Beyza Ertek, Ece Engin, Bükre Pazar ve Belen Güven'in, Aliye Ahu Gülümser ve Rümeysa Kuduban danışmanlığında "Trabzon Ortahisar Sanayi Mahallesi Kentsel Tasarım Fikir Yarışması" için tasarladığı proje önerisi.
kentsel “agnozilerden, gnosislere”
Trabzon’un tarihsel katmanları arasında bir zamanlar kentin batı yönlü gelişiminin mavi-yeşil omurgasını oluşturan Değirmendere Vadisi, bugün kentsel hafızada ağır bir sessizliğe ve mekânsal bir körlüğe mahkûm edilmiştir. Kentin bu en hayati eşiği, sanayi atıkları, parçalanmış ulaşım ağları ve niteliksiz yapılaşmanın gölgesinde kalarak, yaşayan bir organizma olmaktan çıkıp bir “agnozi” alanına dönüşmüştür. Kentsel agnozi, tanıdık olanı tanıyamama, kenti besleyen damarları görememe halidir. Değirmendere, içinden geçilen ama hissedilmeyen, varlığı bilinen ama idrak edilemeyen bir kentsel “yok-mekan” haline gelmiştir. Proje, söz konusu algısal kopukluğu ortadan kaldırmayı ve vadiyi yeniden kentin duyularına, zihnine ve gündelik pratiğine dahil edecek bir gnosis sürecini başlatmayı hedefler. Gnosis, burada mekanın ruhuyla kurulan derin bir bağ, ekolojik ve sosyal bir uyanışın mekânsal karşılığıdır.
Vadinin iyileştirme stratejisi, kıyıdan iç kesimlere uzanan tüm katmanlarda radikal bir “idrak” müdahalesi öngörür. Mevcut durumdaki sanayi, konut ve doğa arasındaki steril ve keskin sınırlar, kentsel agnozinin en somut yansımalarıdır. Önerilen hibrit model, bu fonksiyonel gettoları eriterek üretimi, yaşamı ve ekolojiyi aynı doku içerisinde simbiyotik bir bütünlüğe kavuşturur. Yapı tasarım ilkelerinde benimsenen hibritleşme ve karma fonksiyonlu kullanım ile kentin silüetini korurken, vadi akışına şeffaf birer arayüz olarak bırakır. Bu şeffaflık, sokağın kamusallığını yapının içine sızdırarak kentsel gnosisin ilk adımını, yani mekanın geçirgenliğini sağlar. Mahalle dokusu, Trabzon’un kadim komşuluk ilişkilerini referans alan ama modern yaşamın esnekliğiyle donatılmış modüler konut birimleriyle yeniden kurgulanır.
Doğanın vadiye geri dönüşü, projenin ekolojik gnosis katmanını oluşturur. Değirmendere’nin beton kanallara hapsedilmiş yatağı, özgürleştirilmiş bir nehir ekosistemi olarak yeniden hayal edilir ve iyileştirilir. Bu sadece bir peyzaj düzenlemesi değil, suyun hafızasının kente iade edilmesidir. Yerel flora ve faunanın, özellikle de vadinin kadim sakinleri olan su samurlarının geri dönüşü, bu ekolojik onarımın en yüksek başarı kriteri ve gnosisin kanıtıdır. Sünger şehir ilkeleriyle donatılan açık alanlar, yağmur suyunu emen ve filtreleyen geçirimli yüzeylerle kentin direncini artırırken, yeşil alanlar hiyerarşik bir kademelenmeyle mahalle parklarından kıyı promenadına kadar kesintisiz bir sistem oluşturur. Bu sistem, vadiyi sadece bir manzara nesnesi olmaktan çıkarıp, kentin ciğerlerine temiz nefes taşıyan canlı bir altyapı haline getirir.
Kentsel odağın yeniden tanımlanması, projenin kamusal idrakini en üst seviyeye taşıyan müdahaledir. Trabzon Belediye Meydanı’nın tarihsel ağırlığına bir alternatif değil, onu tamamlayan bir alt kademe meydan olarak kurgulanan “Sanayi Meydanı”, vadinin yeni kültürel kalbidir. Eski çimento fabrikası alanının bir endüstriyel miras odağına ve kültür havzasına dönüşümü, gri geçmişin renkli ve üretken bir geleceğe evrilmesidir. Karadeniz Teknik Üniversitesi’nin genç enerjisiyle beslenecek olan bu yeni meydan, öğrencilerin ve yerel halkın sanatsal üretim, teknoloji ve sosyal etkileşim zemininde buluştuğu bir “gnosis noktası” işlevi görür. Bu noktada, kentin tarihsel sanayi hafızası korunurken, yeni nesil yaratıcı endüstrilerle harmanlanan bir kentsel süreklilik inşa edilir.
Ulaşım stratejisi, taşıt odağından yaya, toplu taşıma öncelikli ve duyusal deneyim odaklı bir akışkanlığa geçişin manifestosudur. Sahil yolunun belirli kesitlerinde yaya öncelikli bir enkesite evrilmesi ve vadi boyunca kurgulanan duyusal yönlendirme sistemleri, kenti sadece görmeyi değil, duymayı, dokunmayı ve koklamayı da bir gnosis eylemi haline getirir. Evrensel tasarım ilkeleriyle herkes için erişilebilir kılınan bu yeni kentsel doku, agnozinin yarattığı engelleri ve karanlık noktaları ortadan kaldırır.
Değirmendere, artık Trabzon’un kıyısında unutulmuş bir boşluk değil; doğanın, tarihin ve sosyal yaşamın birbirini tanıdığı, birbirine değdiği ve birlikte dönüştüğü, kentin yeni bilgelik mekanıdır. Proje, bir vadinin fiziksel onarımından çok, bir kentin kendi potansiyelini yeniden keşfetme, yani kendi gnosisine ulaşma yolculuğudur.
Trabzon’un kadim belleği;Değirmendere Vadisi; bugün kentin giriş kapısı, havalimanının enerjisi ve üniversitenin dinamizmi arasında sıkışmış, algıların koptuğu bir “Kentsel Agnozi” evresinde. Kent, yanı başındaki derenin sesini unutmuş, vadinin nefesini tanımaz hale gelmiş. Proje, bu duyusal ve ekolojik kopukluğu bir teşhisle ve iyileştirme aracı ile karşılıyor;Kentsel Gnosis’ler yeniden anlamlandırma, görme araçları; sadece fiziksel birer müdahale değil, kentin kendi doğasını yeniden keşfettiği iyileştirici temaslar olacak.Vadiyi kentin kalbi olan “Meydan” ile ruhsal ve fiziksel olarak bütünleştirecek. Suyun, toprağın ve nsanın yeniden aynı ritimde nefes aldığı bir “iyileştirme” atlası. Artık vadi, kente sadece bir eşik değil; müşterek bir akış sunmak.
+Agnozi [Mekânsal Bir Körlük ve Duyusal İnkar Hali]
Kentsel Agnozi; kentin, üzerinde yükseldiği coğrafyanın temel bileşenlerini (su yollarını, vadi rüzgârlarını, ekolojik eşikleri) görme ve tanıma yetisini kaybetmesidir. Bu, fiziksel bir yokluk değil, bir idrak yitimidir. Bu bağlamda agnozi; derenin beton kanallara hapsedilerek “görünmez” kılınması, sanayi fonksiyonun kendi içine kapalı doğası ve mekanda yarattığı kopukluk böylece vadinin kentten kopuk haline gelmesi ve kentin bu alanı sadece bir “geçiş eşiği” olarak algılamasıdır. Kentsel Gnosis; kentin kendi doğasını, akışlarını ve müşterek alanlarını yeniden “hatırlaması”, onları derin bir bilgi ve duyusal bütünlükle yeniden tanımasıdır. Bu, sadece bir inşa süreci değil, bir bilinç onarımıdır.
+Gnosis [Ekolojik Onarım ve İyileştirme Aracı]
Alanda toplamda sekiz adet agnozi alt bölgesi belirlenmiştir. Bu müdahale noktaları, projende önerilen mdahaleler ile yerel halkı dışlamayan ancak proje alanının ekolojik, ekonomik, sosyo-kültürel ve mekansal değerini gnosisler aracılığıyla yeniden farkedilebilir hale getirip “iyileştirmenin araçları” olacaktır. Proje kapsamında geliştirilen gnosisler; derenin özgürleştirilmesi, ekolojik koridorların onarımı ve vadi tabanının kamusal bir “Meydan” bilinciyle yeniden kurgulanmasıdı Her bir gnosis, kente kaybettiği duyusal bilgiyi geri verir.
Turizm kurgusu, Değirmendere Vadisi’ni kentin sıradan bir geçiş noktası olmaktan çıkarıp; yerel hafızanın, ekolojik sürekliliğin ve üretimin ziyaretçiler tarafından bizzat deneyimlendiği bütüncül bir destinasyon olarak ele alır. Bu kurgu, alanın sahip olduğu potansiyelleri üç farklı kentsel ölçekte optimize ederek Trabzon’un makro turizm vizyonuna entegre eder:
1. İl Ölçeğinde: Kültürel ve Ekolojik Dağıtım Omurgası
Makro ölçekte proje alanı, Trabzon’un turizm ağında stratejik bir “sıfır noktası” potansiyeli taşımaktadır.
2. İlçe Bütününde: Gelişim ve Hafıza Arasındaki Stratejik Eşik
Kent bütününe bakıldığında alanın; uluslararası havalimanı, ekolojik bir karşılama mekanına dönüştürülen otogar, mevcut alışveriş merkezi ve Karadeniz Teknik Üniversitesi gibi devasa yaya ve yolcu akışlarının tam merkezinde yer alması, burayı kentin en güçlü turizm, konaklama ve kentsel entegrasyon arayüzü haline getirir.
3. Alt Bölge ve Odak Ölçeğinde: Doğal Koridor ve Üretim Hafızası
Mikro ölçekte alan, kentsel yaya sirkülasyonunun ve doğal topoğrafyanın kesişim düğümüdür. Kentin tarihi seyir terası Boztepe ile Değirmendere, bu projeyle birlikte Karadeniz’e uzanan kesintisiz, doğal bir nefes koridoru olarak birbirine bağlanır.
Değirmendere Vadisi’nin mevcut ulaşım altyapısı, insan ölçeğini tamamen reddeden agresif bir taşıt önceliğiyle kurgulandığı için alanda agnozi yaşanmaktadır. Devlet karayolu ve transit geçişlerin yarattığı bu devasa fiziksel bariyerler, mahalleler arası organik yaya akışını kopararak kenti kendi içinde izole edilmiş, tekinsiz ve ulaşılamaz adacıklara dönüştürmüştür.
Kıyıya erişim süreksizliği
1960’larda inşa edilen ve giderek genişleyen Sahil Yolu, kentin denizle olan tarihsel ve duyusal bağını bıçak gibi keserek kıyıya erişimde aşılmaz bir süreksizlik eşiği yaratmıştır. Suyun kenarına yaya olarak ulaşmayı imkânsız kılan bu asfalt zırh, Trabzon kentlisini Karadeniz’e yabancılaştırarak kıyıyı temas edilebilen bir yaşantı alanı olmaktan çıkarıp, sadece araçla hızla geçilen flu bir manzara konumuna indirgemiştir.
Mekansal Ayrışma
Doğal topoğrafyaya eklenen yapay kıyı dolguları ve Değirmendere yatağını hapseden beton kanallar, vadinin mavi-yeşil ekosisteminde bir agnozi yaratmaktadır. Suyun doğal akışını ve taşkın hafızasını silen bu sert müdahaleler, dereyi ve denizi nefes alan birer yaşam/habitat kaynağı olmaktan çıkarıp, kentin sırtını döndüğü ölü birer altyapı kanalına hapsetmiştir.
Yapay Kıyı Dere ve Dolguları
Vadideki niteliksiz sanayi alanları, doğudaki KTÜ kampüsü ve çeperdeki konut dokusu arasında hiçbir fonksiyonel veya yaya odaklı bağ kurulamamış; bu durum alanı derin bir mekânsal ayrışma ve parçalanma sarmalına sokmuştur. Farklı kentsel aktörlerin (öğrenci, esnaf, mahalleli) birbirine teğet geçtiği ama temas edemediği bu yalıtılmışlık hali, aidiyet duygusunu yok ederek vadiyi müşterek bir kentsel belleğin üretilemediği ıssız bir boşluğa çevirmiştir.
Bisiklet Yolları
Vadiyi boydan boya kateden ana yaya aksı, parçalanmış kentsel dokuları birbirine bağlayan ve Trabzon kentlisinin denizle koptuğu bağı onaran iyileştiren bir gnosis omurgası olarak kurgulanmıştır.
Ana Yaya Aksı
Kesintisiz bisiklet yolları ağı, Değirmendere’nin yarattığı mavi-yeşil mikroklimayı kentin kılcal damarlarına taşıyan, doğaya saygılı ve yavaşlatılmış bir mikromobilite akışı olarak tasarlanmıştır.
Yayalaştırma
Taşıt odaklı agnoziyi besleyen zert asfalt zeminlerin yerine alanın insan ölçeğine geri çağrılması, hızı düşürüp kenti tüm duyularla ‘hissederek’ deneyimlemeyi sağlayan bir mekânsal iyileşme eylemidir.
1. Değirmendere Vadisi’nin Trabzon kent ölçeğinde algısal ve mekânsal bir Agnozi niteliğinde olmasını iyileştirmek tasarımın temel odak noktasıdır.
2. Alandaki tarihi yapıların ve sanayi mirasının kentsel doku içindeki değerinin görünür kılınması ve ön plana çıkarılması esastır. Bu bağlamda fonksiyonların mekan içinde ayrışmasını önleyerek hibrit bakış açısıyla ele alınması esastır.
3. Mevcut yerel dokuyu ve yerel halkı koruma amacıyla modüler konut birimleri tasarlayarak dokununun canlandırılması sırasında yerinden etmeyi önlemek amaçlanmıştır.
4. Taşıt odaklı agnozi durumundan yaya öncelikli akışkanlığa geçiş sağlanırken; sanayi mirası yaşatılması ve sahil yolunun yaya öncelikli bir enkesite kavuşturulması önceliklidir.
5. Tarihi yapıların korunması, sürdürülmesi ve niteliklerinin iyileştirilerek bir Gnosis yaklaşımıyla kente kazandırılması.
6. Toprağın hafızası ile evrensel bilginin araştırmacılar ve yerel sakinlerle üretildiği kentsel tarım alanları, tüketim odaklı kentsel yalıtılmışlığı kırarak mekânı ekolojik ve entelektüel bir gnosis laboratuvarına dönüştürmek hedeflenir.
7. Farklı fonksiyonların hibritleştiği zeminler, kentsel ıssızlığı kırarak mekânı yirmi dört saat kesintisiz yaşayan bütünleşik bir yaşantı ve gnosis arayüzüne dönüştürür.
8. Tasarımın, proje alanının kuzeyinde kalan kıyı ve geri bölgesi ile ilişki kuracak işlevleri (Piknik Alanları, Deniz İzleme Noktaları Doğa Atölyesi, Sergi Mekanları Spor alanları, yeşil kütüphane, Botanik bahçe ve eko-park gibi) yönlendirmesi hedeflenir.
9. Projenin tümündeki akslarla hareketler yakalayarak tarihi ve doğal niteliklerin agnozilerini gidermek, açmak, kentliye hatırlatmak tasarımın temel dayanağıdır.
Bu bölüm, vadi düzlemindeki mevcut mekânsal agnoziyi iyileştirerek suyun, toprağın ve kentin yeniden bütünleşik bir bilinçle işlemesini sağlayan temel stratejileri tanımlar. Proje ekosistemin kendini onardığı ve kentin doğayla yeniden simbiyotik bir bağ kurduğu temel tasarım ilkelerinden oluşmaktadır.
Sünger Şehir yaklaşımı ile vadi tabanının mevcut geçirimsiz sanayi dokusundan arındırılarak, suyu emen, depolayan ve yöneten canlı bir organizmaya dönüştürülmesini hedefler. Bu kapsamda, sert zemin oranının %80 düzeyinde azaltılması; geçirimli beton, doğal taş ve geniş yeşil yüzeylerin kullanımıyla yüzey akışının yer altına süzülmesi esastır. Çatı ve yol suları, konvansiyonel kanalizasyon hatları yerine bitkisel arıtma işlevi gören yağmur bahçeleri ve bio-hendeklere yönlendirilerek, Değirmendere yatağına temizlenmiş bir şekilde ulaştırılır. Taşkın riski, mühendislik tabanlı sert müdahaleler yerine, dere çevresinde kurgulanan “aktif sel düzlükleri” ve doğal tutma havzaları ile yönetilerek kontrollü bir su rejimi sağlanır.
Ekolojik onarımın en radikal adımı, beton kanallara hapsedilmiş Değirmendere’nin özgürleştirilmesini kapsayan stratejidir. Mevcut “dere ıslahı” mantığı yerini; bitkilendirilmiş şevler, doğal kaya tahkimatları ve sucul bitki örtüsüyle kurgulanan “dere onarımı”na bırakır. Bu müdahale, vadiyi sadece bir rekreasyon alanı olmaktan çıkarıp, yerel flora ve faunanın kent içine sızmasına olanak tanıyan kesintisiz bir biyoçeşitlilik koridoruna dönüştürür.
Sürdürülebilirlik stratejisinin bir diğer katmanı olan Mikroklima ve Pasif Tasarım kararları, vadi topoğrafyasının sunduğu rüzgâr ve güneş potansiyelini yapılaşma morfolojisine entegre eder. Vadi boyu esen kuzey-güney yönlü rüzgâr akışları, yapı bloklarının gridal dizilimiyle korunarak kent içindeki ısı adası etkisi minimize edilir. Solar oryantasyon ilkeleri doğrultusunda, yapıların güney cepheleri kışın pasif ısınmayı maksimize ederken; yazın ise doğal gölgeleme elemanları ve yaprak döken ağaç dokusuyla enerji tüketimi minimize edilir.
Açık ve yeşil alan stratejisi, vadiyi kentsel bir agnozi noktası olmaktan çıkarıp ekolojik ve sosyal bir bilinç odağına dönüştürmeyi amaçlar. Bu yaklaşımın temelinde yeşil alanların belirli hiyerarşilerle kademelenmesi ve kentsel doku içinde kesintisiz bir sistem olarak kurgulanması yatar. Özellikle Değirmendere kıyı şeridi, tüm yapılaşma baskısından barındırılarak bütünüyle doğal bir eşik olarak korunur ve kentin nefes alabileceği en geniş ekolojik koridor haline getirilir. Bu yeşil süreklilik, sadece bir peyzaj unsuru değil, vadideki ekosistemin kendini onardığı ve kentsel gnosisin mekânsal olarak karşılık bulduğu temel bir iyileştirme zeminidir. Vadi boyunca kurgulanan mahalle parkları, bu ana yeşil omurgayı konut alanlarının içlerine sızdırarak gündelik hayatla bütünleştirir.
Alandaki en güçlü kamusal müdahale ise eski çimento fabrikası alanı ve çevresinde kurgulanan Endüstri Parkı dönüşümüdür. Bu bölge, Trabzon Belediye Meydanı’ndan sonra kentteki ikinci büyük meydan hiyerarşisini oluşturarak yeni bir kültürel odak noktası yaratır. Karadeniz Teknik Üniversitesi (KTÜ) yerleşkesinin alana olan yakınlığı sayesinde öğrencilerin dinamizmiyle canlanacak olan bu yeni merkez, endüstriyel mirasın kültürle harmanlandığı ve kentsel belleğin yeniden üretildiği dinamik bir sahne işlevi görür. Bu geniş açık alan sistemi, sünger şehir ilkeleri doğrultusunda geçirimli yüzeylerle donatılarak yağmur suyunun kentsel alanda yerinde yönetilmesini sağlar.
Açık ve yeşil alanlar stratejisinin kalbinde yer alan Endüstri Parkı ve Müze Fabrika dönüşümü, kentsel agnozinin en görünür olduğu bir sanayi alanının, kentsel gnosisin merkezine evrilmesini simgeler. Bu strateji, yıkılmış veya işlevini yitirmiş sanayi yapısının “hafıza izleri” üzerinden yeniden üretimini esas alır. Eski çimento fabrikası gibi yapılar, bugün yıkılmış olsalar da, kapladıkları devasa hacimler ve kıyıdaki siluetleriyle kentsel bellekte derin izler bırakmıştır. Koruma stratejimiz, bu yapıları fiziksel olarak dondurmak değil; onların “silinmiş izlerinden” ilham alarak, sanayi hafızasını sürdürülebilir bir geleceğe tercüme etmektir.
Kıyı bandında yer alan ve kentin üretim hafızasını taşıyan mevcut küçük sanayi dokusu, kentsel bellekten silinmek yerine özgün mimari biçimi, gabarisi ve mekânsal izleri korunarak kentsel yaşama entegre edilmiştir. Bu endüstriyel miras alanı, salt tüketim odaklı sıradan bir kıyı düzenlemesi yerine; Trabzon’un köklü zanaat kültürünün ve yerel üretim pratiklerinin çağdaş bir yaklaşımla yeniden üretildiği, yaşayan bir “Zanaat ve Üretim Mekanı” olarak kurgulanmıştır.
Eski tamirhane ve imalathane kurgusunun getirdiği esnek ve geniş hacimli endüstriyel mekânlar; kentin somut olmayan kültürel mirasını geleceğe taşıyan bakırcılık atölyelerine, ince el işçiliğinin modern tasarımla buluştuğu Trabzon telkari merkezlerine ve yöresel ürünlerin işlenip sunulduğu interaktif gastronomi alanlarına dönüştürülmüştür. Bu mekânsal müdahale, kentin geçmişteki üretken ruhunu denizle buluştuğu noktada yeniden canlandırarak; kente gelen ziyaretçilere ve bölge halkına sadece anonim vitrinler izledikleri bir tüketim alanı değil, bizzat üretime temas ettikleri ve yerel kültürü yaşayarak idrak ettikleri otantik bir etkileşim zemini sunar.
Değirmendere Vadisi’nin ekolojik kurgusu, doğayı salt bir peyzaj unsuru olmaktan çıkarıp kentin aktif savunma ve gnosis hattına dönüştürür. Taşkın göletleri, genişletilmiş dere yatağı ve biyolojik filtreleme (bioswale) sistemleri iklim krizine direnç sağlarken; eklemlenen doğa izleme platformları, ekolojik oyun alanları ve bilgilendirme istasyonları kentsel rekreasyonu bir farkındalık eğitimine dönüştürerek vadiyi Trabzon’un yaşayan “doğa laboratuvarı” haline getirir.
Değirmendere Parkı, vadinin fiziksel ve ruhsal iyileşme sürecinin omurgasını oluşturan, dere yatağının beton prangalardan kurtarılıp “gün yüzüne” çıkarıldığı en radikal gnosis alanıdır. Bu stratejik üdahale, suyun sadece bir drenaj unsuru değil, kentsel ekosistemin nefes alan canlı bir parçası olduğunu kente yeniden hatırlatır. 1960’lı yıllarda tamamlanan sahil yolu ve geniş dolgu alanları, kenti denizden, dereyi ise doğal ağzından kopararak vadi ve kıyı arasında aşılması güç bir agnozi eşiği oluşturmuştur. Proje, bu dolgu alanlarının kentsel bir veri olarak mevcudiyetini kabul ederken; dereyi kentin içinde yeniden görünür kılarak açmayı ve kıyıya doğru uzanan kesintisiz yaya köprüleri ve stratejik geçiş akslarıyla bu tarihsel kopukluğu mekânsal bir buluşmaya dönüştürmeyi esas alır.Kıyı şeridinin her iki yanına eklemlenen bioswale fauna destek hatları, habitat parçalanmasını önleyerek ekolojik bir süreklilik kurarken, dere kenarı boyunca kurgulanan kesintisiz yeşil doku vadi topoğrafyasının doğal serinliğini kentsel dokunun derinliklerine taşır. Yoğun yapılaşmanın yarattığı ısı adası etkisini biyoklimatik bir konfor alanı yaratarak minimize eden bu sistem, bitki örtüsünün buharlaşma-terleme yoluyla sağladığı doğal soğutma koridorunu kıyıya kadar ulaştırır.
Mahalle parkları, konut bloklarının kendi bünyesinde kurgulanan yeşil iç bahçelerle başlayan ve kentin kılcal damarlarına yayılan bir kentsel idrak sürecinin ilk basamağını oluşturur. Bu iç bahçeler, yalnızca binaların ortasında kalan boşluklar değil, modüler yaşam birimlerinin dışa açılan, nefes alan sosyal uzantıları ve mahallenin mikroklimasını düzenleyen ekolojik çekirdeklerdir. Agnozinin yarattığı o parçalı ve kopuk kentsel dokuyu onarmak adına bu bahçeler, yapının içinden sokağa sızarak özel alan ile kamusal alan arasındaki sınırları eritir ve kullanıcıya konutun eşiğinden itibaren doğayla kurulan ilk Gnosis temasını sunar.
Sülüklü Mezarlığı ve Şehitlik alanı, Değirmendere Vadisi’nin tarihsel katmanları arasında Trabzon’un kolektif hafızasını ve manevi derinliğini barındıran güçlü anıtsal odaklardan biridir. 1930’lu yıllardan günümüze kentsel bellekte bir yer edinen, Osmanlı dönemine ait mezar taşlarını barındıran bu alan, mekânın ruhunu yoğun hissettiren tarihsel bir eşiktir. 1937-1938 yıllarında inşa edilen duvarlarla sınırları fiziksel olarak çizilmiş olan bu hafıza mekanı, zaman içinde etrafındaki düzensiz sanayi ve taşıt yollarının baskısıyla kentsel akıştan izole olma, kentin gündelik idrakinden koparak bir tür agnozi tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır.
Projenin bu alana yönelik onarım ve “gnosis” stratejisi, mezarlığın dokunulmaz manevi statüsünü onurlandıran bir “saygı ve görünürlük” kurgusu üzerine inşa edilmiş ve içindeki onlarca yıllık servi ağaçları kentin açık ve yeşil alanları ile bütüncül şekilde tasarlanmıştır.
Değirmendere Vadisi’nin fiziksel proje sınırı denize ulaştığı noktada bitse de, kentsel onarım stratejisi, derenin Karadeniz ile buluştuğu o devasa dolgu alanını görmezden gelerek tamamlanamaz. Bu kıyı şeridi, yıllar süren agnoziile denizden koparılmış bir atıl bariyer değil; projenin gnosis felsefesinin en uçtaki noktasıdır. Proje alanı dışı olsa da kentsel etkileşim bölgesi olarak tanımladığımız bu kıyı dolgusu, tamamen kamusal, yeşil alan odaklı ve ekolojik dirençliliği savunan bir “Kıyı Parkı ve Botanik Restorasyon Alanı” olarak kurgulanmıştır.
Bu kapsamda alan; gölgelikli dinlenme ve oturma alanları, açık spor alanları ve çok amaçlı etkinlik çayırları ile donatılarak denizle kurulan rekreasyonel bağı onarır. Ancak burayı sıradan bir parktan ayıran temel yaklaşım, “Botanik Bahçe” stratejisidir. Alan, Değirmendere’nin taşıdığı ekolojik zenginliği denize bağlayan biyolojik bir filtre, bir tür “kıyı süngeri” olarak işlev görür. Kurgulanan yağmur göletleri, sadece estetik birer su ögesi değil, yüzey sularını yöneten yeşil altyapı elemanlarıdır. Bu ekolojik laboratuvar; kullanıcıların doğayı izleyip ondan öğrendiği kuş gözlem noktaları, habitat gözlem kuleleri ve kültürün doğayla iç içe geçtiği sergi pavyonları ile zenginleştirilmiştir. Kıyının bu bütüncül ve doğa-odaklı uyanışı, Değirmendere’nin vadi tabanından başlattığı gnosis (idrak) yolculuğunu denizin sonsuzluğunda, “su kemençesinin” rüzgarla çaldığı o Karadeniz silüetinde tamamlar.
Konut alanları, vadi genelindeki mevcut kentsel agnozi; konutu sadece bir “barınma birimi” olarak gören, çevresinden duvarlarla kopuk ve ölçek hatası içeren tipolojiler üretmişken; projenin gnosis evresi konutu ekosistemin bir parçası ve sosyal etkileşimin başlangıç noktası olarak yeniden tanımlar. Bu bağlamda, vadinin silüetini ve hava koridorlarını korumak amacıyla kat adetleri zemin+üç ve zemin+dört olarak belirlenmiştir.
Farklı kullanıcı senaryolarına göre birleşebilen veya ayrışabilen modüler bir yapı arz eder. Yapı blokları, arazinin %82’sini oluşturan boşluğu maksimize edecek şekilde geçirgen bir morfolojiyle konumlandırılır. Zemin katlar, konutun mahremiyeti ile vadinin kamusallığı arasında bir “eşik” işlevi görerek; müşterek mutfaklar, çalışma alanları veya zemin altı yağmur suyu toplama birimleri gibi işlevlerle donatılır.
Mevcut Değirmendere dokusundaki “sanayi-konut-doğa” arasındaki keskin ve steril ayrım, vadinin mekânsal kimliğini parçalayan temel bir agnozi nedenidir. Proje, bu kopukluğu gidermek amacıyla ”Hibrit Yapı Modeli”ni önerir. Bu modelde yapılar; sadece barınma işlevi gören “yatakhaneler” veya sadece üretim yapılan “atölyeler” değil; yaşamın, yaratıcı üretimin ve ekolojik onarımın kesiştiği dikey ve yatay mahalle birimleridir.
Konut alanları stratejisi, vadinin yaşadığı büyük ölçekli kültürel ve ekolojik dönüşümün yerel halkı dışlayan bir soylulaştırma aracına dönüşmesini engellemek üzerine kuruludur. Mevcut durumdaki niteliksiz, yoğun ve insan ölçeğinden kopuk yapı stoğunun yerini, sağlıklı, güvenli ve dirençli bir kentsel doku alırken, en temel ilke alandaki mevcut nüfusu yerinden etmemektir. Değirmendere’nin mekânsal onarımı, ancak bu mekanı yıllardır var eden toplumsal belleğin ve aidiyet duygusunun kendi yerinde korunmasıyla gerçek bir Gnosis seviyesine ulaşabilir. Bu nedenle yeni konut örüntüsü, mevcut hane halkı yapısını, demografiyi ve mahalle kültürünü sürdürecek şekilde, dışlayıcı değil kapsayıcı bir kentsel yenileme modeli olarak tasarlanmıştır.
Bu yeni konut dokusunun steril bir gettoya dönüşmesini engellemek ve Trabzon’un köklü “mahalle” ruhunu yaşatmak için, alanın gündelik hafızası stratejik bir onarım hamlesiyle canlı tutulmuştur. Bu kapsamda, Terminal Sokak ile Dost Sokak’ın tam köşe noktasındaki yapı ve Dost Sokak çeperindeki belirli sivil mimari izleri yıkılmak yerine korunmuştur. Bu yapılar, mahallenin kalbini oluşturacak modern bir “Çarşı” fonksiyonuyla yeniden işlevlendirilerek kente kazandırılmıştır. Çarşı kurgusu, konut alanını dışa bağlayan, mahallelinin gündelik ihtiyaçlarını karşıladığı, esnaf kültürüyle sosyalleştiği ve eski ile yeninin hibrit şekilde var olduğu yaşayan bir sosyal platform olarak belirlenmiştir. Bu müdahale, mahallenin sadece fiziksel olarak değil, ruhsal ve sosyal olarak da kentsel idrake katıldığı güçlü bir hafıza mekanıdır.
Sosyal donatı alanları stratejisi, kentsel agnozinin yarattığı yalıtılmışlık hissini kırarak, vadideki yeni demografik yapıyı kendi kendine yetebilen, dirençli ve entegre bir topluluk haline getiren temel sosyo-mekânsal omurgadır. Projeksiyon nüfusu olan on bin kişilik yeni yerleşim dokusu, çeperdeki mevcut Sanayi Mahallesi’nin sosyal altyapısına ek bir yük bindirmek (ve dolaylı bir yerinden edilme baskısı yaratmak) yerine, kendi içsel dengesini kuran bir gnosis yaklaşımıyla tasarlanmıştır. Bu kapsamda kreş, ilkokul ve ortaokul alanlarından oluşan eğitim donatıları, yeni konut dokusunun tam kalbinde, mahalle parkları ve yeşil iç bahçelerle simbiyotik bir ilişki içinde bir kampüs ilkesiyle konumlandırılmıştır. Alanın tarihsel katmanlarında yer alan mevcut ibadet yapıları, kentsel belleğin saygı duyulması gereken düğüm noktaları olarak korunmuş, çevreleri nitelikli peyzaj müdahaleleriyle mahallelinin yaya akışına entegre edilen birer toplanma ve nefes alma mekanına dönüştürülmüştür. Aile Sağlığı Merkezi ise, on bin kişilik nüfusun yaya erişim mesafeleri optimize edilerek, yerleşimin tam orta noktasında, herkes için eşit ve engelsiz ulaşılabilecek bir “sağlık ve güvenlik” odak noktası olarak kurgulanmıştır.
Ticari yapılar stratejisi, salt tüketim odaklı kapalı kutular yerine, kentsel gnosisin sürekliliğini sağlayan karma kullanımlı hibrit bir yaşam senaryosu kurgular. Konutların zemin katlarına entegre edilen ticari arayüzler, sokakta doğal bir gözetim mekanizması oluşturarak özellikle geniş yeşil kıyı alanlarının gece saatlerinde ıssızlaşıp tekinsiz agnozi bölgelerine dönüşmesini engeller ve alanı yirmi dört saat yaşayan güvenli bir dokuya kavuşturur. Bu canlılık, hemen bitişikteki Forum Trabzon’un içe dönük yapısına alternatif olarak devlet karayolu üzerinde korunan yapılarla kurgulanan dışa dönük, esnaf kültürünüyaşatan yerel “Çarşı” modeliyle mekânsal bir direnişe dönüşür. Sistemin kültürel ve ekonomik tamamlayıcısı olarak ise, kıyıdaki eski sanayi yapıları Trabzon’a özgü el işçiliği ve zanaatların yaşatıldığı üretken ticaret odaklarına dönüştürülür; böylece ticaret, salt bir alışveriş eylemi olmaktan çıkarak, turizmi besleyen ve kentin üretim hafızasını mekânda canlı tutan bir idrak pratiğine evrilir.
Müze Fabrika ve Endüstriyel Hafıza Havzası, 1953 yılında Toprak Mahsulleri Ofisi’nin açılışı ve ardından Trabzon Çimento Fabrikası’nın inşasıyla kentin en güçlü sanayi odaklarından biri haline gelen, ancak 2013 yılındaki yıkımla kentsel bellekte derin bir agnoziye dönüşen kıyı bandının mekânsal onarım manifestosudur.
Projesi 1964’te onaylanıp 1965’te inşasına başlanan, Batı Almanya’dan getirilen teknoloji ile yerli çelik konstrüksiyonun harmanlandığı ve 15 Nisan 1967’de faaliyete girerek kentin silüetine kazınan bu devasa tesis, bugün yalnızca silolarının zemin izleriyle alanda varlığını göstermektedir. Proje, devlet karayolu ile deniz arasına sıkışmış bu eşik alanını sıradan bir yeşil alana dönüştürmek yerine, geçmişin üretken ruhunu bugünün kültürel dinamikleriyle yeniden ayağa kaldıran canlı bir “Endüstriyel Hafıza Mekanı” olarak kurgular.
Karayolundan denize doğru kesintisiz bir gnosis sağlayan geniş ana yaya aksı, bu devasa hafıza havzasını fonksiyonel ve anlamsal olarak iki ana omurgaya ayırır. Bu omurganın doğusunda, alanın çeperinde kalmış nitelikli küçük sanayi yapıları korunarak Trabzon’un üretim hafızasının ve geleneksel zanaatlarının yaşatıldığı interaktif bir deneyim ve üretim alanına dönüştürülmüştür. Aksın batısında ise, yıkılan fabrikanın kütlesel izleri üzerinde çağdaş bir yorumla yükselen “Müze Fabrika” yer alır. Müze Fabrika, dondurulmuş bir sergi mekanı değil; bünyesindeki konferans salonları, açık sahneler, endüstriyel hafıza odaları ve atölyelerle sürekli üreten çok fonksiyonlu bir kültür mekanıdır.
Bu iki yaka, alanı ikiye bölen ana yaya arteri üzerinden simbiyotik bir diyalog kurar: Doğudaki küçük sanayi atölyelerinde üretilen yerel ve sanatsal çıktılar, batıdaki Müze Fabrika’nın sergi hollerinde kentliyle buluşur. Üretim ve sergilemenin bu bütünleşik kurgusu, yeşil alanlar ve kesintisiz yaya akslarıyla denize doğru akarak kıyıdaki kamusallıkla erir. Açık alanlara yayılan bu kültürel enerji, kentin dününü ve bugününü kıyıda düzenlenen devasa festivaller ve etkinliklerle bir araya getirerek, Değirmendere’nin kentsel hafızasını en güçlü şekilde onaran bir çekim merkezi yaratır.
Sülüklü Mezarlığı’nın hemen güneyinde, otogarın tam karşısında yer alan ve mevcut durumda niteliksiz oto tamirhanelerinin işgali altındaki bölge, kentsel agnozi alanlarından biridir. Proje kapsamında, vadiyi güneyden tıkayan bu çöküntü dokusu dönüştürülerek, alan kentin yeni “Küresel ve Akademik Entegrasyon Eşiği” olarak kurgulanmıştır. Bu alana entegre edilen karma kullanımlı öğrenci yaşam alanları (lojmanlar) ve nitelikli otel kompleksi, Karadeniz Teknik Üniversitesi’nin uluslararası vizyonunu doğrudan destekleyen bir konaklama ve kuluçka merkezi işlevi görür. Bu fonksiyonel tercih alanın otogar ile yüz yüze bakan konumu ve uluslararası havalimanı ile kurduğu doğrudan lojistik ilişki, burayı Trabzon’a gelen uluslararası araştırmacılar, akademisyenler ve gezginler için kente adım attıkları ilk idrak noktası ile bir gnosis yaratmaktadır yani kentin karşılama odası haline getirmektedir. Böylece, projenin geneli ilkelerinden biri olan sanayi üretim hafızasının devamlılığı burada hemen güneyindeki yeni kütühane ve Enstitü Trabzon ile birlikte bir “bilgi üretim” pratiği ile desteklenmekte ve iyileşmenin adımına dönüşür.
Trabzon Kent Enstitüsü ve Kütüphane kompleksi, Değirmendere Vadisi’nde kurgulanan “üretim kültürü”nün zihinsel ve ekolojik ayaklarını oluşturan nihai gnosis mekanlarıdır. Nasıl ki kıyıdaki eski sanayi yapılarında zanaatı ve maddi üretimi kente geri çağırıyorsak, bu alanda da “bilgi ve toprak” üretimini yeniden kentsel sahneye çıkarıyoruz. Yapıların hemen önünde genişleyen ve kentliyi doğrudan toprağa dokunmaya davet eden kentsel bostanlar, Trabzon’un betonlaşma baskısı altında silinmeye yüz tutan tarımsal hafızasını onaran canlı birer laboratuvardır.
Bu üretim peyzajı, Enstitü bünyesindeki uygulamalı tarım çalışmaları ve gastronomi eğitimleriyle bütünleşerek; tohumdan hasada, tarladan sofraya uzanan kesintisiz bir ekolojik döngü yaratır. Kütüphane ise bu döngüyü, sunduğu sürekli eğitim ve araştırma altyapısıyla entelektüel bir temele oturtur.
Bu entelektüel ve ekolojik havza, hemen bitişiğindeki otogar ve yeni kurgulanan öğrenci lojmanlarıyla kurduğu stratejik komşuluk sayesinde, vadide yepyeni bir “bilgi üretim kültürü” ekosistemi yaratır. Bu kurgunun en güçlü sosyolojik müdahalesi, Karadeniz Teknik Üniversitesi (KTÜ) öğrencilerinin mevcut durumda içine hapsolduğu mekânsal yalıtılmışlığı kırmaktır. Yıllardır kampüsün ve proje alanının doğusundaki Kalkınma Mahallesi’nin salt “tüketim” odaklı, kafeler ve apartlar arasına sıkışmış, kentten kopuk ve tekdüze yaşantısı; bu projeyle vadinin batısına, üreten ve kentle bütünleşen bu yeni çekim merkezine kaydırılır.
Kalkınma’nın yalnızlaştıran tüketim sarmalından çıkan öğrenci, burada sadece barınan geçici bir sakin değil; kütüphanesinde araştıran, enstitü bostanında üreten, Müze Fabrikada sanatla buluşan ve mahalleliyle etkileşime giren aktif bir kentsel aktöre dönüşür. Trabzon Kent Enstitüsü, Değirmendere’nin onarım sürecini sadece fiziksel bir estetikle değil, aydınlık, üreten ve kendi aklını inşa eden bir toplumsal uyanışla taçlandırır
Değirmendere Vadisi’nin dönüşüm sürecinde, kenti vadiye kapatan ve yıllarca mekânsal bir agnozi yaratan Küçük Sanayi Sitesi’nin niteliksiz fiziksel dokusu tasfiye edilirken; alanın barındırdığı “üretim, tamir ve makine zanaatı, sürekli uğrak noktası olma” hafızası silinmemiş, yüceltilerek kentsel belleğe kalıcı olarak entegre edilmiştir. Trabzon Kent Enstitüsü kompleksine stratejik bir odak olarak eklemlenen Araba Müzesi, salt nostaljik araçların sergilendiği pasif bir vitrin değildir; geçmişin oto-sanayi kültürünü onurlandıran bir “endüstriyel arkeoloji” ve gnosis mekânıdır.Müze, Enstitü’nün aydınlanmacı vizyonuyla kurduğu mekânsal simbiyoz sayesinde, eski sanayi sitesinin o kaotik ve dışlayıcı tamirhane kurgusunu; evrensel bir mühendislik, endüstriyel tasarım ve inovasyon sergisine dönüştürür. Dün taşıt gürültüsü, egzoz ve çevresel tahribat nedeniyle kentlinin adım atamadığı bu “arka bahçe”; bugün otomotiv tarihinin, Trabzonlu ustaların zanaat geçmişinin ve geleceğin temiz ulaşım teknolojilerinin (mikromobilite vb.) bir arada harmanlandığı kültürel bir arayüze dönüşmüştür.
Trabzon’un ulaşım ağındaki güncel katmanlardan biri olan ve 2023 yılında devlet karayolu ile Terminal Sokak kesişimindeki eski konumundan taşınan Şehirlerarası Otobüs Terminali işlev olarak korunmuştur. Alanın mevcut durumdaki taşıt odaklı, agresif sert zemin kurgusu ise daha yaya odaklı bir anlayışla iyileştirilmiştir. Yaya öncelikli, geçirgen (sünger şehir konseptine uygun) ve Değirmendere’nin mavi-yeşil koridoruyla doğrudan temas kuran kullanıcı dostu bir peyzaj arayüzü tasarlanmıştır. Bu yapıyı vadi ekosistemiyle tam anlamıyla bütünleştiren en yenilikçi müdahale ise, yapının üst örtüsünün yürünebilir bir yeşil çatı sistemi olarak yeniden düzenlenmesidir. Bu yürünebilir ekolojik çatı, hem bu kütleyi vadinin doğal silüeti içinde eritip ısı adası etkisini düşüren çevresel bir araç, hem de yolcuların ve bölge halkının vadiyi panoramik olarak deneyimleyebildiği yükseltilmiş bir kamusal teras işlevi görür. Terminal, bu sayede yatayda dereyle kucaklaşırken, düşeyde de doğaya karışarak kentsel gnosisin en görünür simgelerinden biri haline gelir.
Değirmendere Vadisi’nin ulaşım ve sirkülasyon stratejisi, kentsel agnozinin en büyük tetikleyicisi olan “taşıt odaklı ve ayrıştırıcı” altyapı ezberini reddeder. Ulaşım Alanları Tasarım İlkeleri; hızı bir kentsel ilerleme ölçütü olmaktan çıkarıp, mekânın idrak edilebilirliğini ve insan ölçeğini merkeze alan mekânsal bir barışma manifestosudur. Kenti vadiden ve denizden koparan mevcut devasa asfalt bariyerler; proje kapsamında yaya, bisiklet ve mikromobilite öncelikli, ekolojik sisteme duyarlı ve geçirgen birer “kentsel omurgaya” dönüştürülmüştür.
Tarihi İpek Yolu’nun Karadeniz’e açılan kapısı olan ve 1860’larda Fosfor Mustafa Sıdkı Paşa’nın kararıyla Boztepe’den doğrudan Değirmendere vadisine kaydırılan Erzurum Yolu, projeyle birlikte taşıt işgalinden kurtarılarak tarihi önemine yakışır bir kentsel eşiğe dönüştürülür. Agresif şehirlerarası transit trafik devlet karayoluna deplase edilerek; bu kadim rota yaya, bisiklet ve mikromobilite öncelikli hale getirilir ve çevresindeki kütüphane, konut, otogar ve mezarlık gibi donatıları birbirine teyelleyen güvenli, yaşayan bir mahalle omurgasına (gnosis koridoruna) dönüştürülür.
Ulaşım ve sirkülasyon stratejisinin en radikal mekânsal müdahalesi, kenti denizden koparan Sahil Yolu’nun yaya öncelikli bir kentsel eşiğe dönüştürülmesidir. Mevcut durumunda yalnızca 1 metrelik yetersiz tretuvarlara karşılık, 10’ar metrelik gidiş-geliş taşıt şeritleriyle tamamen otomobil odaklı bu aks; Değirmendere’nin kıyıyla buluşma noktasındaki bir agnozi sınırıdır. Proje kapsamında, sahil yolunun proje alanını kapsayan yaklaşık 10 kilometrelik kesiti, bu agresif taşıt önceliğinden arındırılarak insan ölçeğine ve hızına geri çağrılmıştır.
Yeni kurgulanan yol enkesiti ile taşıt trafiğinin hızı bilinçli bir trafik sakinleştirme stratejisiyle düşürülürken, asfalttan geri kazanılan devasa alanlar geniş ve nitelikli yaya promenadlarına, kesintisiz bisiklet yollarına dönüşmüştür.
Ana yaya arteri; kamusal kıyı hattı, kentsel yaşam omurgası ve riperyan omurga olmak üzere üç temel ilke etrafında tasarlanmıştır. Dere ve kent omurgalarının birleştiği kamusal kıyı hattı, yaya öncelikli olarak yeniden düzenlenmiş; suya erişimi mümkün kılan, kamusal kullanımı ve mekânsal deneyimi güçlendiren bir arayüz olarak tasarlanarak kentin su ile kurduğu kopuk ilişkiyi onarır ve süreklilik sağlar. Konut, ticaret ve kamusal kullanımları birbirine bağlayan kentsel yaşam omurgası, gündelik yaşamın akışını destekleyen, sosyal etkileşimi ve mekânsal sürekliliği güçlendiren bir kentsel aks olarak kurgulanmış olup, farklı programları bir araya getirerek hibrit bir kentsel yapı oluşturur. Son olarak dere hattı boyunca kurgulanan riperyan omurga ise, su ekosistemi ile bütünleşen, doğal peyzaj, yavaş hareket ve ekolojik sürekliliği destekleyen bir kamusal aks olarak tasarlanmıştır; bitkilendirme, su ile etkileşim ve yumuşak zeminler üzerinden ilerleyen bu hat, doğal akışın izlerini yeniden görünür kılar.
Değirmendere Vadisi Kentsel Onarım ve Dönüşüm Projesi kapsamında önerilen müdahaleler, alanın ekolojik, fiziksel ve sosyo-ekonomik sürdürülebilirliğini sağlamak amacıyla stratejik bir etaplama planına dayandırılmıştır. Bu planlama yaklaşımı; yatırım önceliklerini belirlemek, çapraz finansman modellerini operasyonel kılmak ve kentsel altyapı ile yapısal çevrenin entegre bir şekilde geliştirilmesini sağlamak üzere kurgulanmıştır. Aşağıda sunulan matris, projenin ekolojik restorasyon fazından başlayarak, kültürel/ekonomik aktivasyon ve nihai yerleşim dokusuna uzanan teknik ve finansal uygulama sürecini detaylandırmaktadır.
Değirmendere Vadisi yerleşim stratejisi, kentsel nüfusu alanın her yerine homojen ve baskıcı bir şekilde yığmak yerine; topografyanın, rüzgarın ve suyun hafızasına saygı duyan “kademeli bir yoğunluk” hiyerarşisi üzerine inşa edilmiştir. Alan bütününde yaklaşık 10.000 kişilik projeksiyon nüfusuna hizmet edecek toplam 3.334 adet konut (daire) tasarlanmış olup, bu yapı stoğunun vadi içindeki mekânsal dağılımı ve kat yükseklikleri, ekolojik hassasiyetlere göre özel olarak şekillendirilmiştir.
Yapılaşma gabarileri, vadinin canlı merkezinden ekolojik çeperlerine doğru giderek sönümlenen bir silüet kurgusuna sahiptir. Bu doğrultuda; vadinin ticari ve sosyal yaşamının kalbi olan, meydan ve “Çarşı” kurgusuyla bütünleşen merkezi alanlarda yapı yükseklikleri 5 kat olarak belirlenerek, dinamik kentsel nüfus yaya ve transit ağlarına en yakın bu odakta toplanmıştır. Su ve doğa ile kurulan kentsel arayüzde ise fiziksel baskı bilinçli olarak azaltılmıştır; dere kenarındaki yeşil koridora entegre geçiş bölgelerinde kat adedi 4’e, alanın en kuzeyinde kıyıya doğru ise 3 kata düşürülmüştür.
Bu stratejik kademelenme, vadiyi yüksek yapılarla duvara çeviren geçmişin agnoziyi yıkar. Yeni doku; hava koridorlarını kesmeyen, derenin gün ışığıyla buluşmasını engellemeyen ve Trabzon kentlisine gökyüzünü kapatmayan, tamamen “insan ölçeğinde” tasarlanmış, doğayla barışık bütünleşik bir mahalle yaşantısı gnosis sunar.