhuriyet Türkiyesi’nde çeşitli devlet kurumlarının açtığı yarışmalarla birçok proje elde edilmişti. Bu proje yarışmalarının sonucunda da çok genç yaşta ileride de çok büyük işler yapabilecek insanlar mimarlık mesleğine kazandırıldı. İçlerinde Doğan Tekeli, Behruz Çinici gibi çok önemli isimler var. Hepsi genç yaşta yarışma projeleriyle kendilerini ispatlamış mimarlar.

Kentlerin mimarlık kültürüne ihtiyacı var. Size bir yarışmadan söz etmek isterim. Dünya’dan örnek verebileceğimiz en güzel şehirlerden bir tanesi Berlin. Burada yapılan Potsdamer Platz ve çevresi kentsel tasarım ve mimarlık proje yarışmasından bahsetmek istiyorum.1989’da Doğu-Batı Berlin ayıran duvar kaldırılınca şehrin çok büyük bir yüzölçümü ortaya çıktı. Bunun üzerine Berlin Parlamentosu bir yarışma açma kararı aldı. Berlin’in Dünya başkentlerinden biri olması kentin mimarlık kültürüyle olmuştur. Yapılan proje yarışmasında Avrupa Tarihi ile uğraşmış dünyaca ünlü mimarları çağırdılar. Aldo Rossi’den Zaha Hadid’e, Renzo Piano’dan Jean Nouvel’e kadar birçok insan katıldı. Mimarlara verilen süreyi de çok kısa tutuyorlar. Kent planlamasına ilişkin fikirler bir an önce yakalanmalı, zira vurgun ve tüccar zihniyetli politikacılar, mimarlar fırsatçı projelerini çıkarmak için acele edemesinler diye.

Bugün gördüğümüz Potsdamer Platz ve çevresi projesi yarışmayla elde ediliyor. Buradan yola çıkarak bakarsak, Türkiye’de çok az proje, yarışmaya çıkarılıyor. Keşke TOKİ proje yarışmalarıyla elde edebilseydi projelerini. En önemlisi, şehrin büyük arazi parçalarını bütün kentsel tasarım unsurları içerisinde barındırarak elde edilmiş projeler olacaktı. Mahallenin meydanı, mahallenin heykeli, sokağı, kamusal alanları, küçük bir şehir kimliğiyle uygar olarak yaşayabilme şansını elde edecekti. Böyle basit siteler, üst üste binmiş birbirinin güneşini ve rüzgarını kesen yapılar olmaktan çok bir dili, biçimi olacaktı. Ne yazık ki bugün bu projeleri elde edip Cumhuriyet tarihine önemli bir imza atma şansı varken bunu kaçırdığımızı söyleyebilirim.

Benim buradaki önerim şu, mutlaka kamu yapıları, kamuya ait birçok alan yarışmaya açılmalı. Sizi bu konuda gönülden destekliyorum

Yurtdışında fikir projelerine, yarışmalara çok önem veriliyor. Büro olarak biz de Lüksemburg’da yeni bir proje yapıyoruz, bir süt fabrikasının yerine konut projesi. Şehir meclisi bizden önce bölgenin kentsel tasarım projesini istiyor. Buradaki sokaklar, meydan nasıl oluşacak, buradaki kültür nasıl olmalı diyerek bizden önce avan projeyi istiyorlar. Bu proje uygulamaya geçilmeden önce imar planı olarak onaylanacak. Sonra şehir meclisi bu avan projeyi imzalayacak ve daha sonra bir sürü aşamadan geçince, uygulama projesine başlayabiliyorsunuz. Proje kabul ediliyor, yıkılması gereken bir yapı varsa yapının macununa varıncaya kadar ayırarak yıkımı yapıyorsunuz demiri, macunu, camı… Bizdeki gibi binayı yıkıp, moloz olarak atmıyorsunuz. O molozun bile bir değeri var.

AE: Şişli Belediyesi son iki senede en çok yarışma açan kurum oldu, bu çok iyi bir rakam. Siz de tüm bu yarışmaların jüri üyesiydiniz, biraz bahseder misiniz?

Eİ: Geçen yılki proje yarışmalarından söz edecek olursak, Şişli Belediyesi bir okul, bir kültür merkezi ve bir cami yarışması açtı. Okul, kültür merkezi ve cami halkın ve mimarlık öğrencilerinin ders alanabilecekleri projelerin katıldığı ve katılımcı sayıları çok yüksek yarışmalardı. Bu hem jüriye olan güven, hem de mimarlık adına söylenebilecek çok farklı fikirlerin olduğunun göstergesidir.

Cami meselesi bugünlerde çok farklı şekilde gündemde olduğu için, yarışmayla bir mahalle camisinin hangi değerde olması anlamında değer taşıyordu.

Politikacılar büyük sabırsızlıklarla bir an önce bazı projeleri dönemleri içerisinde yapmaya çalışıyorlar. Şişli Belediye Başkanı, kimliği ve her şeyi ben bilirim mantığıyla hareket etmemesinden dolayı, etrafında bilgi ve kültür ağını oluşturan insanlar ile birlikte yola çıkıyor, ve bu 3 projeyi yarışmaya açma kararı aldı. Yarışmalar uzun süreli olduğu için tercih edilmiyor politikacılar tarafından; ama gerçekten çok kaliteli ve değerli projeleri elde edebilmenin ancak proje yarışmalarıyla olduğuna inanıyorum.

AE: İhale ile elde edilecek yapı ile yarışmayla elde edilecek yapının farkını göremiyorlar mı?

Eİ: Mimarlık mesleği manavdan portakal alınacak kadar basit değil, kaldı ki pazarlama yöntemiyle alınacak bir iş kolu değil. Mimarlıkta tecrübe, iş bitirme, mimarın yaşadığı süreçlerde hangi konularda başarılı olduğunu gösterecek projeler olması lazım. İhaledeki gibi satınalma yöntemiyle proje yapmayı nitelikli mimarlar tercih etmiyor. Bir proje yarışmasında şartlar eşit, işi bilen meslek adamlarının seçtiği bir jüri değerlendireceği için yarışmalar daha fazla değer görüyor.

AE: Peki Şişli Belediyesi’nin açtığı yarışmalar şu an ne durumda, projeler uygulanıyor mu?

Eİ: Kültür merkezi inşaatı başladı, lise bu yıl okul tatilinden sonra başlamak üzere onay bekliyor. Cami projesiyle ilgili de sözleşme yapılması bekleniyor.

AE: Mustafa Sarıgül ilk yarışmadan memnun kaldığı için mi diğer yarışmalara da sıcak baktı?

Eİ: Belediye başkanı bu kadar farklı ve bu kadar başka anlayışlarla bir arazinin kullanıldığını gördü. Işık yönünün, sınıfların yönünün, oradaki meydanın nasıl ele alınabileceğine dair çok güzel projeleri karşılaştırarak, diğer projeleri de yarışmaya çıkardığını söyleyebiliriz.

Bugün bir tarafta hiçbir ortak dili taşımayan bir şehir var, bir tarafta da bu çabalarla şehre mimarlık kültürü hediye etmeye çalışan bir belediye başkanı, durum böyle olunca farklı sonuçlar ortaya çıkıyor.

Ayasofya, Süleymaniye, Dolmabahçe vb. olmasaydı, turistler hangi yapıları gezmeye geleceklerdi?

İnsanlar sadece uzaktan seyredebildikleri şehirler değil, oradaki yapı ögelerinin kattığı büyük değerlerle bir semti ve şehri geziyorlar, bunu unutmamak lazım. Dünyada sadece yapıları görmek için oluşan bir turizm var. Bugün İstanbul’a geliniyorsa, Bizans’ın Roma’nın ve Osmanlı’nın birlikte oluşturduğu ve o yapıların izlerini takip eden gruplar olduğunu unutmamak gerekiyor. Cumhuriyet Dönemi’nde de çok kıymetli ve değerli yapıları olursa, onların da bir turizm öğesi olabileceğinden kuşkum yok.

AE: 80lerden sonra yarışma kurumu için neler değişti? O dönemde de yarışma süreçlerinin içerisindeydiniz.

Eİ: 80’li dönemlerde proje yarışmalarının içinde bulundum. Taksim, Beyazıt ve Üsküdar Meydanı ve Tarlabaşı Kentsel Tasarım Proje Yarışmaları’nın danışmanlığını, koordinatörlüğünü yaptım ve kitaplarını hazırladım. O dönemlerde davetli proje yarışmaları daha fazlaydı. Taksim Meydanı ve Üsküdar Meydanı uluslararası proje yarışmaları olarak açıldı. Bu yarışmalara katılmayacağını düşündüğümüz bir sürü isim yarışmalara keyifle geldi. Bunların içerisinde Aldo Rossi, Hans Hollein, James Stirling, Victoria Grovetti, Charles Moore gibi ünlü mimarlar vardı. Bu mimarlık tarihi açısından da büyük önem taşıyan bir durum. Bir yabancının farklı bir ülkede yaptığı işi görmek adına da önemli. Yabancı bir şehirde onların diliyle proje yapmak için bir süre yaşamak gerektiğine inanıyorum. Yine de bizim kentimizi nasıl değerlendirdiklerini görmek anlamında çok önemliydi. Bugün hepsi birer belge ve İstanbul için düşünülmüş önemli fikirlerdir..

Bu tür yarışmalar ve Dünya Mimarlar Birliği’nin İstanbul’da toplantı yapmış olması bugün İstanbul’un bu kadar bilinir olma nedenlerinden birkaçı diyebiliriz. Mimarlık yapı kültürü de bunun için çok önem taşıyor, bu yüzden yarışmalara çok büyük değer vererek kamunun özellikle bu işin başını çekerek yarışmalar açması lazım.


Fotoğraflar: Uğur Ceylan

AE: Meydan projeleriyle tanınıyorsunuz, Ortaköy Meydanı’nı siz yaptınız, İstanbul’da meydan denince neresi geliyor aklınıza ya da İstanbul’da meydan var diyebilir miyiz?

Eİ: İstanbul o konuda çok talihsiz. Bunun temel etkilerinden bir tanesi de Osmanlı’da meydan yok, ya cami avluları, ya da kuş pazarları var biraraya gelinen. Batı’da meydanların dili farklı. Imparatorluğun görkemini gösteren meydanlar da var, dikilme meydanları da var, yağmurdan sığınıp meydana bakabilecekleri önünde heykeli olan, müziklerin yapıldığı, demokrasinin filizlendiği meydanlar da var. Batının meydanları bu anlamda önemli. Bizde Beyazıt Meydanı Bizans’ın forum alanı Osmanlı’nın saray meydanı. Bu anlamda Fetih sonrası yapı kültürümüz değiştiği için biz meydan fikrini, buluşma düşüncesini, demokrasi anlamındaki buluşmaları Cumhuriyet döneminde anladık.

AE: Meydanları yapıların tanımlaması gerekirken bizde genelde yollar tanımlıyor.

Eİ: Taksim Meydanı Cumhuriyet’in ilk meydanı, ve bugün bir transfer noktası. Beşiktaş Meydanı yine aynı şekilde. Bunlar için meydan değil büyük açıklıklar diyebiliriz. Şarkılar dinleyebildiğiniz, insanlarla buluşma, bir röper noktası niteliğinde meydanlarımız yok. Ortaköy Meydanı bu anlamda küçük bir meydan, 3 dinin buluştuğu, yani cami, kilise ve sinagogun olduğu ve nitelikli yapıların tanımlandığı bir alan olarak ayrıca önemi var.

Boğaziçi ve iskele meydanlarının çok önemli değerleri var. İskele, cami ve çeşme insanların soluk aldıkları yerler. Ortaköy Meydanı kafeleriyle, kahveleriyle insanların ilk kez insanların sokaklarda oturma kültürünü oluşturması anlamında önem taşıyor bence. Büyük bir emek var orada, bugün için bu işlevleri taşıyor mu taşımıyor mu orası tartışılır ama felsefe olarak, planlama ilkeleri anlamında baktığınızda bu fikirlerden yola çıkılarak yapılmış bir meydan. Eski sokakları, meydana döşenen taşları, meydanı, iskelesi, çeşmesi ve camisiyle bir bütünü anlatıyor

AE: Peki Taksim Meydanı’nında başlayan proje hakkında ne düşünüyorsunuz?

Eİ: Bir kişinin “ben yaptım oldu” düşüncesiyle başlatılan bir proje olması çok acı. En başta ulusal veya uluslararası proje yarışmasına çıkarılmalıydı diye düşünüyorum. Böylesine değerli bir alanın bir kişinin ve bir kurumun “biz böyle istiyoruz” diye bu bilgilerle yola çıkılmasının çok yanlış olduğunu düşünüyorum. Orada çok önemli ögeler var, II. Mahmud’un su maksemi, Taksim’in adını aldığı maksem, arkasındaki boşluk, onun yanında Aya Triada Kilisesi, Atatürk Kültür Merkezi’nin aksı ve çevresindeki Prost ‘un yaptığı planla uzanan yeşilin hangi anlamda ve nasıl kullanılması gerektiğini, yolun alta alınmasının doğru olup olmadığını, bunların hepsinin tartışılarak çok doğru bir şartnameyle yarışmaya çıkarılması gerekirdi. Ben kışlanın olup olmamasını çok büyük bir sorun olarak görmüyorum. Burada insanların belleğinde yer etmiş şeylerin yok edilmesine karşı çıkıyorum.

AE: Biraz da politik bir yönü var aslında.

Eİ: Paul Valori “Beni hangi şehre gitsem yüksek tepelere çıkarırlar, şehri oradan seyrettirmek isterler. Oysa benim görmek istediklerim sadece uzaktan görebildiklerim değil, yakından inceleyebildiklerimdir.” diyor. Bir şehir yakından incelendiği zaman mekan değerlerini, hacim değerlerini anlayabiliyorsunuz. Şimdi Taksim’de birden bire II. Mahmud’un makseminin arkasında bir cami yükselmesi bence makseme de olan saygının azaldığını gösteriyor. Orada öyle bir talep var mı? Cemaat öyle bir yapıyı istiyor mu? Bunlar çok önemli şeyler. Bu kararlar bir kişinin, iki kişinin insiyatifine bırakılabilecek kararlar değil. Birden bire İnci Pastanesi’nin yok olması, Emek Sineması’nın kapatılması çok acı, çünkü kentteki bu ögeler de yaşamdan bir iz taşıyor. İnsanın belleğini kaybetmiş olması çok acı.

AE: Cami konusunda çok tecrübesiziz, Halide Edip Adıvar Külliyesi Yarışması’nı açmaya karar verilmesi nasıl oldu?

Eİ: Şimdi bir çocuğa cami çiz deseniz bir kubbe ve yanına bir minare koyar. Bu algı insanların hafızasına yerleşmiş durumda. Ayasofya’nın büyük kubbesinden yola çıkılarak yapılan birçok eser var. Çünkü dönem ve süreler birbirini takip eden doğru algılarla yürümeye başlamış. Cami meselesi dediğiniz zaman caminin ritüelleri var. Çift minareli cami yapabilmeniz için padişah soyundan gelmeniz gerekiyor. Mimberin üzerindeki kelime-i tevhid yazısını yazmak, kubbenin üzerindeki Ayet-el Kürsi’yi yazmak, hepsinin önemli insanlarla ve sanatkarlarla yapılan bir eser olduğunu görüyorsunuz.

Bugün cami şebekesini de yapmak, caminin kündekari kapısını da yapmak, içindeki saf düzeni dokulu halıyı da yapmak, mimberi de mihrabı da yapmak hepsi büyük sanatkarlık isteyen işler. Sadece kubbeli değil,çatılı camilerimiz de var, Selçuklu’dan Osmanlı’ya uzanan muhteşem eserlerimiz var. Bunlardan yola çıkarak günümüz anlayışındaki cami kurgusunu eğer doğru koyabilmiş olsaydık bugün zaten böyle sorunlarımız olmayacaktı. Ama birdenbire oranları belli olmayan bir kubbenin yanına dört tane minare, bilmem ne kadar şerefe koyarsanız, altına da otomobil bayii, alışveriş merkezi yaparsanız, bu cami olmaktan çıkıyor. Cami küllliyesiyle, sübyan mektebiyle, yanındaki aşeviyle bütünlük taşıması gereken bir yapı, bir sanat eseri olması gerekiyor.

Böyle ele alınmadan yapıldığı zaman karşınıza bambaşka bir şey çıkıyor, bu yüzden Süleymaniye’nin kötü bir taklidini yapıyorsunuz. Bir de mekan seçimlerindeki yerler de yanlış. Osmanlı camilerinin esas önemli yönlerinden bir tanesi de Sinan’ın yer seçimlerini istanbul’un kimliğine uygun olarak seçmiş olması. İstanbul’da sonradan o silüetin arkasından Zeytinburnu’nda yapılan iki kuleyi çıkarırsanız farklı bir şehirle karşılaşıyorsunuz. Bu anlamda camilerin öğretici olması lazım. İslamiyet’in doğruluklarını, güzelliklerini anlatacaksanız, insanların ibadet etmesini sağlayacaksanız, bu ibadete bir mekan yaratarak katkıda bulunmak istiyorsanız bu mekanın ritüellerine çok saygıyla bakmalısınız.

Bugün şunları söyleyebilirim şehrin belleğine dair bütün referansları kaybediyoruz. İstanbul giderek büyüyor ve yaşanmaz hale geliyor. İstanbul’un şu an yaşadığı en büyük acılardan bir tanesi Haliç Metro Köprüsü. Onun silüete vereceği zarar hiçbir tasarımla ortadan kaldırılamayacak. Esas proje yarışmasına çıkarılacak İstanbul’un önemli birinci projesi oydu, ve bu da göz ardı edildi.

Kendime kendime soruyorum hangi dünya kentinde mimarların, şehir plancılarının ve halkın karşı çıktığı bir proje yapılabilir? Bugün görebildiğimiz tek yeşil alanlar mezarlar. Yapılması gereken, tarihçisiyle, psikologlarıyla, sosyologlarıyla, mimarlarıyla, şehir plancılarıyla, İstanbul’a gönül vermiş insanların bir plan yapması, her semtin tek tek ele alarak yapılması gerekiyor. Bunun için de İstanbul’a on yıl imar yasağı getirilmesi lazım. Bu on yıl içerisinde de sadece restorasyonlar yapılıp, kültür-sanat yapılarını, kamu yapılarını ele alacak yarışmalar yapılması lazım.

Şehre sahip çıkmak uygarlıktır. Jean-Jacques Rousseau diyor ki; “Kenti yapılar oluşturur, ancak bu yapıları yapan yurttaşlardır, kuşkusuz kentin geçmişi de geleceği de mimarlardan, plancılardan, politikacılardan çok kentin yurttaşlarına bağlıdır”. Siz kültürünüze, kentinize ne kadar değer verirseniz o kadar değerli yapılarla karşılaşırsınız.

AE: Çok keyifli bir söyleşiydi, teşekkür ederiz.

Eİ: Ben teşekkür ederim.

Etiketler

Bir yanıt yazın