Bodrum Değirmenburnu Tarihi Yel Değirmenleri ve Yakın Çevresi Fikir Projesi Yarışması, nisan ayı başında ilan edildi ve 30 Haziran’da sonuçlandı. Cenk Dereli ile birlikte katıldığımız yarışmanın ödül grubuna giren projeleri geçtiğimiz hafta inceleme fırsatı bulduk. Bu inceleme, şartnamenin tarif ettiği koruma yaklaşımı, jüri değerlendirmesi ve ödül grubundaki bazı projelerde öne çıkan mekânsal kararlar üzerine bir görüş yazısı yazma ihtiyacını doğurdu.

Yarışma şartnamesinde, Bodrum Değirmenburnu koruma öncelikli bir kültürel peyzaj alanı olarak tanımlanıyor. Alanın peyzaj, silüet ve kamusal kullanım potansiyellerinin birlikte düşünülmesi isteniyor. Yel değirmenlerinin Bodrum kent merkezi, Bardakçı, Gümbet ve deniz yönlerinden algılanan silüet değeri özellikle vurgulanıyor. Değirmenlere yapılacak ek fiziksel müdahalelerin asgari ve geri döndürülebilir olması bekleniyor. Alanın 1. derece doğal sit içinde yer alması da jeolojik yapı, doğal bitki örtüsü ve mevcut silüet üzerindeki etkileri daha önemli hale getiriyor.
Şartname, güçlü bir kamusal kullanım senaryosu istiyor. Dolaşım, seyir, duraklama, bilgilendirme, sergileme, gece-gündüz kullanımı ve turizm baskısını yönetecek araçlar yarışmanın önemli başlıkları arasında. Yani yarışma, alana hiç dokunmayan pasif bir koruma yaklaşımı önermiyor. Müdahale bekleniyor; ancak bu müdahalenin alanın doğal, tarihî ve görsel değerlerini geriye itmemesi gerekiyor.
Ödül grubuna giren projelerin yayımlanan görsellerine bu açıdan bakıldığında farklı yaklaşımlar görülüyor. Bazı projeler değirmenler sırtını ana omurga olarak ele alıyor ve daha düşük yoğunluklu ziyaretçi rotaları öneriyor. Bazıları ise alanı daha kapsamlı bir park, seyir terasları sistemi, yükseltilmiş dolaşım ağı ya da mimari enstalasyonlar dizisi olarak yeniden kuruyor. Birçok projede değirmenler, mevcut durumlarından bağımsız biçimde daha tamamlanmış, bütünlüklü ya da romantik bir üretim peyzajı imgesinin parçası haline geliyor. Bazı önerilerde geniş sert zeminler, platformlar, uzun duvarlar, yaya köprüleri, ya da büyük ölçekli gölgelikler öne çıkıyor.
Bu durum şu soruyu gündeme getiriyor: Koruma öncelikli bir yarışmada, müdahalenin görünür olması ne kadar belirleyici oluyor? Daha ölçülü, geri planda kalan ve mevcut peyzajı öne çıkaran kararlar yarışma ortamında nasıl okunuyor? Alana az müdahale eden bir yaklaşım, yeterince güçlü bir tasarım pozisyonu olarak değerlendiriliyor mu?
Proje görsellerinde dikkat çeken eğilimlerden biri, değirmenlerin güçlü bir görsel seri olarak ele alınması. Restore edilmiş gövdeler, pervaneler, çevre düzenlemeleri ve rota sistemiyle değirmenler bütünlüklü ve kolay okunur bir kültürel peyzaj imgesine dönüşüyor. Ancak Değirmenburnu’ndaki yapıların her biri aynı durumda değil: Bazılarının gövdesi büyük ölçüde ayakta, bazılarında çatı ya da mekanizma izleri var, bazıları ileri derecede yıkılmış, bazıları ise daha önce müdahale görmüş. Bu nedenle değirmenleri yalnızca bir grup olarak değil, her birinin fiziksel geçmişi, hasar durumu ve mevcut karakteri üzerinden ayrı ayrı ele almak daha hassas bir koruma yaklaşımı sunabilirdi. Bu durum koruma açısından önemli bir soruyu beraberinde getiriyor: Bütün değirmenler aynı tarihsel ana mı döndürülmelidir?
Benzer bir durum topoğrafya ve peyzaj kararları için de geçerli. Değirmenburnu’nun değeri sadece değirmenlerden kaynaklanmaz. Kayalık, rüzgârlı, çıplak ve yarı-doğal tepe karakteri de bu mirasın parçasıdır. Şartname; rüzgâr rejimini, eğimleri, bitki örtüsünü, doğal eşikleri ve görüş akslarını tasarımın temel verileri arasında sayıyor. Bu nedenle, Değirmenlerin çevresinde büyük sert zeminler, yoğun teraslamalar, yükseltilmiş dolaşım halkaları, uzun duvarlar ya da peyzajı fazlaca düzenleyen geometriler sadece işlevsel kararlar olarak okunamaz. Bu kararlar alanın açıklık, yalınlık ve kendiliğindenlik hissini de değiştirir.
Elbette kontrollü dolaşım, erişilebilirlik, bakım, güvenlik ve ziyaretçi yönetimi için zemin müdahaleleri gerekir. Değirmenburnu bugün bakir bir alan değil. Düzensiz kullanım, araç baskısı, bakım eksikliği, çöp, vandalizm ve erişim sorunları var. Bunların çözülmesi tasarım gerektirir. Tartışılması gereken, bu tasarımın ölçeği ve alan üzerindeki etkisidir. Bir patika ile platformlar ağı, küçük ölçekli yönlendirme elemanları ile alanı yeniden kuran büyük yapısal sistemler aynı ağırlıkta müdahaleler değildir. Benzer şekilde, ziyaretçi merkezini alt kotta ve sınırlı bir alanda konumlandırmak ile sırt hattını platformlar, teraslar ya da yeni strüktürlerle yeniden örgütlemek aynı etkiyi yaratmaz.
Bu tartışmanın başka bir boyutu da yarışmacılarla paylaşılan plan kararlarının jüri değerlendirmesinde nasıl okunduğudur. 14 sıra numaralı projemize ilişkin jüri raporunda, “Batı yönünde önerilen yeni ulaşım güzergâhının ölçeği ve Antik Taş Ocağı’nın hemen yanından geçirilmesi önerilen yol” alanın korunması hedefiyle çelişen bir müdahale olarak değerlendirilmiştir. Oysa söz konusu yol, yarışmacılarla paylaşılan “2.5 2017 Onaylı Kıyı Kenar Çizgisi” klasörü içindeki “Değirmenler_Plan_Halihazır_Kadastro_Kıyıkenar_2000.dwg” dosyasında yer alan, 1/5000 ve 1/1000 Koruma Amaçlı İmar Planı belgelerinde de görülen mevcut imar planı kararına dayanmaktadır. Paftada bu verinin kaynağı belirtilmiş, yolun izi ve boyutları değiştirilmeden işlenmiştir.
Yarışma şartnamesi, alandaki değirmenlerin mülkiyet haklarını mevcut çatışmalar nedeniyle korumayı önemseyen bir çerçeve tarif etti. Bu durumda çevre parsellerdeki plan kararlarını tamamen yok sayan bir öneri geliştirmek, alanın güncel gerçekleriyle eksik bir ilişki kurar. Bu nedenle projemizde, mevcut Koruma Amaçlı İmar Planı’nda yer alan yolu ve çevre parsellerdeki olası yapılaşmayı tasarım verisi olarak kabul ettik. Amacımız, alanın gelecekte karşılaşabileceği imar ve mülkiyet koşulları içinde de geçerliliğini koruyacak bir öneri geliştirmekti.
Ödül grubunda bu yolun ve çevre parsellerdeki imar/mülkiyet durumunun gerçekliğini açık biçimde dikkate alan bir yaklaşımın öne çıkmaması, yarışmanın değerlendirme çerçevesi açısından ayrıca tartışmaya değerdir. Jürinin, yarışmacılarla paylaşılan belgelere tam olarak hakim olmaması mümkün olmayacağına göre, seçilen projelerin Bodrum kentsel mekanını var eden dinamikleri bir an için unutarak hayal kurmanın araçları olarak seçildiğini umut ediyoruz. Ancak bu umutlu bakış projemizin jüri raporunda yukarıda bahsi geçen ifadesini anlamlandırmaya yetmiyor. Jürinin bizim önerimiz sandığı müdahale Belediye’nin onaylı Koruma Amaçlı İmar Planı projelerinde işlidir. Bu görüş jürinin değerlendirme kriteri olarak paylaştığı bir görüşse, yarışmacılarla paylaşılan dökümanlar arasında bu dosyaların paylaşılmış olması yanıltıcı değil midir?
Jüri, şartnamede Değirmenburnu için koruma öncelikli, silüete duyarlı, topoğrafyayla uyumlu, asgari ve geri döndürülebilir müdahalelere dayanan bir yaklaşım tarif etmişti. Kamusal kullanım, ziyaretçi yönetimi ve uzun vadeli işletme modeli de bu çerçevenin parçasıydı. Ancak ödül grubuna giren bazı projelerde bu ilkelerle çelişen kararlar öne çıkıyor. Jüri raporunda ise başka bir soru daha gündeme geliyor: Yarışmacılarla paylaşılan imar planında zaten yer alan bir yol, neden projemizin önerdiği yeni bir ulaşım kararı gibi değerlendirildi? Bu nedenle sonuçları, Kolokyum sırasında şartname, yarışmacılara verilen belgeler, koruma yaklaşımları ve değerlendirme ölçütleri bağlamında etraflıca tartışmak gerekiyor.
2 yorum
Çok sakin ve az yazmışsınız. Her şeyi yazmaya kalksanız bitmeyecek bir yarışma olmuş tabii. İçinde koruma ve geleneksel mimariyi çok iyi bilen isimlerin olduğu bir jüriden bu seçkiyi görmek büyük hayal kırıklığı yarattı. Birkaç proje dışında bu kadar garip projelere bu jüri tarafından ödül verilmesi şok etti 🙂
Bütün değirmenlerin yeniden yapımını öneren mi dersin, millet bahçesinden beter peyzajlar mı dersin; çeşit çeşit projeye ödül verilmiş. Alanı, topoğrafyayı, kültürel peyzajı, her yapının kendine özgü durumunu, silüeti hiç önemsemeyen, antik taş ocağına giden tarihi yola araç yolu koyan, alan dışında dahi olsa bir otopark çözümü sunmayan türlü türlü gariplikler ödüllendirilmiş.
Tabii ki ödül almadığımız için bu kadar eleştiriyorum 🙂 Bunu sırf “Biz niye ödül almadık?” diye söylemiyorum; her yarışma bir risktir, her yarışmada jüri körleşebilir veya afili sunumlarla kandırılabilir. Bazen böyle bir seçki içinde yer almadığın için mutlu bile olursun. Ama alanı çok iyi çalışıp projelerin eksiklerini, kabul edilemez hatalarını görünce insan “ödül almadığı için” anlatmak zorunda kalıyor. Bir işe yarar mı bilmiyorum ama vakit bulur ve heyecan duyarsam ben de uzun uzun yazmak istiyorum.
Ahmet Bey, bu yazı için öncelikle teşekkür etmek isterim.Yıllardır yarışmaları dışarıdan takip eden, ödül alan projeleri ve katılımcı paftalarını inceleyen biri olarak yarışma mimarlığına karşı hep başka bir inancım vardı. Çok genç bir mimar değilim; ancak okul yıllarımdan beri içimde taşıdığım yarışma heyecanını, gerçek hayattaki mimarlık piyasasının tüm kirliliğinden sıyrılmış, daha ideal ve steril bir üretim alanında yeniden yaşatabileceğimi düşünüyordum. Yarışmaların içine gerçekten girince bunun da büyük ölçüde bir yanılsama olduğunu görmek benim için ciddi bir hayal kırıklığı oldu.
Kendi katılmadığım yarışmaları yıllarca yalnızca sonuçları ve projeleri üzerinden takip ettiğim için, şartname ve soru-cevaplara ne ölçüde uyulduğunu hiç bu kadar yakından sorgulamamıştım. Şimdi ise aklımdan çıkmayan soru şu: 100–150 ekibin aylarca emek vererek hazırladığı projeler, jüri tarafından birkaç gün içinde nasıl gerçekten hakkaniyetli ve derinlikli biçimde değerlendirilebilir? Katılımcının aylarını, mesaisini ve uykularını verdiği bir işin, karşı tarafta bazen dergi sayfalarını çevirip görsellere göz gezdirir gibi birkaç dakikalık, yüzeysel bir süzgeçten geçirilmesi nasıl adil olabilir?
Yazınızdaki “jüri analizi yapın”ve projenize maksimum 10 dakika bakılıp yüzeysel eleştiriler geleceğini unutmayın” tespitleri bu yüzden benim için çok çarpıcıydı. Yarışmanın, projeyi geliştirmekten çok **jürinin ne görmek istediğini tahmin etme oyununa dönüşmesi gerçekten büyük bir çelişki.
“İmza” haline gelen temsil dilleri konusundaki tespitiniz konusunda da tamamen katılıyorum.** Bazı ofislerin fontundan, pafta dilinden, hatta tek bir renderından bile projenin kime ait olduğunu anlayabiliyorsunuz. Örneğin takip ettiğim bir ofisin her yarışmada kullandığı, tek kaçışlı perspektifte sırtını dönmüş tek bir insan figürünün yer aldığı render dili o kadar karakteristikti ki, görseli görünce “Bu kesin onların işi” diyebiliyordunuz. Bu konuya başka yorumlarda da değinildiğini görmek de bunun yalnızca benim kişisel gözlemim olmadığını düşündürdü.
Rumuz sisteminde kimliği belli edecek işaretler yasakken, bu kadar tanınabilir bir temsil dili zamanla başka bir probleme de dönüşebilir. “En iyi niyetli ihtimalle bile”, jüri kendi kararının sorgulanmayacağını düşündüğü, daha önce ödüllendirdiği ve üretim dilini bildiği bir ofisi bir nevi “güvenli liman” olarak görmeye başlarsa; aynı isimlerin ve benzer çevrelerin tekrar tekrar ödül grubunda yer aldığı, giderek kırılması zor ve tek yöne doğru akan bir ödül düzeni oluşabilir. Buradaki mesele tek bir ofisin ödül alması değil; rumuz sisteminin amacı olan kimlikten bağımsız değerlendirme ilkesinin, daha proje görülür görülmez kimliği çağrıştıran temsil dilleri karşısında ne kadar korunabildiği.