Zaman ve Mekân

Elmas Zeynep Ağaoğlu bu yazısında kapitalist düzen içinde zaman ve mekânın dönüşümünü ele alıyor.

Zaman ve mekân… Yaşamın iki kadim unsuru.
Ne yalnızca adlardan ibarettirler, ne de soyut birer fikirden.
Birbirlerini kovalarlar… Ve onlar bunu yaparken, biraz uzaklaşıp resme baktığınız vakit gördüğünüz şey var ya…
İşte o, mimarlıktır.
Nasıl göründüğü; kimin hızlı, kimin yavaş olduğuna bağlıdır.
Eğer zaman hızla akıp mekânı sıkıştırıyorsa, mimarlık gözünüze sert görünür.
Çünkü zaman artık sadece bir ölçü değil; para demekse eğer, güçlü olan odur.
Bu yüzden şehirde mimarlık keskindir.
Bu keskinliğin temeli ise 13. yüzyıla kadar dayanır.
O dönemde bütün bir Avrupa, küçük şehirlerin yavaş yavaş büyümesiyle biçimlenmeye başlar.
Kentler birleşir, sınırlar çizilir ve modern devletlerin kuruluş süreci başlar.
Artık şehir yalnızca bir yerleşim değil, aynı zamanda bir yönetim biçimidir.
Bu dönüşümün arkasındaki güç kapitalizmdir.
Foucault’nun “disiplin toplumları” kavramında açıkladığı gibi, saat kulelerinden metro istasyonlarına uzanan düzenlemeler, insan bedenini itaatkâr ve zamana bağlı kılmak üzere tasarlanır.
Lewis Mumford da Technics and Civilization adlı eserinde, modern kentin asıl icadının “makine değil, saat” olduğunu söyler.
Çünkü saat, insanı doğadan koparıp üretim aracına dönüştüren yegâne unsurdur.
O mekânlar ki işçiyi saatinde evinden alır, işine götürür; sonra eve dönüş yolunda markete uğratır da emeğiyle kazandığı parayı tekrar sermaye sahibine geri ödetir.
“Şehir, kapitalist düzenin hem üretim hem de denetim mekanizmasının mekânsal tezahürüdür.” der Henri Lefebvre.
Mekânlar da bu ilişkilere hizmet etmek üzere üretilir.

Şehirdeki düzen, burjuvazinin ihtiyaç duyduğu döngüyü sürdürmek üzere planlanır.
Böylece şehir, görünürde bir özgürlük alanı sunsa da aslında hem üretimin hem de tüketimin sürekliliğini sağlayan bir sistem olarak işler.
Buna karşın köy, kapitalist çarkların tam anlamıyla işlemediği, insanın “serbest” kalabildiği bir yaşam biçimini temsil eder.
Köy, insanın kapitalistten kaçtığı ve ona; hiçbir şeyin onu hatırlatmasını istemediği yerdir.
Amerikalı mimar Bernard Rudofsky, köy mimarisinin; anonim ve yerel olduğunu ayrıca sermayeye değil, insanın yaşamına göre şekillendiğini söyler.
Köyler ve köydeki yapılar; toplumun ihtiyaçları, coğrafi koşullar ve malzeme imkânları doğrultusunda var olur.
Yani köyde mimarlık, Rudofsky’nin dediği gibi “mimarsız”dır ama bu, onun değersiz olduğu anlamına gelmez.
Tam tersine, doğa ve toplumsal ihtiyaçlarla uyumlu, estetik ve işlevsel bir yaşam alanı yaratır.
Evler, ahırlar, çeşme yolları ya da köy meydanları toplumsal yaşamın doğal ritmine hizmet eder. Modern kentteki gibi planlı ve kurumsal değildir o, fakat zamanın ve mekânın doğal akışıyla şekillenen bir düzen vardır.
Başlangıçta yalnızca şehirlere özgü olan bu kapitalist zaman ve mekân anlayışı, yavaş yavaş köylere de sızar.
Artık köyler, kendi doğal ritminden kopar; doğanın döngüsü yerine ekonomik döngüye tabi hâle gelir.
Bugün Türkiye’nin pek çok köyünde bu dönüşüm gözle görülür hâldedir.
Eski kerpiç evlerin ve taş duvarlı avluların yanına, ruhsat ya da planlama gözetmeden üç-dört katlı binalar dikilir.
Özellikle Almanya’da çalışan gurbetçiler, yıllarca biriktirdikleri emeklerini köylerine döndüklerinde betonarme yapılara dönüştürür; şehir estetiğini taklit eden “modern” evler inşa eder.
Ama bu yapılar ne köyün dokusuna uyar ne de doğanın ritmine…
Böylece köyler, kapitalist mimarinin gelişigüzelliğiyle çirkinleşir.

Modern köy yapıları, şehir mimarisinin dayattığı standart ve ekonomik baskılara uyar; ruhsatsız, altyapısız yükselir ve yerel mimariyi gölgeler. Köylerde yükselen apartmanlar… Birer yatırım unsuru sayılan; modern ve kusursuz olduğu iddia edilen, daireler…
Köylerde, kusursuzluk arayışına kapılmak yersiz değil midir?
Orada güzellik, kusursuzlukta değil; mekânın ruhunu anlayabilmekte saklıdır.
Modern mimarlığın kurumsallığı ve sertliği, köy mimarisinde doğal ritim ve gelenekle yumuşar.
Bu yumuşama, insanın ruhuna bile sirayet eder.
Aynı insan dahi şehirde ve köyde farklıdır.
Şehirde kusursuzluk; her işin eksiksiz, hatasız, makinesel yapılması istenirken, köylerde durum bundan farklıdır.
Orada göz hata aramaz; o kadar güzelliğin arasında çatlak sıvaya odaklanmaz, hatta belki o çatlak ona iyi bile gelir.
Şehirde bunu tolere edemeyen insana, köydeyken sanki o çatlak huzur verir.
Toprağın rengini alan taş duvarlar, usta elinden çıkan ahşap kaplamalar, zamanla çatlayan boyalar, insana kendini hatırlatır.
Zamanın tek karşılığının para olmadığını, akıp gittiğini, tıpkı insanın yüzündeki çizgiler gibi kusurların da olabileceğini hatırlatır.
Sabah olduğunu telefondaki tiz sesli alarmdan değil, bahçedeki horozdan öğrenmek belki yüzdeki kırışıklıkları azaltır… kim bilir…
Belki de zamanın açtığı yaralara iyi gelecek tek şey, zamanı eğip bükmeye çalışmamak, onu hızla kovalamamaktır.
Duvardaki çiziğe takılıp gününü mahvetmek yerine, bahçeye açılan avluya çıkmak ve o çiziği sevmek…
Belki büyük dedenin boyadığı o duvarı, çatlayan boyasıyla kabul edebilmek…

Değiştirmeye çalışmamak,
Zamanı rahat bırakmak; getirdikleriyle, götürdükleriyle…
Sadece hayatımıza eşlik edişine izin vermektir belki çare.
O sabah yağmur yağıyorsa tarlaya gitmemek…
Evde sıcak bir çay demleyip yağmurun dinmesini beklemek…
Ama sadece yağmuru kovalamak için değil , anı yaşamak için beklemek.
Kendine değer vermek; zamandan önce, paradan önce…
Çünkü burada zaman, insana hükmeden değil, onunla birlikte akan bir şeydir.
Buna karşın şehirde yaşayan insanın böyle bir esnekliği yoktur.
Şehrin üretim disiplini, insanı doğadan koparır; kalıba sokar.
Yağmur da kar da yağsa, sabah yedide fabrikasına gitmek zorundadır işçi.
Onun zamanı artık parayla ölçülür.
Karl Marx, Kapital’de zamanın kapitalist üretim sürecinde bir “değer ölçütü”ne dönüştüğünü söylerken bunu anlatır.
Zaman, sermayenin saatine göre işler artık. Şehir zamanın hızlandığı, köy ise zamanın yavaşladığı; mekâna huzurlu bir alan tanıdığı yerdir.
Zaman ve mekân…
Birbirlerini kovalarlar.
Ve onlar bunu yaparken, biraz uzaklaşıp resme baktığınızda gördüğünüz şey var ya…
İşte o, mimarlığın ta kendisidir.
Ve işte o yaşamın kendisidir.

Etiketler

Bir yanıt yazın