“Mimar Olmak, Mimar Olmamak”

Behiç Ak ile söyleşi...

Behiç Ak, bir mimar ama aktif olarak mimarlık yapmıyor. Sanatın pek çok dalında verdiği eserlerinde mimarlığın izlerini arıyoruz. “Bina” adlı oyunundan ve “Rüzgarın Üzerindeki Şehir” adlı çocuk kitabından bu izleri toplayabiliyoruz.

Ona göre; “Mimarlık bazen bina yapmamaktır.” Ona göre; “Mimarlar konuşmuyor.”

Duvar, döşeme ve çatı çizmiyor ama onların içindeki boşluklarda yaşayan yalnız bireylerin gündelik hayatını karikatürize ediyor.

O, önce yoksun bırakıldığımız kamusal alanların, sonra bize satılmasına, karşı.

Behiç Ak ile Galata’daki atölyesinde cam bir masanın başında buluşuyoruz. Galata Kulesi bir kalemlik gibi duruyor masanın üzerinde. Rüzgarın içinde bir söyleşi yapıyoruz. Daha çok İstanbul’da esiyoruz…

Simla Sunay Özdemir: Söyleşimize sizi tanıyarak başlayalım. Behiç Ak nerede doğdu? Nerelerde yaşadı? Nerelerde okudu?

Behiç Ak: Ben Samsun’da doğdum. Samsun’dan ayrılınca Kadıköy’de Yeldeğirmeni’ne geldik. Yeldeğirmeni, eski yüksek tavanlı İtalyan apartmanlarıyla çok hoş bir yerdi. Daha sonra da hep bu tip binalarda yaşadım. 19.yy’da yapılmamış, yeni yapılarda mutlu olamadım. Şimdi on yıldır Galata’da yaşıyorum. İlkokulu, Yeldeğirmeni’nde, liseyi, Haydarpaşa Lisesi’nde bitirdim. Okula yürüyerek gidip gelirdik.

SSÖ: Behiç Ak’ın ailesi nasıl bir ailedir?

BA: Ailemiz göçmen bir aile; Annem, Selanik’te doğmuş. Babamın ailesi ise Rodos’tan İstanbul’a göç etmiş. Annemin ailesi 1924’de mübadelesinde Selanik’ten ayrılıp Samsun’a yerleşmiş. Babam ve annem öğretmendi. Ailem orta halli bir aileydi, zengin yoktu o zaman. Sınıfsal farklar yoktu. Anne tarafım kalabalık ve sosyaldir babamınsa içe dönük entelektüel bir yapısı vardır. Babam, Samsun Ticaret Lisesi’nde öğretmenlik yaparken tanışıp evlenmişler. Daha sonra, babam Samsun’dan ayrılmak isteyince İstanbul’a Yeldeğirmeni’ne gelmişler. Şimdi anne tarafım İzmir’de yaşıyor. Üç kardeşiz. Kız kardeşim Sevim Ak; biyokimya uzmanı. Heybeliada’da Sanatoryum’da çalıştı ve oradan emekli oldu. Şimdi çocuk kitapları yazıyor. Ağabeyim ise şirketlere mali danışmanlık yapıyor.

SSÖ: Behiç Ak mesleki açıdan kendisini “ne” olarak tanımlar? Karikatürist? Yazar? Mimar? Küratör? Hangisi ağır basar ya da önce gelir?

BA: Bir mesleğim yok galiba benim. Bizim okuduğumuz dönemde öğrenci olayları vardı. Sosyal olaylarla çok ilgiliydik. Toplumsal örgütlenmelerin içine girdik o dönemde. Mimarlığa da öyle bakmaya başladım. Mimarlık, benim için iyi bir bina yapmaktan öteydi. Mimarlığın daha çok kamusal yanıyla ilgilendim hep.

SSÖ: Genel olarak; “Mimar olmak”ın insan doğasındaki yeri nedir? Hangi motivasyonla bu meslek tercih edilir ve daha sonrasında bu meslek insana “ne” yapar, veya “kime” dönüştürür? Behiç Ak için; Mimarlık, bilinçli bir tercih miydi? Mimarlık eğitimi nasıl geçti?

BA: Mimarlık eğitimi insanı çok değiştiriyor. Çevreyi fark etmemizi sağlıyor. Şehirde bir çok insan çevreleriyle çok ilgisiz. Bir ara Dalan döneminde, henüz tamamlanmamış bankların üstüne oturmuş insanlar görmüştüm. Tam olarak monte edilmemiş bankların üstünde ayakları yere değmeden oturmuşlardı. Mimar olmanın şehirle ilgili verdiği en önemli bilinç, şehrin yalnızca mimarlıkla sınırlı olmadığıydı. Mimarlık eğitimi mimarlığın da sınırlı olduğunu öğretti.

Çizmeyi ve tasarımı sevdiğim için mimarlık eğitimini isteyerek seçtim. Yıldız Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nde okudum. Eğitim sırasında da mimarlığın bana göre bir meslek olmadığını anlamaya başlamıştım. Sonra İTÜ’de konut üzerine yüksek lisans yaptım.

SSÖ: Hiç mimarlık yaptınız mı?

BA: Bir süre şantiyelerde çalıştım.

SSÖ: Karikatür çizmeye ne zaman ve nasıl başladınız? Oyun yazarlığı ile karikatüristlik hep paralel mi ilerledi?

BA: Karikatür, 1980 Darbesi sonrası bir şeyleri ifade erme ihtiyacından doğdu. Bazı tepkilerimin sonucuydu. 1982’de bir bant karikatürle “Kim Kime Dum Duma” adıyla Cumhuriyet Gazetesi’nde başladım. Bireyi temel alan, gündelik hayatı politikleştirerek ortaya çıkaran, kadın erkek ilişkilerinden çocuk büyük ilişkilerine, politikaya farklı bakış açıları getirmeye çalışan bir banttır Kimkime Dum Duma. 24 yıldır kesintisiz devam ediyor. Sonra çocuk kitapları, oyunlar, filmler birbirini izledi. Hayatım boyunca sipariş üzerine iş yapmadım. Hep kendi istediğim şeyleri yaptım.

SSÖ: Çocuk kitaplarınız Türkiye’den önce Japonya’da yayımlandı. Neden çocuk kitapları? Neden Japonya?

BA: Çocuk kitapları yapmak da çocuklarla bir şekilde diyalog kurmak da çok keyifli. Biz çocukluğumuzda çok kitap okumazdık, incir ağacına çıkardık daha çok. O günleri kaybettiğim için yazıyor olabilirim. Yani eskiden yaşadıklarımı bir şekilde çocuklarla paylaşmak için… Japonya’da “Yüksek Tansiyonlu Çınar Ağacı” adlı çocuk kitabımla bir sergiye katılmıştım. O bir sergi değilmiş bir yarışmaymış aslında. Ödül aldım. O sergi bütün dünyayı dolaştı. Sonra Japonların Gakyen Yayınevi adında dünya çocuk literatüründe çok önemli bir yayınevinden mektup geldi. Japonlar’ın çok kapalı bir toplum olmasından dolayı uluslararası bir seri hazırlamak istediklerini söylediler. Ben de onlara “Gökdelene Giren Bulut” adlı bir kitap yaptım. Gakyen Yayınevi bastı. Sonra “Kedi Adası” ve “Rüzgarın Üzerindeki Şehir” adlı kitapları yaptım. Japon çocuklarla mektuplaşmaya başladım. Kitaplar çok tutuldu ve eğitim literatürüne de girdi. Böylece Japon çocuklarını dışa açma projesi de gerçekleşmiş oldu. Bir okul öncesi periyodik yayınında iki yıl süreyle iki sayfa hazırladım. Daha sonra Türkiye’de de basılmasını istedim. Şimdi Oğlak Yayınları, Can ve ODTÜ yayınları çocuk kitaplarımı yayınlıyorlar. Japonya ile ilişkim on yıl sürdü. Japonya’da çıkan kitaplarımın hepsini Türkiye’de hala yayınlayabilmiş değilim. Japonlarla çalışmak hem çok zor, hem de çok kolaydır. Fakat buradan oraya kitap yapmak hiç de kolay değildi benim için. Okurlarımla yakın ilişki kurmak istediğim için ara verdim. Şimdi burada bişeyler yapmak istiyorum.

SSÖ: Söyleşinin ileri ki sorularında yakınlaşarak inceleyeceğimiz eserleri yaratan, çok yönlü Behiç Ak’ın; o karikatürleri çizen, o tiyatro oyunlarını yazan, o çocuk kitaplarını yazan ve resimleyen Behiç Ak’ın gözleri mimar gözleri mi? Mimarlık bir filtre taktı mı o gözlere?

BA: Hayır mimarca bakmıyorum. Evet mimarların bir bakışı var. Ama ben hayata da mimarlığa da öyle bakmıyorum. O yüzden çoğu zaman, mimarlarla çok da anlaşabildiğimi söyleyemem. Çünkü hayatın kamusal boyutunu çok ihmal edebiliyorlar. Bazıları tetikçi gibi davranıyorlar. Piyasa mimarları; “Bana iş verilsin de kim verirse versin”, diye bakıyorlar. Çok dürüst olarak tanıdığım mimarların daha sonra, piyasa şartları gereği, kamusal alana zarar veren işlere imza attıklarını görmek, bende çok büyük hayal kırıklığı yaratmıştır. Mimarlık, bazen kimin yararına kullanılacağı belli olmayan bir tabanca gibi. Bazı mimarlar, zamanla ne iş olsa yapan, hiçbir etik değeri olmayan, sadece bürosunun gerekleri için çalışan iş adamlarına dönüşüyor.

SSÖ: Cumhuriyet Gazetesi-2003’de; “Mimarlar proje peşinde koşan bir esnaf. O yüzden mimarlar ve şehirciler eğer mesleklerini icra ediyorlarsa bu konularda hiç konuşmuyorlar, sadece iş bekliyorlar. Ekmeklerinin ellerinden alınmasına neden olacak zararlı fikirlerden kendilerini koruyorlar. Sadece kaybedecek bir şeyleri olmayan bizler, yani mimarlık yapmayan mimarlar, sağa sola yazı gönderiyoruz.”, demişsiniz. Son üç yılda bu düşünceniz değişti mi? Mimarların her geçen gün daha çok konuştuğunu söyleyebilir miyiz?

BA: Hayır. Mimarlar ve şehirciler hala çok az konuşuyor. Hakiki anlamda çok az. Mesela Galataport Projesi’yle ilgili çok az mimar konuşuyor. 3,5 milyar Dolar’lık “7 Tepe 7 Tünel Projesi” için kimse konuşmuyor. Eskiden öğretim üyeleri konuşurdu ama onlar da projelerde yer almaya başladıklarından beri birkaç kişi dışında sustular. Sonuçta mimarlık, politik ve sosyal içerikli bir alan. Bunlardan soyutladığınızda, mimarlık, mimar ve toplumun karşı karşıya geldiği bir korku filmine dönüşüyor. Konuşanlar; yazı yazan, eleştiren, çoğunlukla mimarlık yapmayan ya da meslek odalarında çalışan insanlardan oluşuyor. Benim gibi.

SSÖ: Tiyatro oyunlarınıza yakınlaşırsak biraz; ilk oyununuz Bina; 1993 yılında sahneye kondu. Sonra; 1996 yılında “Ayrılık”, 1999 yılında “Hastahane”, 2002 yılında “Tek Kişilik Şehir”, 2004 yılında “Fayhattı-Newton Bilgisayardan Ne Anlar?”, 2005 yılında “İmaj Katili”. Bunlardan en çok hangileri mimar Behiç Ak’ın mimariye bakışı üzerinden beslenerek yazıldı? Kısaca bu oyunlarınızdan bahseder misiniz?

BA: Hepsi de ilgilidir aslında ama en çok öne çıkan “Bina”, “Tek Kişilik Şehir” ve “Fayhattı”‘dır. Bina’da gizli bir mimar eleştirisi vardır. Orada mimar hep aynı şeyi söyler; “Yüzme havuzunda yüzülür, pinpon masasında pinpon oynanır”. Rasyonel olan bir mesajın sürekli tekrarlanması onu doğrulamaktan çok absürd bir hale getiriyor. Rasyoneli saçmalaştırıyor.

Bu oyunda yapmak istediğim şey; hem rasyonel olanla hem de irrasyonel olanla dalga geçmekti ve ikisinin arasındaki karşıtlığı koymaktı. Seyircinin rasyonel olan yüzme havuzuna da yabancılaşmasını istedim. İrrasyonel olan kullanıcı, soyunma odalarını veterinere kiralayan, havuz alanını kafeteryaya kiralayan adama da, yüzücüye de, mimara da yabancılaşılmasını istedim. Bunlardan “Ayrılık” ve “Newton Bilgisayar’dan Ne Anlar” şu anda oynuyor. “Ayrılık”, beş yıldır İzmir Şehir Tiyatrolarında oynuyor. Ayrılıklar giderek arttığı için daha da oynayacak sanırım.

SSÖ: Bu oyunlar yurt dışında festivallere katıldı, ödüller aldı. Hangileri, hangi ülkelerde sahne aldı?

BA: “Bina” adlı oyun,1993 yılında Kültür Bakanlığı Özel ödülünü, 1996’da Şehir Tiyatrosu’nda sahnelen “AYRILIK” adlı oyun ise aynı yıl Cevat Fehmi Başkut Ödülü’nü aldı. 2002 yılında ise “Tek Kişilik Şehir” adlı oyunu aynı ödülü aldı. Türkiye’de neredeyse ödül almamak imkansız. Herkesin ödülü vardır. “Fayhattı” adlı oyun, Almanya’da, Belçika’da, Yunanistan’da ve Güney Kıbrıs Rum Kesimi’nde oynadı. Mayıs 2005’te, New York’ta Moon and Stars Project’in gerçekleştirdiği 7. New York Mayıs Festivali’nde sahne aldı.

SSÖ: “Bina” adlı oyunuzda, mimarı alıp getirip de oturduğunuz yer; binanın uygulanıp bitmesi sonrasında kullanıma geçtiği zaman ki mimarların bu sürece katılımları, pek tartışılmayan ve göz ardı edilen bir alan. Pek çok mimar uygulama sonrasında olup bitenle ilgilenmek istemediğini vurgular ya da bundan korkar. Mimarın, eserini tamamladıktan sonra, onun kullanımıyla ilgili bir sorumluluğu var mıdır? Ya da bir diğer açıdan her işlev değişikliği ve revizyon, binanın mimarına sorularak mı yapılmalıdır?

BA: Bina oyununda; “bina” bir metafora dönüşüyor. Binanın kendisi bir kişilik haline geliyor. Amacım mimarinin bir bina karşısındaki çaresizliğini anlatmaktı. Bir bina bittikten sonra mimarın kontrolünden çıkar. Yakın tarihten örnek verirsek; Rogers’in “The Millenium Dome”u. Şimdi ne yapacaklarını bilmiyorlar. O bina olmasaydı neredeyse İngiltere 2000 yılına giremeyecekti. Beyoğlu’ndaki Çiçek Pasajı; ilk yapıldığı zaman, altı çiçekçilerden üstleri konuttan oluşan bir toplu konutken şimdi meyhane olarak kullanılıyor. Binaların kimsenin kontrol edemediği bir kaderi var. Bu da onun aslında toplumsal, sosyal bir yanı olduğunun kanıtı. Mimar onu denetlemeye çalıştığında gülünçleşiyor. “Bina” adlı oyunda bunu anlatmaya çalıştım. Binaların kaderiyle mimari söylemin değişmezliği arasındaki gülünçlüğü ortaya çıkarmaya çalıştım.

SSÖ: Behiç Ak mimar olmasaydı “Bina” oyununu yazabilir miydi?

BA: Yazamazdım sanıyorum. Ama bu oyun mimarlık bilgime dayanarak yazdığım bir oyun da değil. Metne haksızlık etmek istemem. Çünkü oyunda mimar da eleştiriliyor, mimarın gözünden diğerleri de eleştiriliyor.

Soldaki “Bina” oyun afişi; Bülent Erkmen

SSÖ: “Tek Kişilik Şehir” adlı oyununuz; zamanımızda kentli insanının, nasıl hız kurbanı olduğunu, kemik, et, kandan oluşan bedenini dahi taşımak istemeyecek kadar hafiflediğini, tek kişilik bir hayatta nasıl sıkıştığını ironik ve grotesk bir dille anlatır. Gerçeğe olan bağlantısı o kadar güçlüdür ki çok acıklı bir kara-komedidir aslında. Örneğin, her şeyin görüntüsünü üretip de satan, hiçbir şeyi, değerini kaybetmemesi için kullanmayan baş karakter bir yerde; “Tasarım o kadar gelişti ki artık… Mal üretilip, piyasaya çıkana kadar tasarımı eskiyor… Yenisi üretilip neden vakit kaybedilsin ki? Bu yüzden sadece görüntülerini üretmek yeterli görülüyor,” diyor. Kullan-at döneminin yerini, kullanmadan alıp-satma dönemi mi alacak?

BA: Paris’e gittiğimde parklarda tek kişilik banklar vardı. Ondan çok etkilendim bu oyunu yazarken. Paris’te nüfusun yüzde ellisinden fazlası yalnız yaşıyor. Hatta kız arkadaşımla gitmiştik, şehir tek kişi olmaya öyle teşvik ediyor ki sizi, kavga edip ayrılıyorsunuz hemen. Yapılacak o kadar farklı şey var ki tümünü “birlikte” yapmak imkansız. Günümüzde çekirdek aile de parçalandı. Yalnızlık iletişim endüstrisinin önemli bir figürü haline geldi. Geçenlerde bir kooperatif toplantısına katıldım. 35 katlı apartmanlar yapan bir kooperatif. “Bu konutlardan bir şair bir müzisyen çıkabilir mi sizce?”, diye sordum onlara. Şaşırdılar.

Böyle bir soru beklemiyorlardı. Birbirinin aynı kutu gibi daireler. “Aranızda tek kişilik aile olan var mı?” diye sorduğumda önce şaşırdılar sonra birkaç el kaktı. Giderek tek kişilik bir hayatın oluşması çok büyük bir problem. “Tek kişilik tüketimin” ve “iletişimin” bir endüstri haline gelmesi çok büyük bir tehlike. Doğayı satmak için önce doğadan yoksun bırakıyorlar, iletişimi satmak için önce iletişimi yok ediyorlar. Yıllar önce suyun satılacağını düşünemezdik. Yakında hava da satılacak.

SSÖ: Yine, “Tek Kişilik Şehir” adlı oyununuzda; “göç”e farklı bir bakış açısı getiriyorsunuz. Oyunun göçmen karakteri, garson, bir bölümde;” Biz hiç yerimizden kıpırdamamaya çalışıyoruz efendim. Biz sinemaya giderken değil, bir gün ancak göç edersek hareket edebiliriz efendim.” diyor. Kentin çoğunluğunu oluşturan göçmenler kenti kullanmıyor, asıl kentliler kent dışına kaçıyor hatta komşusuyla ancak kent dışında karşılaşıyor. Kentin içi boş… Kent, gerçekten de bir gün içi boş binalarıyla baş başa mı kalacak? Hatta bir paradoks ile ortaya çıkan, kullanılmaya kullanılmaya kentin temizleneceği ancak insanların bu alanları doldurmaya yetecek bedenlerinin, geri dönülmez kayıplarla, intiharlarla, kalmayacağını söylüyorsunuz. En küçük şehrimiz bedenimizdir diyebilir miyiz? Şehri korurken aslında neyi koruğumuzu bilmiyor muyuz?

BA: Aslında şehir gerçekten anlamını kaybetti. Şehirler yaşayanlar için değil, şehri alıp satanlar için var. Şehrin kendisi bir meta haline dönüştü. Şehirde yaşayanlar da birer tüketim işçisine dönüştü. Tüketince kullanamıyorlar, şehri tüketmezlerse eğer orada olmaları için bir neden de kalmıyor. Şehrin aynı parçaları onarılıp-boyanıp sürekli size satılmaya çalışılıyor. Şehir endüstriyel bir nesne. Şehir bir çarşı oldu. UIA 2005’te de dendiği gibi. Şehirde daha çok dışardan gelen için yatırımlar yapılıyor. Şehir koridorlaştırılıyor, bir eğlence tüneli haline getiriliyor. Neredeyse şehir Disneyland’a dönüştürülüyor. Şehirlerde uzun süre yaşayacak olanlar için çok az şey yapıldığını düşünüyorum. Bu yüzden şehirlerde yaş ortalaması düşüyor. Yaşlılar şehrin dışına itiliyor. Konutların değer kazanması onları zamanla slamlaştırıyor. Öyle bir hale geliyor ki içinde kimsenin yaşamadığı, sürekli alınıp satılan bir meta haline geliyor ve mekan zamanla kullanılmaya kullanılmaya slamlaşıyor. Sonuçta değer kaybetmeye başlıyor. Şu anda İstanbul’da 1 milyon tane boş konut bekliyor ve hala “Konut açığı var ” deniyor. Toplu konutlar, alınıp satılmak için üretiliyor. Kooperatif toplantısında bana “Biz yoksul insanlar için konut yapıyoruz, biz farklıyız”, dediler ben de onlara “Siz yoksul insanlar için konut yapmıyorsunuz, yoksul insanları konut satıcısı yapmak için konut yapıyorsunuz”, dedim. Bir eviniz var ve onu kullanmıyorsunuz. Vücudunuzu düşünün, vücudunuz var ama onu kullanmıyorsunuz.

SSÖ: “Tek kişilik Şehir” adlı oyununuzda kahramanlar sürekli çeşitli kurslara gidiyorlar. Sümerce kursu, İtiraf Kursu, Susma Kursu, Gülme kursu, Hakaret Kursu, Dinlenme Kursu vb…Bu çok yakın geldi bana. İtiraf etmeliyim ben de iki tane kursa devam ediyorum.

BA: Bu aslında “Batı”dan gelen bir şey. Batılılar da bundan çok rahatsız. Bizim onlara öğretecek çok şeyimiz var. Tüm bunları sosyal bir olgu olarak yaşasak keşke, endüstriyelleştirmeden. Alınıp satılan bir şey olmadan. Hayat daha güzelleşecek. Türkiye’de hiç kimse muhafazakar değil. Muhafazakar bilinen dindar kesim bile muhafaza etmiyor. Herkes değişimden yana. Piyale Paşa Camisi’nin avlusunu ÇİN graniti, Fındıklı’daki Molla Çelebi Camisi’nin revağını şeşane tuğlalarını kaldırarak granit kaplayabilen anlayış iktidarda bugün. Süleymaniye Camisi’nin altından 6 şeritli otoyol geçirmeyi düşünebiliyorlar. Tüyleri diken diken oluyor insanın. Kişinin kendi toplumsal, tarihi ve kültürel değerlerinin bilincinde olması ve onu koruması gerekli. Bunu yapmadığınızda başkalarının empoze ettiği hayatı yaşamaya başlıyorsunuz. Onları size empoze eden adamlarsa bu empoze edilen hayattan o kadar sıkılmış durumda ki. Avrupa şehirlerine gittiğinizde bu yüzden çok sıkılıyorsunuz.

Mesela Stuttgart öyle sıkıcı bir şehir ki. İstanbul’un öyle olmasını istemem. Buradaki melez yapının korunmasını isterim. Şimdi Avrupalılar yeni kredilerle bu “her köşesini steril bir hale getirdiğimiz, parçaladığımız hayatı nasıl melezleştiririz?” diye çırpınıyor. İstanbul’da mahalleler yok oldu. İnsanlar güvenlikli sitelere kapandı. Bu şehrin kimliğine büyük bir darbedir bence.

SSÖ: Hayat giderek o kadar kolaylaşıyor ve hafifliyor ki beden bile insana ağar gelmeye başlıyor. İntiharlar artıyor.

BA: Modernizm insanı pasifleştiriyor. Asıl bilinmesi gerekenler bilinmiyor ama insanlar bilmelerine gerek olmayan şeyler için kurslara gitmeye başlıyorlar. Bunlar hep yoksun bırakıldığımız için yaptığımız şeyler. Yürüme yollarımız elimizden alındığı için spor merkezlerine gidip yürüme bandında yürüyoruz. Kamusal alan elimizden alınıp sonra bize satılıyor. Susuz bırakılıyoruz, çünkü bize susatmak isteyenler var. Bu hayatı kalite olarak düşük ama pahalı bir hale getiriyor. Türkiye’de bu çok vahşice yapılıyor. Kamu’nun devletle karıştırılıp, devletle birlikte eleştirilmesi bizi ondan mahrum bırakıyor. Devlet okullarını tercih etmeyenler on binlerce dolar ödeyip çocuklarını özel okullara gönderiyor. Kamu kavramı toplumda yok edildiği için sınıfsal farklar ortaya çıkıyor ve bu nedenle Türkiye çok elektrikli bir toplum haline geldi. Birey ile devlet, birey ile diğer bireyler için konsensüs sağlayacak olan “kamusal alan” giderek yok ediliyor. İnsanlar sürekli birbirlerine rakipleştiriliyor. Bu da bir toplumun ortak yaşaması için gereken ortak değerlerin yok edilmesi demek.

SSÖ: “Fayhattı” adlı oyununuzda, oyunu yöneten Genco Erkal’ın değişiyle; depremle ilgili takınılan yanlış tutumları eleştiriyorsunuz. Depremi önemseyen ve bu konuda duyarlı eserler veren ender sanatçılardansınız. 1999 Marmara Depremi sonrası eserlerinizde ne değişti?

BA: Depremin hemen sonrasında bölgeye gidip yardımcı olmaya çalıştık ama pek olamadık bir çok kişi gibi. Depremle ilgili depremi anlamak, insanların depreme bakışını analiz edebilmek ve anlatmak için karikatürler çizdim. Sonra onu “Zelzele” adlı bir kitapta topladık. “Fayhattı”, deprem sonrası orijinal tanıklıklar üzerinden yazıldı. Daha çok güvenlik kavramını eleştiren bir metin oldu. Güvenlik, biliyorsunuz, ikili çalışan bir sistem. Ya sizi koruyor, ya da tam tersi sizi tehdit ediyor. Yangından korunmak için yangın merdiveni yapıyorsunuz ama oradan hırsız giriyor ya da hırsızdan korunmak için demir kapı yapıyorsunuz ama depremde sıkışan kapıdan dışarı çıkamıyorsunuz gibi… Ya da yanlız kalmamak için evleniyorsunuz ama evlilik yüzünden bir türlü yalnız kalamadığınız için sıkıntıdan patlıyorsunuz. Almanya’da oynandı. Orada hiç deprem olmadığından, deprem, onlar için bir metafor oldu. Yunanistan’da “7 Rihter” adıyla oynadı. Yunanistan’da deprem sıkça yaşandığından, onlar için sıcak bir gerçekti. Belçika’da ise yine bir metafor olarak oynandı. Almanya’da bir oyun sonrası, bir çiftle tanıştık son derece samimi bir şekilde yanıma gelip, “Keşke bizim ülkemizde de deprem olsa”, dediler. Sanırım hayatlarından çok sıkılıyorlardı.

SSÖ: İnsan haklarıyla ilgili bir çizgi film ve sansürle ilgili “Türk Sineması’nda Siyah Perde” adlı bir belgesel filminiz de var? Başka çizgi film veya belgesel film çektiniz mi? İkisi de Türkiye’de yeterince üretilmeyen sanat dalları? Sizce bunun sebepleri nelerdir?

BA: İnsan haklarıyla ilgili yaptığımız çizgi film, bir çok çizerin yaptığı filmlerden oluşan bir projeydi. Herkes kısa bir film gerçekleştirdi. “Siyah Perde”; Türk Sineması’ndaki sansürün tarihini anlatan bir ilk. İki saat on dakikalık ve uzun sürede çekilen bir film. Mahzar Fuat Özkan’a çizgi film bir klip yapmıştım o sırada. O sıradaki Kültür Bakanı’nın isteğiyle Atıf Yılmaz, sansürle ilgili 7-8 dakikalık bir film yapmamı istemişti. Ben de yapmışken uzun bir belgesel film yapmanın daha doğru olacağını söyledim. Aynı bütçeyle 2 saat 10 dakikalık filmi yaptık. Tamamen objektif olmaya çalıştım. Tabi ki sansüre karşı bir film oldu. Önce rahatsız oldular festivallere çıkışı engellendi.

SSÖ: Buna rağmen 1994 yılında “Ankara Film Festivali”nde en iyi belgesel ödülünü aldı.

BA: Evet. Ercan Karakaş’ın Kültür Bakanlığı yaptığı dönemde hakları geri verilmişti ve televizyonda defalarca oynadı. Hala da oynatılıyor. Bence herkesin seyretmesi genreken bir belgesel.

SSÖ: Çok yönlü Behiç Ak, yalnızca bir odaya kapanıp eserlerini çizip yazmıyor, dışarıda da bir “Korumacılık Savaşı” veriyor hatta bunlardan olumlu sonuçlar alıyor. Örneğin, Dalan döneminde Haliç’in düzenlenmesindeki yanlışlar, Moda Sahil Yolu, Ankara Yeni Sahne’nin kapatılması, İstanbul vapurlarının kaldırılıp yerine denizotobüslerinin konması konusunda çeşitli, karşıt eylemler düzenliyor. Bu eylemlerden olumlu sonuç alınanları kısaca anlatır mısınız?

BA: Bu bir refleks. 1978’lerden kalma bir refleks. Aslında hiç istemiyorum “karşıt” olmayı. Bu da yine kamusal alanların yok edilmesiyle ilgili problemlerden kaynaklanıyor. Yöneticiler kamusal varlıkları onlara emanet ettiğimizi unutuyorlar. İktidara gelince kamunun mallarını kendi malları zannediyorlar. Bedrettin Dalan, Haliç’i Temizleme Projesi çok yanlış bir projeydi. İyi ki durduruldu. Onunla ilgili bir arkadaşımla birlikte 4-5 ay süren bir araştırma yaptık. Onu gazetede dizi haline getirdik. Projenin nasıl yanlış bir yöntemle yapıldığını anlattık. Proje uygulandı ve sonra bizim dediğimiz doğru çıktı ve durduruldu. “Narmanlı Han”ı yıkmak istiyorlardı. Onunla da bir çok insan gibi ben de ilgilendim… İlgili karikatürler çizdim, yazılar yazdım. Sonunda yanlış bir projenin orada uygulanmasını engellemiş olduk. “Moda Sahil Yolu” başta Modalılar olmak üzere, Mimarlar Odası ve bir çok sivil katılımcının yer aldığı bir eylemdi. Modanın bütün kimliğini bozacak olan bir sahil yolu projesi engellenmiş oldu. Ben de bu çabalarda bir katılımcıydım. “Ankara Yeni Sahne” binasının yıkılması girişimi ise beni çok üzen bir olay. Çünkü burada yıllardır çok ucuza Ankaralı sanat severlere hizmet vermiş olan Yeni Sahne binasının, yine kamusal bir mücadele içinde olması gereken “Ormancılar Derneği” tarafından yıkılmak istenmesi söz konusu. Halen süren bir mücadele. Umarım Ormancılar istediklerini yapamayacaklar. Aslında bu ülkemizdeki kamu kavramının içeriğinin nasıl boşaltıldığına çok güzel bir örnek.

SSÖ: İstanbul vapurlarıyla ilgili bir site kurdunuz; www.vapurumuvermiyorum.org, denizotobüslerinin hem ekonomik hem teknik hem de Boğaz’la ilişkisi anlamında yarardan çok zarar getireceğini bilimsel yollarla da açıkladınız. Şu an bir belirsizlik var. Vapurlar ortada yok. Yerlerine motorlar kondu. Son duruma siz nasıl bakıyorsunuz?

BA: Vapurların kaldırılmak istenmesinin asıl nedeni ucuz olmaları. Trenden bile 4 misli ucuz. Şehirleri tamamen otomobile bağımlı hale getirmek istiyorlar. Denizotobüsleri otomobil uzantılı araçlar. 30-40 denizmili hız yapan denizotobüsleri Boğaz’da yasal değil. Çünkü 10 denizmili hız sınırlaması var. Boğaz, akıntılı ve iki tarafında yerleşimler olan ve irili ufaklı bir çok teknenin geçiş yaptığı kaza riskinin çok yüksek olduğu bir su parçasıdır. Burada hız sınırlamasının olması kaza riskini azaltmak açısından çok önemlidir ve bu yasaklar asla delinmemelidir. 10 milden hızlı giden teknelerin oluşturduğu dalgalar, boğaz kıyısında ciddi zarara neden olmaktadır. Saraylara ve yalılara zarar verdiği gibi ekolojik tahribat da yapmaktadır. 18- 20 mil gibi hızların üzerine çıkmak, deniz ulaşımını aşırı derece pahalı bir ulaşım haline getirmektedir. Bu hız sınırları içinde kalan vapurlar, deniz otobüslerine göre çok ekonomiktir. Kendi tersanelerimizde üretebildiğimiz vapurlarımızın bakımı ve üretimi diğer hızlı sistemlere göre çok ucuzdur. Amortisman giderleri için her ay on binlerce dolar ödenmesi gerekmemektedir. Kendi mühendisimiz ve emeğimizle, kendi tersanelerimizde kolayca üretilebilmekte. Vapurlar deniz otobüslerinden çok daha fazla yolcu taşımaktadırlar. Bir deniz otobüsü 400 kişi taşırken vapurlar 1.000-2.500 yolcu taşıyabilmektedirler. Bu kampanya sonunda Belediye’ye bir ölçüde geri adım attırıldı. Belediye yetkilileri dışarıdan satın almayı düşündükleri vapurları almayacaklarını söylemeye başladılar. Vapurları koruyacaklarını, onların İstanbul için çok önemli olduğunu vurgulamaya başladılar. Ama bir yandan da vapurların artık eskidiğini ve artık yavaş yavaş hurdaya gönderilmesi gerektiğini söylemeyi sürdürdüler. İDO yetkilileri, iyice tutarsız bir politikanın uygulayıcısı durumuna düştüler. Bir yandan deniz ulaşımının tek elde toplanmasının öneminden bahsederken, bir yandan da deniz ulaşımını “motorlar”a terk eden bir anlayışı savunur oldular. İstanbul’da görülmemiş bir anlayışla vapur iskelelerine “motorları” yanaştırmaya başladılar. Ayrıca Boğaz için yapılmış “Defterdar tipi” tekneleri Van’a gönderdikleri için de onlardan kalan boşluğu da motorlarla sağlamaya başladılar. Bu halka metro vaat edip, ulaşımı minibüslerle sağlamaya çalışan bir şehir yönetimini çağrıştırıyordu. Öte yandan, İstanbul’da başka bir ilki daha gerçekleştirdiler. Boğaz’da deniz otobüsü çalıştırmaya başladılar! 10 mil hız sınırlaması olan Boğaz’da 30-35 mil hız yapabilen deniz otobüslerinin çalıştırılmasının nasıl bir mantığı olabilirdi?

SSÖ: Şehir korumacılığında binanın mimarisi kadar işlevini de korumak gerekli midir? Bölgesel korumacılıkta Korhan Gümüş ve ekibinin “Made in Şişhane” sergisinde vurguladığı gibi işlevleri canlı tutmak, korumacılığın en doğru boyutu diyebilir miyiz? Bu bağlamda Haliç Tersaneleri, aktif tersane olarak mı yaşatılmalı yoksa İstanbul’un sanat merkezi, müze eksiğini kapatmak üzere mi değerlendirilmeli?

BA: Şimdi Avrupa’da da o moda var. Her yeri müze yapmak… Ne olduğu belli olmayan müzeler ortaya çıkıyor. Her şey müzeye kaldırılıyor. Yakında müze müzesi bile yapılacak! (Belki de yapılmıştır.) Haliç Tersanesi ayrıca tartışılmalı. Yeni nesil Haliç Tersanesi’ni tanımıyor, önemini bilmiyor. Haliç Tersanesi Avrupa’nın en eski aktif tersanesi. Tam kapasite çalışmıyor ama hala aktif. Bizans öncesi de bölgede gemi üretimi olduğu biliniyor. Asıl tersane olması 1455’e uzanıyor. Şu anda kullanılan üç tane eski havuz var. 2. Mahmut’ tan, Abdülmecid’ ten kalma… Şehir hatları vapurları tüm aksamlarıyla 1960’lardan beri Haliç’te ve İstinye’de üretiliyor, pervanesi bile orada dökülüyor. Bakımları ve tamirleri de orada yapılıyor. İskelelere yakın olduğu için, vapur kolayca yanaşıp bakıma alınıyor. Tersanelerin çevreyi kirlettiği söyleniyor ama tersaneler çevreyi kirletmez. Çünkü gemi sökümü yapılmıyor Haliç’te. Kirleten birkaç dökümhane varsa bunlar dışarı alınabilir. Tersanenin korunması çok önemli hem tarihi değeri hem de Şehir hatları vapurları açısından. Aslında tüm bunlar benim bilgimin dışında konular ama asıl bilgisi olanlar konuşmuyor. Çünkü onlar bu işlerde görev alıyorlar. Tıpkı mimarlar gibi…

SSÖ: Bir de İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin “7 Tepe 7 Tünel” başlıklı bir projesi var. Siz bu projeyle ilgili ne düşünüyorsunuz?

BA: Bir kere ismi yanlış. İstanbul’un 7 tepesi “Sur” içindedir. Piyale Paşa’yı 7 tepeden biri sanıyorlar herhalde. 5km’ye varacak tünellerden bahsediyorlar. Şehirlerarası yollarda mecbur kalınırsa yapılabilir ama şehir içinde 1,5-5 km’lik tüneller çok sakıncalıdır. Zamanla buralarda trafik sıkışacaktır, bir düşünsenize çocuğunuzla birlikte bir tünelde trafikte kaldığınızı. Ayrıca otomobil için açılan bu tüneller olası bir metro hattının önünü kesiyor. 3,5 milyar Dolar’lık bir bütçe çok pahallı. Bu bütçeyle kitle ulaşım araçlarının geçebileceği tüneller yani metro yapılabilinir. Şehir trafiğinde %95 yer kaplayan ama yolcunun sadece %15’lik bir kısmını taşıyabilen, lastik tekerlekli ulaşıma bu payı ayırmak çok fazla. Deprem için de çok sakıncalı. Yapımı sırasında trafik sıkışıklıkları artacak. İstanbul’un ulaşım stratejisi çökmüş durumda. Bunun yanında Kabataş-Taksim yeni tüneli çok olumlu. Tüm vapur hatları böyle raylı tünellerle merkezlere bağlanabilir. Bu tünellerin sayısı arttırabilir.

SSÖ: Haydarpaşa için planlanan pek çok tartışmaya neden olan “Dünya Ticaret Merkezi ve Kruvaziyer Liman” projesi kapsamında, bir otele dönüşecek garın etrafına gökdelenler, iş ve kültür merkezleri, Kadıköy ve Harem’i içine alan sahil bandında ise yat limanı ve marina yapımı planlanmakta. Proje, Anadolu Demiryolları’nın İstanbul’la olan bağının kesilip atılması ve İstanbul’un Anadolu’ya sırtını dönmesi olarak nitelenebilir mi? Ayrıca, geçen hafta Korhan Gümüş’ün köşe yazısında belirttiği gibi; 5 Numaralı Koruma Kurulu 7 ay önce toplandı ve oybirliği ile Haydarpaşa ve liman işletmesinin bulunduğu bölgeyi sit alanı etme kararı aldı. “Etti” diyemiyoruz, çünkü karar alındıktan sonra Kurul Müdürü tarafından dağıtılmadı. Ancak Koruma Kurulu iki ay sonra bir daha toplandı ve aldığı “sit alanı olarak tescil etme kararının” gene oybirliği ile geçerli olduğunu belirledi. Karar dağıtılmadığı sürece, “alınmamış” oluyor. Sizce bölgenin “sit alanı” ilan edilmesi bölgenin korunması açısından olumlu bir başlangıç olabilir mi?

BA: Bu tür projeler hiçbir zaman “sosyal bir proje” olarak değerlendirilmiyor. Bence Liman kaldırılmamalı. Mevcut çalışanların geleceği düşünülmeden sosyal bir proje olamaz. Haydarpaşa Projesi her gün değişiyor. Ben, şu anda son halini bilmiyorum. Bence Belediye de bilmiyor. Tıpkı Marmaray’da olduğu gibi. Deniz ulaşımının geriletilmesi bir politika sonucu oluşturuluyor. Düşünsenize deniz var ve biz denizin altından tünelle geçiyoruz… 300km’lik sahil şeridi olan İstanbul’da deniz ulaşımının %2’lerde kalması tamamen bu politikanın bir uzantısı. Durmadan tüneller açmak, düz bir Avrupa şehrine yapılanlar gibi müdahaleler yapmak İstanbul’u tahrip edecektir. Şehri bir oyuncak odası gibi, eğlenceli ürünlerin tasarlanıp konduğu bir yer olarak düşünüyorlar. Bu SİT kararı için Mimarlar Odası İstanbul Şubesi ve Birleşik Nakliyat İş Sendikası çok uğraştı. Onları kutlamak gerek. Olumlu bir süreç başlamış oldu.
Mimarlık bazen bir şey yapmamaktır. Bir şey yapmanın bir bedeli vardır. Yerinden kaldırdığınız şeyin ne olduğunu bilmeniz gerekir. İstanbul’u bir Dubai ya da Venedik yapmaya çalışıyorlar. İstanbul’u, İstanbul olarak anlamaya çalışmıyorlar.

SSÖ: Bir de yine çok tartışılan hatta yaklaşık 15 yıldır gündemde olan Galataport Projesi var. Proje kapsamında bölgede, bir liman, 5 yıldızlı oteller, alışveriş merkezleri, free-shoplar, müze ve otoparklar öneriliyor. Kısacası bir turizm merkezi planlanıyor. Bu proje, İstanbul’un, kent dinamiği içinde ne kadar bir geçirgenliğe sahip olacak? Proje sonunda, bölge, İstanbulludan koparılmış bir “getto” mu olacak? Siz bölgenin bir sakini olarak bu projeye nasıl bakıyorsunuz?

BA: Ne yazık ki İstanbul’u yönetenler, “İstanbul’u İstanbul, nasıl yaparız?” diye bakmıyorlar. Ellerinin altında dünyanın tartışmasız en güzel şehri var. Onu nasıl “Dubai, Venedik, New York yaparız?”, diye bakıyorlar. Geçenlerde Beyoğlu Belediye Başkanı demeç vermiş.

“Beyoğlu’nu Broadway yapacağız”, diye. İstanbul’u sevmiyorlar demek ki. Galataport İstanbul’u İstanbul olarak kabul edemeyen bir anlayışın projesi. Böyle bir projenin bu şehrin kimliğiyle uyuşmasına imkan var mı? Bence yok!

SSÖ: İstanbul için tartışılmaya başlanan “soylulaştırma” için ne düşünüyorsunuz?

BA: 5.366 sayılı yasa bence insan haklarına aykırı. Bunu Tarlabaşı ve Süleymaniye’de uygulamaya başladılar. Galata’da da iki adayı bu kapsama aldılar. Bu adalarda yaşayan insanların haberi bile olmadı. Acele kamulaştırma yasası ancak savaş zamanı yapılır. Bir sabah kalktığınızda evinizin kamulaştığını öğrenebilirsiniz. Bu nasıl bir savaş? Zengin-fakir savaşı… Varlıklı olamayanlar tarihi bölgede yaşıyor, onlar oradan atmak gerekiyor. Evleri kamulaştırılıp, sonra özelleştirme yani zenginlere verilme yoluna gidiliyor. Tarlabaşı’nda binaların cephelerini birleştirip içine alışveriş merkezi yapacaklar. Bu, Tarlabaşı’nın tüm morfolojisini bozacaktır. Ayrıca kullanılamayacak, çünkü otomobil giremeyecek. Sonra o alışveriş merkezini satacaklar. Soylulaşma şehrin her yerinin alınıp satılması, sonra tekrar alınıp satılması demek değildir. Mesela Fransız Sokağı soylulaştı mı? İş yapmayan kafe-barların oluğu bir yer. Zamanla el değiştirecek. Galata da soylulaşamaz. Ancak mono-kültürleşir. Lokanta merkezi haline gelir. Soylulaşma dediğimiz her yerin “lokantalaşması” değildir. Beyoğlu lokantalaştı, soylulaşamadı. Lokanta bir yeri mono-kültür haline getirdiğinde konut oradan kaçıyor. Aslında soylulaştırma konutlaştırmayla gerçekleşir. Eczanelerle ilgili bir kanun var belli bir uzaklıkta belli sayıda eczane açabiliyorsunuz ama lokantalarla ilgili böyle bir düzenleme yok. Kumkapı mesela, güzel bir mahalleyken şimdi lokanta-semti oldu. Beyoğlu iş yapmaya başlayınca Kumkapı iş yapamaz hale geldi. Semtler de bileşik kaplar gibidir. Biri yükselince biri alçalır. Sonra suç oranının arttığı slamlar ortaya çıkıyor. Bu hiç iç açıcı değil.

SSÖ: İstanbul’un mimar bir başkanı var. İstanbul şanslı mı?

BA: İstanbul’un belediye başkanı mimar olabilir ama asla kendisi proje çizmemeli. Halk onu oraya getirirken “Haliç Köprüsü Projesi”ni çizmesini istediği için oraya getirmedi. Hala aklım almıyor. Bir mimar nasıl altı şeritli otoyol projesini Sülemaniye Camii’nin altına saplayan bir proje çizebilir? Ya da “7 Tepe 7 Tünel Projesi” gibi çok yanlış ve çok pahallı bir projeyi uygulamaya çalışabilir? Kamu alanları belediye başkanlarına biz seçmenlerin verdiği bir emanet. Çoğu belediye başkanı seçimden sonra kamu alanlarına kendi malıymış gibi davranıyor.

SSÖ: Behiç Ak bugünlerde neler yapıyor? Gelecekte neler yapmak istiyor?

BA: Yeni yazdığım bir oyun var, onu kendim sahneleyeceğim. İsmi; “İki Çarpı İki”. Globalleşmeyle ilgili üç ülkede geçen bir oyun yazdım. Almanya’da oynayacak. “Benim Küçük Global Köyüm” adlı bir oyun. Almanya, Rusya ve Mozambik’ te geçiyor. Bir tane belgesel film çekiyorum. Aynı zamanda bir vakıf projesi. İstanbul’un zengin olmayan bir kesiminde çocuklarla bir müzik enstrümanını bir araya getirip, gelişimini aktaran bir belgesel. Bunun yanında çocuk kitapları, hikayeler ve karikatürler de devam edecek.

SSÖ: Çok teşekkürler…

Teşekkürler, Yıldız Uçak.

Etiketler

Bir cevap yazın