Yerlerin Masumiyeti: Bir Hac Yolculuğunun Güncesi

Sergio Porta²'nın Masumiyet Müzesi hakkındaki "Yerlerin Masumiyeti: Bir Hac Yolculuğunun Güncesi"¹ adlı yazısı Olgu Çalışkan tarafından çevrildi.

Makale, yıllar önce bir araştırma fonu başvurusu için akademik bir proje hazırlama çabamın hikâyesini anlatıyor. Proje, hikâyelerin zamanın hayatlarımızı şekillendirdiği, dolayısıyla yerlerin mekânlar ve hikâyelerin ayrılmaz bir birleşimi olarak kavramsallaştırılması gerektiği ve son olarak böyle bir yeniden çerçevelemenin sonuçlarının mimarlar ve kentsel tasarımcılar için oldukça önemli olacağı gerçeğiyle ilgiliydi. Ancak bu, başarısız bir projenin hikâyesidir. Çünkü bu fikirler hiçbir zaman fon başvurusu aşamasına bile ulaşamamıştır. Asıl sebep ise, projenin merkezinde yer alan çalışmaları nedeniyle Orhan Pamuk’un sonunda projeyi destekleyemeyeceğinin hissedilmesidir. Bu nedenle, bu makalenin akademik bir deneme olmadığını akılda tutmak gerekir. Aksine yazı, Orhan Pamuk’un hiçbir sorumluluğu olmadığı kişisel notlarımdan oluşan bir derleme niteliğindedir.

Yine de, Ocak 2015’te kendisiyle ve o zamanki Masumiyet Müzesi Müdürü Onur Karaoğlu ile İstanbul’un merkezindeki küçük bir restoranda buluştuğumda, Sayın Pamuk’un projeyi asla tasdik etmeyeceğini anladım. Bununla birlikte fikir çoktan benim için dönüştürücü bir deneyime dönüşmüştü. Dahası, o zamandan beri mekanlar hakkında hissettiklerimi ve yaptıklarımı büyük ölçüde şekillendirmeye devam etti. Bu anlamda, bu proje kesinlikle şimdiye kadar deneyimlediğim en başarılı projelerden biri.

İki yıl sonra, İtalya, Bologna’daki “Archiletture” konferansının organizatörleri benden etkinliklerine katkıda bulunmamı istediler. Etkinlik “mimarlık ve edebiyat arasında biçim ve anlatı” üzerineydi. Bu makale, özünde, 2019’da İtalyanca olarak yayınlanan bu konferansa katkımın bir dökümü niteliğindedir.

****

Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi adlı eserini ilk kez 2010 yılında okudum. Aynı yıl, uzun yıllar hayatımı paylaştığım partnerimle olan ilişkim beklenmedik bir şekilde —ve elbette acı verici biçimde— sona erdi. Doğal olarak, böyle bir dönemde bu romanı okumak her şeyi çok daha yoğun hale getirebiliyor. Yani, Masumiyet Müzesi benim için hiçbir zaman sıradan bir kitap olmadı.

Şunu da bilmelisiniz ki, bir alışkanlık olarak romanları tamamen okumadan son sayfalarına göz atmam. Bu yüzden, kitabın en sonunda bir harita olduğunu ancak kitabı bitirdiğimde fark ettim. Haritanın İstanbul’a ait olduğunu anladım ve gülümsedim; çünkü bir yazarın kurgusal bir anlatıya gerçeklik havası vermeye çalışması, hatta bunu haritalayarak yapması, beni doğrudan çocukken okuduğum bazı romanlara götürdü — Esrarlı Ada, Büyük Kuzey’in Maceraları gibi. Bu durumu çocukça buldum, ama iyi anlamda. Bir çocuğun saf, tatlı haliyle. Masumiyetiyle.

Masumiyet Müzesi’nin İstanbul’un merkezindeki konumunu gösteren harita.

Bir başka alışkanlığım da, hevesli ama yeterince bilgili olmayan bir okuyucu olarak, bir roman hakkında yazılmış şeyleri, romanı okumadan önce asla okumamaktır. Yani, kısacası, o haritanın gerçek bir müzenin yerini gösterdiğini anlamam biraz zaman aldı. Üç yıl sürdü. Bu gerçeğin içimde yer etmesi de zaman aldı. Bunu iyi hatırlıyorum. Bu bilginin ışığı içimde yandığında, hâlâ inanamayan biri olarak, bütünüyle sarsıldım. Kelimenin tam anlamıyla ağzım açık kaldı.

“Baraj kapakları açıldı” bir metafor elbette. Gerçekte olan ise bu bilginin önce birkaç dakika boyunca boğazımda beklemesi (ağzımı açan da buydu), sonra yemek boruma dalması ve oradan, bazı peristaltik çalkantılar eşliğinde diyaframı geçerek, midemi ve kalbimi doldurmasıydı.

İnanamıyordum. İnternete girdim ama zorlandım çünkü Müze henüz açılmıştı ve hakkında pek bir şey yazılmamıştı. Ama sonunda gerçeğe boyun eğdim ve… nihayet ağzımı kapattım. Pamuk bir müze inşa etmişti. Müzede, vitrinleri birer birer, her biri farklı olacak şekilde yapmıştı. Bunu kendi elleriyle yapmıştı. Vitrinlerin içine, romanın karakterlerini oluştururken topladığı nesneleri yerleştirmişti. Aslında tam tersi: İstanbul’un sayısız eskici dükkanında bu nesneleri toplarken romanın karakterlerini oluşturmuştu.

İşte burada gördüğünüz, Kemal’in aşk acısının anatomisini temsil ettiği vitrindir. Çünkü müzeyi inşa eden Kemal’di, Bay Pamuk’la birlikte — biraz silik görünümlü, zengin bir ailenin çocuğu, edebiyat heveslisi bir İstanbul burjuvası.

İstanbul’daki Masumiyet Müzesi’ne ait 27 No’lu Vitrin’in bir görüntüsü. Bu çarpıcı yerleştirmede Pamuk, Füsun’un ortadan kaybolmasından sonraki dönemde Kemal’de semptomatik olarak ortaya çıkan aşk acısının fizyolojisini temsil etmekte.

İki gerçekliğin —dünyanın ve hikâyenin gerçekliğinin— birbirinin içine geçerek çöküşü, romanın oluşum sürecinin (on yıl süren bir süreç) en başından itibaren mevcuttu. Ve müzenin de… Müze, Füsun’un ikinci evidir: 1974’ten itibaren kocası Feridun’la birlikte yaşadığı, Kemal’in ise sekiz yıl boyunca neredeyse her akşam yalnızca onun yanında, tam bir saflık içinde olmak için gittiği ev. Pamuk şöyle yazar: “Mutluluk, sevdiğin kişinin yanında olmaktır.” Bu aforizma hâlâ, bana denk düşen göçebe hayatımda (kimse bunun benim seçtiğim bir şey olduğunu söylemesin, lütfen) bir kehanet gibi peşimi bırakmıyor. Müze, “o evdi.” Müzenin girişinde bir anı plaketi var. Ne yazık ki aptalca bir şekilde fotoğrafını çekmedim, bu yüzden bana inanmak zorundasınız. Plakette şöyle bir şey yazıyordu: “Füsun bu evde 1974 ile 1982 yılları arasında yaşamıştır.”

Ve müzede onun eşyaları vardı, Füsun’un eşyaları. Mesela sigaraları: binlerce sigara, duvar boyunca uzanan devasa bir vitrinde sergilenmişti. Her birinin yanında Füsun’un o sigarayı ne zaman içtiği ve Kemal’in onları gizlice nasıl topladığı yazılıydı — onları saklayıp sonra müzede sergilemek üzere. Çünkü müzeyi inşa eden Kemal’di.

İstanbul’daki Masumiyet Müzesi’ne ait 68 No’lu Vitrin’in bir görüntüsü. Kemal, Füsun’un kocasıyla birlikte yaşadığı evi defalarca ziyaret ettikten sonra, aşk acısını hafifletmek için ona ait eşyaları gizlice alıyordu. Bugün Masumiyet Müzesi işte tam da o evde yer alıyor.

Hatırlıyorum, bir yıl sonra, Aralık 2015’te nihayet müzeyi ziyaret ettiğimde, plaketi okudum, içeri girdim, sigaraların yanına oturdum ve beni dışarı fırlamaya zorlayan bir sinir krizi geçirdim — nefes nefese kalmıştım. Ancak birkaç saat ve iki güçlü kahveden sonra tekrar girip gezebildim. Oysa ben kolay kolay sinir krizi geçiren biri değilim. Şunu demek istiyorum: Pamuk’un yaptığı bu şey, çok güçlü. İnanılmaz derecede güçlü.

Müzenin gerçekliğini keşfettikten iki ay sonra, o dönemki müze müdürüne bir mektup gönderdim. İçinde henüz taslak halindeki bir araştırma projesi fikri vardı. Şöyleydi; gönüllü hikâye toplayıcı ekipleri kurup eğitecek, insanların hikâyelerini toplayacak, bunları haritalayacak ve bu haritaları internete koyacaktık. Böylece mekânlar görünür bir anlama kavuşacaktı ve biz mimarlarla plancılar, bir asırdır durmaksızın yaptığımız gibi, o mekânları sistematik ve bilinçli şekilde parçalamayı bırakacaktık. İşe yarayacaktı. Dünyayı kurtaracaktık. Ve bunu yapmak için Pamuk’a ihtiyacım vardı.

Sonra disiplinlerarası bir araştırma grubu kurdum, konuyu tartıştık, Müzeden yanıt aldım. Şimdi aşağıda aktaracağım şey, bir yıl sonra — tam da İstanbul’da, Müze ziyaretinden birkaç saat sonra — yazdığım notlardır. Bunlar, araştırma grubumdaki meslektaşlarıma sunduğum rapordur ve burada, anlamı açısından önemsiz birkaç editoryal değişiklik dışında, olduğu gibi paylaşıyorum.

1. Mekânların Masumiyeti: bir vizyonun, bir yolculuğun ve bir müzenin hikâyesi

Sergio Porta’nın Raporu, Glasgow, 28 Aralık 2014. Rachel Harkness’ın Notları, 5 Ocak 2015.
İstanbul Ziyaretine Katılanlar: Sergio Porta, Alessandra Feliciotti, Maddalena Iovene.
Hazırlık Toplantılarına Katılanlar: Stefano Calabrese, Roberto Rossi, Elena Zagaglia, Pinar Ozutemiz, Tim Ingold, Mike Anusas, Martin Gregory ve Fiona McKenna.

Başlangıçta fikir, isteyen herkesin hikâyeleri küresel bir çevrimiçi kataloğa yükleyebilmesini sağlamak, bu hikâyeleri geçtiği mekânlara göre haritalamak ve internet üzerinden herkesin erişimine ücretsiz olarak sunmaktı.

Son haftalarda, Aberdeen Üniversitesi’nden antropologlarla Glasgow’da ve Modena-Reggio Üniversitesi’nden anlatıbilimcilerle Reggio Emilia’da toplantılar yapıldı. Bu toplantıların sonucu olarak, hep birlikte hikâyelerin mekânlarla ilişkilendirilmesinin anlamı, yapısı ve aciliyeti üzerine derinlemesine düşündük.

Temel olarak şu sonuçlara vardık:

1) …Projemizin sanal ya da dijital bir dünyada değil, gerçek ve insani bir dünyada işlediğini baştan ortaya koymak zorundayız (her ne kadar kısmen dijital araçlar üzerinden çalışıyor olsak da).

2) Mekânların anlam kaybı – çağdaş kentleşmenin iyi bilinen bir olgusu – iletişimin artışıyla birlikte ilerlemektedir. Yani, aşırı iletişim, mekânların anlam üretme dinamiklerini köreltmektedir. Bu nedenle, bir hikâyenin mekânlarda anlam yaratmaya katkı sağlayacak kadar “iyi” olup olmadığını belirlemek için hikâyelere dair bir seçicilik uygulamamız gerekiyor. Bu farkındalık, projeyi ilk hâlindeki sadelikten uzaklaştırdı: bu basitçe bir “wiki” projesi olamaz. Her hikâye uygun değildir: hikâyeler seçilmelidir.

3) Hikâye seçimi, bir bilgisayarın okuyup otomatik olarak işleyebileceği bir dizi talimata (algoritmaya) dönüştürülmelidir. Çünkü bu seçimi yapmak için otorite sahibi kişilerden oluşan bir masa oluşturamayacağımızı biliyoruz. Bunun sebebi, potansiyel olarak sisteme yüklenebilecek hikâye sayısının çokluğu: milyonlarca hikâye, herkes tarafından, dünyanın her yerinden, her an gönderilebilir.

Bu nedenle, hikâyelerin değerlendirilebilmesi için ölçeklenebilir ve nesnel ölçütlere dayanan bir sistem gereklidir.

4) Bu hikâyelerin seçilmesi için talimatlar ya da kurallar konusunda bazı ilk öneriler (Roberto Rossi’ye teşekkürlerle) şöyle olabilir:

a) Minimum bir uzunluk şartı konulsun (ancak maksimum bir uzunluk olmasın).

b) Anlatım birinci tekil şahısla yapılmak zorunda olsun.

c) Üç bölümlü bir yapı şart koşulsun:

i) İlk bölüm: anlatıcı “ben”e odaklı.
ii) İkinci bölüm: mekâna odaklı.
iii) Üçüncü bölüm ve sonuç: serbest.

d) Anlatılan olayda, anlatıcı “ben”in mekândan etkilenerek değişmesi ya da mekânın anlatıcı “ben”in etkisiyle değişmesi tarif edilmelidir. Böylece iki taraf arasında nedensel bir bağ kurulmalıdır.
Ama aslında, bu görüşmelerin sonunda ortaya çıkan ve kabul edilmesi en zor olan şey, projeyi pratik bir tanıma yaklaştırmak yerine ondan uzaklaştıran şu düşünce oldu:

5) Üzerinde durulması zorunlu olan temel mesele, ne yaptığımızın özünü daha iyi anlamaktı: Mekânlara anlam kazandıran şey nedir? Bizim sözünü ettiğimiz o “anlam” tam olarak nedir? Eğer bu sorulara açıklık getiremezsek, hikâyelerin seçimini yapamayız; bir kenara bırakın, bir makineye bunu öğretmemiz zaten imkânsız olur…

Sonra İstanbul’a geldik ve Masumiyet Müzesi’ni ziyaret ettik. Ziyarete hazırlık olarak romanı yeniden okuduk. Müze ziyareti 22 Aralık’ta gerçekleşti ve tüm günümüzü aldı. Müzeden, “Nesnelerin Masumiyeti” adlı kataloğu da satın aldık. Müzeyi bu sürece dâhil etme fikri başından beri bizimleydi. Roman, projenin yalnızca bir destekleyicisi değil, onun asıl çıkış noktasıydı. Ancak bunun neden böyle olduğu bize hiçbir zaman tam olarak açık olmamıştı. Elbette, romanın kişilerle yerler arasında kurduğu o büyüleyici ilişkiyle ilgisi vardı, ama bu sadece yüzeydi. Peki ya yüzeyin altı?

Müze ziyaretinden sonra bazı şeyleri fark ettik:

6) Nesneler sadece mekânda değil, aynı zamanda zaman içinde de işlev görür. İnsanlar için bir şekilde önemli olmuş nesneler, zamanın farklı anlarını –kişisel “şimdi”leri– anlamlı bir zincir halinde birbirine bağlamamıza imkân verir. Hikâyeler, zaman geçtikten sonra yaşamlarımızın dönüştüğü ham maddedir. Zaman, maddeleri değiştirir: taşı kuma, üzüm suyunu şaraba, un-su-mayayı hamura dönüştürür; ve hayatlarımızı da hikâyelere dönüştürür.

7) Nesneler, bu zincirin kurulmasına eşlik eden kaybetme hissini katlanabilir hâle getirme gücüne sahiptir. Zaman esasen, telafisi olmayan kayıplarımızla ilgilidir; bu da bizde kaygı yaratır. Kaybedilmiş olanın anısını taşıyarak, nesneler onu “yeniden yaşanabilir” kılar, zamanı bize karşı daha cömert hâle getirir. Bu basit bir düşünce olabilir, ama bize göre, nesneler kişisel “şimdi”leri taşır – ve bu, hikâyeleri (yani zamanla oluşmuş hayatlarımızı) çok daha güçlü kılar. Hikâyeler tek başlarına hayatımızı somutlaştırma gücünde sınırlıdır; nesneler bu sınırları aşmamıza yardım eder. Çünkü hikâyeler, doğaları gereği, kayıp duygusunu içerir ve bu yüzden genellikle bir acı tonuyla gelirler – biz de buna karşı savunma geliştiririz.

Nesneler ise bizi “şimdi”ye çağırarak geçmişe bakarken rahatlamamızı sağlar. Bu rahatlıkla, geçmişe savunmasız, çocuksu bir açıklıkla bakabiliriz: masumiyetle. İşte bu, nesnelerin masumiyetidir.

8) Nesnelerle ilişkilendirildiğinde hikâyelerin büyük bir güce kavuşması bundan gelir. Öte yandan, nesneler de hikâyeler olmadan yetersizdir. Hikâyeler olmadan, nesneler yalnızca mevcut halleriyle var olurlar: mevcut kullanılırlıkları, mevcut duygusal bağları, mevcut sembolik anlamları… Ama bu onlara zaman kazandırmaz. Hikâyesiz nesneler, kendi mevcudiyetlerine hapsolur: orada olurlar ama bize hiçbir şey söylemezler. Bu, nesnelerden mekânlara doğru ilerlediğimizde çok önemli bir noktadır.

9) Nesneler yalnızca bizi zamanımıza bağlamaz; aynı zamanda mekânda birbirleriyle ilişkilendikleri anda kendi hikâyelerini de üretirler. Örneğin, Masumiyet Müzesi’ndeki vitrinlerde belli biçimlerde yerleştirilmeleriyle, nesneler sadece ait oldukları bireysel hikâyelerle değil, aynı zamanda birlikte oluşturdukları yeni hikâyelerle anlam kazanır. Çünkü bu nesneler artık herkese aittir. Ve bu yeni, beklenmedik hikâyeler onları şaşırtıcı biçimlerde birbirine bağlar. Bu karmaşık anlatı yapısının kristal berraklığındaki güzelliği, kimi düzenlemeleri estetik açıdan neredeyse kusursuz kılar.

Müze ziyaretinden sonra, Direktör Onur Karaoğlu ile görüştük. Bu, hepimizin takdir ettiği sıcak, yoğun ve verimli bir konuşmaydı. Önemli olan şey, konuşma devam ettikçe, projenin amacı ve yönünün derinleşmesi ve bazı açılardan değişmesiydi.

10) Görevin büyüklüğü, beklenenden çok daha büyük. Bu, hatıralarla, hayatlarla, zamanla ilgili, kısacası insan olmayı en derin düzeyde neyin sağladığıyla ilgili bir şey. Konuya dair keşif, araştırma projesinin bir parçası olmalı. Ne yaptığımızı bildiğimizi düşünemeyiz ve projenin sadece uygulamaya geçirilmesiyle ilgili olduğunu söyleyemeyiz. Proje, büyük ölçüde insanların yerlerle ilgili hayatlarını neyin oluşturduğunu ve bunun tam olarak nasıl, insanların hatıralarına ve hikayelerine yol açtığını anlamakla ilgilidir.

11) Proje, sadece Masumiyet Müzesi’nin devamı ve genişlemesidir (müze olarak, roman olarak değil). Müze nesnelerle ilgiliyken, bizim projemiz ise yerlerle ilgilidir. Gerisi aynıdır: aynı amaç, aynı ethos, aynı aciliyet.

12) Sonuç olarak, proje ilk olarak bir müze oluşturma olarak yeniden tasarlanmalıdır, başlıktan başlanarak. Müze kataloğunu sadece birkaç saat önce almış olmamız nedeniyle, “Nesnelerin Masumiyeti” adlı kataloğu satın aldıktan sonra, projeyi yeniden adlandırmak doğal oldu: “Hikayelerin Coğrafyası” yerine, “Yerlerin Masumiyeti” olarak konuşmaya başladık.

13) Nesneler ve yerler arasında bazı benzerlikler ve bazı farklılıklar vardır; bunlar dikkatli bir şekilde düşünmeyi gerektirir.

a) Benzerlikler:

i) Her ikisinin de mekânsal bir doğası vardır (uzayda var olurlar, üç boyutları vardır).
ii) Her ikisi de bir şekilde insanların hayatlarıyla temel bir düzeyde ilgilidir.
iii) Her ikisi de hikayelerin aktivatörleri ve etkinleştiricileri olarak işlev görür; onları, ne olduklarıyla kullanabileceğimiz bir düzeye taşır.

b) Farklılıklar:

i) Nesneler karmaşıktır, ancak yerler (yollar, meydanlar, mahalleler, parklar, sinemalar, köprüler…) öyle bir karmaşıklık düzeyine ulaşır ki, onları doğanın farklı bir alanına yerleştirebilir.
ii) Hikayeler, nesnelere ilişkin olduğunda, çoğunlukla bireyseldir, ancak yerler, birçok kişi için anlam taşıma özellikleriyle tanımlanır. Bu, yerlerle ilişkili hikayelerin (nesnelerle değil), sadece bir süre sonra bireylerin hayatına dönüşmekle kalmayıp, aynı zamanda ve esasen toplulukların hayatına dönüşmesidir. Yerlerin hikayelerinin bu kolektif boyutu daha derinlemesine incelenmeyi hak ediyor: Bu sadece bir dizi bireysel hikayenin sonucu mudur, yoksa daha fazlası ve farklı bir şey mi?

Onur ile konuştuktan sonra, romanın büyük kısmının geçtiği İstanbul’un Nişantaşı semtini gezdik. Şunları gördük:

• Merhamet Apartmanı (Teşvikiye, No:131). Bir sebepten ötürü, Merhamet Apartmanı’nın nasıl olması gerektiği konusunda oldukça net bir fikrimiz vardı. Romanda belirtilen adrese, 131 Teşvikiye’ye geldiğimizde, bizi tatmin etmeyen bir bina gördük. 1930’lar modernist bir yapısı vardı, oysa biz 19. yüzyıl sonlarına ait bir avlu yapısı bekliyorduk. Uyuşmadı. Birkaç dakika bekleyip, biri çıkarsa diye, saygılı bir şekilde maskemizi takarak içeri girdik, kapı kapanmadan önce. İç mekanlar da o karanlık ve tozlu atmosferi taşımıyordu.

Yeniden sokağa çıktık ve etrafa bakındık. Yanındaki bina, 129 numara, aklımızdaki yapıya çok daha yakındı. Orada da birinin çıkmasını bekledik ve içeri gizlice girdik: mermer merdivenleri, Art Nouveau detaylarını, merdivenlerin ortasında bir asansörü gördük (Kemal, Füsun’u giderek daha fazla umutsuzlukla beklerken, aşağıdan kadın topuklarının asansöre yaklaşan sesini duymuştu, ama acı bir şekilde onun olmadığını anlamıştı). Merdivenlerden ikinci kata kadar çıktık, Kemal’in dairesinin olduğu kata, kapıyı çaldık ama kimse açmadı. O zaman birinci kata indik ve burada bir kulak burun boğaz uzmanının muayenehanesinin olduğunu fark ettik, kapının yanındaki oldukça profesyonel bir tabela bunu bildiriyordu. Çaldık. Sekreter tarafından karşılandık ve bazı açıklamalardan sonra, çok nazik bir şekilde Dr. İsmail Koçak ile tanıştırıldık. Dr. Koçak’ın alanında bir dahi olduğunu sonra öğrendik. Ses telleriyle ilgili yenilikçi bir tedavi yöntemi icat etmiş, yalnızca Türkiye’de değil, ünlü şarkıcılar ve oyuncuların sorunlarını çözerek kendisini bir ünlü yapmıştı. Çok nazikti, bize iki saat sonra, muayenehanesi kapanmadan önce geri gelmemizi söyledi, böylece rahatça konuşabilecektik.

Yorgun ve heyecanlı bir şekilde çıktık. Nihayet bir şeyler oluyordu, gece karanlığı Teşvikiye’nin sonsuz vitrinlerine iniyor ve onları binlerce renkle aydınlatıyordu, akşamın soğuk havası ise bizi huzursuz ediyordu. Çevrede birkaç saat yürüdük, o bekleyiş ve özgürlük dolu atmosferi ciğerlerimize çekerek, çalışanlar ve işlerini bitirip sokakları dolduran, mağazalara giren profesyonellerin kalabalığı içinde kişisel bekleyişimizi yaşadık. Ve birden karşı karşımıza Dr. Koçak çıktı, canlı, meraklı bir ifadeye sahip küçük bir adam. Bize buranın Merhamet Apartmanı olduğunu ve kliniğinin tam olarak Kemal ve Füsun’un buluştuğu daire olduğunu, hatta bizi onların yatak odasına götüreceğini söyledi. İşte tam olarak böyle dedi: Kemal ve Füsun’un gerçekliğindeki hikayeyi anlatıyordu. Kirli duvarlara takılı görünür gaz borularını, eski dökme demir radyatörleri, bozuk ahşap zeminleri ve özellikle gece karanlığındaki iç avluyu gözlemledik, sonra çocukların çığlıklarını duyduk, bahar rüzgarının serinliğini hissettik, öğle güneşinin aralıklı kepenklerden içeri girmesini gözlemledik ve yatakta Kemal’in Füsun’u arkasından, hayatının en mutlu gününde, kulaklarını ısırarak penetrasyon yaptığı anı gördük, onların zevkli inlemelerini dinledik ve onun kelebek şeklindeki küpesinin düşüp kaybolduğunu fark ettik, felakete doğru bir önsezi olarak.

“Bu, hayatımın en mutlu anıydı ve bunun farkında değildim. Eğer fark etseydim, o anı anlamış olsaydım, belki de o anı koruyabilirdim ve her şey farklı olurdu. Evet, o anın en mutlu anım olduğunu sezseydim, dünyada hiçbir şey o kadar büyük bir mutluluğu kaçırmama neden olamazdı. O değerli an, bedenimi derin ve huzurlu bir kucaklamaya sararken belki de sadece birkaç saniye sürdü, doğru, ama o anın mutluluğu saatlerce devam etmiş gibi, yıllarca uzamış gibi geldi. Tarih 26 Mayıs 1975’ti.”

Her şey tam olarak hayal ettiğimiz gibi oldu ve karşımızda Kemal ve Füsun’un gölgeleri canlanırken, onların gölgeleriyle birlikte Proust’un Arayış eserindeki Je’nin gölgeleri de beliriyordu: “Uzun bir süre, akşamları erken yatardım. Bazen, mumu söndürdüğümde, gözlerim o kadar hızlı kapanırdı ki, kendime bile ‘uyuyorum’ demek için zamanım olmazdı.” Ve Bir Zamanlar Amerika filminden Noodles ve Fat Moe’nin diyalogu: “Bütün bu yıllarda ne yaptın?”, “Erken yattım.”

Kayıp ve kaybın farkındalığı ile birbirine bağlı, zamanın insanın kalbindeki özü gibi bir dansıydı bu hikayeler. Dr. Koçak’ın kliniğinin gerçekten Pamuk’un, Kemal’in hayatının en güzel anını yaşadığı yer olarak kastettiği yer olup olmadığından emin değiliz. Ancak, bir şekilde bu ikincil bir mesele. Önemli olan, hikaye ile yerin gerçeğinin birleşiminden doğan olağanüstü insan durumudur; Dr. Koçak ile gelişen sohbet, bana Kemal’in yatak odasını gösterirken gösterdiği gurur, bunlar inanılmaz derecede güçlüydü. Dahası, Dr. Koçak, binasıyla ve aynı sokaktaki diğer binalarla ilgili başka hikayeler anlatma zevkini de kendisine verdi; bunlardan biri, iki kardeşin birbirlerinde o kadar nefret etmeleri ki, birinin, diğerinin deniz manzaralı pencerelerini engellemek için Teşvikiye’nin sonundaki denize bakan pencereyi kapatması ve bu yüzden o garip kör terasları inşa etmesi. Bunları Merhamet Apartmanı’nın hemen solundaki birkaç metre öteden görmek mümkün. Dışarı çıktığımızda, inanılmaz derecede şaşkın ve coşkuluyduk: uçuyorduk.

Hilton Oteli (Bayıldım Caddesi No:12). Hilton Oteli hâlâ varlığını sürdürüyor ve tamamen faal durumda. İlginç olan şu ki, 2015 yılında, 1955’te açılmış olan otelin 60. yıl dönümü kutlandı (Hilton’un Amerika Birleşik Devletleri dışında inşa edilen ilk otelidir). Bu vesileyle, muhteşem lobide bir fotoğraf sergisi düzenlenmişti: Fotoğraflarda 1950’ler, 60’lar ve 70’lerde otelde ağırlanmış olan sinema yıldızları, ünlüler ve törenler yer alıyordu. Fotoğrafların alt yazıları Türkçe ve İngilizceydi; böylece Hilton’un savaş sonrası İstanbul toplumu ve kültürü açısından ne anlama geldiğini ancak o zaman kavrayabildik. Ziyaret inanılmaz derecede ilginç ve tatmin ediciydi. Kemal ile Sibel’in—İstanbul’un Avrupai zengin sanayi burjuvazisinin çocuklarının—Hilton’da düzenlenen büyük nişan töreninin hikâyesi. Bu esnada Füsun’un Kemal’in ona yalan söylediğini anladığı ve onu terk etmeye karar verdiği, trajedilerinin kaderini belirleyen bu merkezi olay, gözümüzün önünde bir gül gibi açtı ve bizi tam anlamıyla mutlu etti.

Kemal’in ailesinin evi ve Teşvikiye Camisi (Maçka Caddesi ile Hüsrev Gerede Caddesi ve Teşvikiye Caddesi’nin kesişiminde): Şu anda bu yer, Maçka Caddesi ve Teşvikiye Caddesi köşesindeki binanın zemin katını tamamen kaplayan bir eczane. Eczacıdan, eczane dışında binanın geri kalanının boş ve kapalı olduğunu duyduğumuzda şaşırdık; giriş kapısının duvarla kapatıldığını, bu yüzden bulamadığımızı ve içeri giremediğimizi öğrendik. Ancak, Kemal’in ailesinin bir araya gelip, Teşvikiye Camisi’nden çıkan önemli kişilerin cenaze alaylarını yüksekten izlediği terası gördük.

Füsun’un Feridun ile evlenmeden önce yaşadığı ev (1974’e kadar): Şu anda muhtemelen satışta. Hiçbir işgal izine rastlamadık ve büyük ilanlar, internet adresiyle birlikte bir emlakçının ofisinin telefon numarasıyla duvarlarda ve pencerelerde sergilenmişti.

Kazanın olduğu yer (İpekçi Caddesi): Füsun ve Kemal, hayatlarının en mutlu anını yaşamak üzere Merhamet Apartmanı’na koşarken, bir kadının aracının direksiyonuna çarparak hayatını kaybettiği korkunç bir kazaya tanıklık ettiler. Füsun, birkaç metre ileride durdu, kanlar içinde yatan kadına baktı ve ilk işaretin, kötü bir haberin ağırlığını hissetti. İşte o anda, yıllar sonra aynı şekilde, kendisi de aynı şekilde ölecekti. Bu, en saf anın, sonunun habercisi olduğu edebi bir mekandır. Aynı şekilde, Anna Karenina da, Vronsky Kontu’nun parlayan bedeniyle kaderiyle ilk kez karşılaştığı, rayların kenarındaki platformda, bir işçinin trenin tekerlekleri altında ezilmiş cesedini korkuyla izlediği o anı hissetmişti.

Kurban Bayramı Mezbahası (Maçka Caddesi): Kemal ve Füsun’un çocukken, Kurban Bayramı’nda koçların ve koyunların kesildiği, kanlarının kaldırımlarda nehir gibi aktığı, hayretler içinde izledikleri, terkedilmiş ve boş bir alan. Kaybolan bir şeyin beklediği, kaderlerinin kapısında durduğu üçüncü işaret; o alan şimdi gri fayanslarla tamamen kaplanmış dev bir banka binasına dönüştü, belki de çocukluklarındaki korkunç hatıralardan habersiz bir şekilde.

Ve burada, bulmacanın başka bir parçasını netleştirebiliriz:

14) …Farklı yerlerden geçerken ve bu yerlerin ve hikayelerin birleşiminden yaratılan askıya alınmış boyutla, zaman içinde başkalarının hayatlarını deneyimleyerek, nihayetinde tam olarak ne yaptığımızı ifade eden doğru kelime ortaya çıktı: hac yolculuğu. Bu kelimenin yakaladığı öz, yani bir yerin ve bir hikayenin aynı anda deneyimlenmesi, derinlemesine ele alınmalıdır.

Masumiyet Müzesi’nde “Nesnelerin Masumiyeti” başlıklı sergi kataloğunu satın aldık, ancak gerçekte, İstanbul’dan ayrılana kadar onu tam olarak okuyamadık. Glasgow’a dönüş uçuşunda nihayet okumayı tamamladık ve bu, projeye önemli bir etki yaptı. İlk olarak, “Müzeler İçin Mükemmel Bir Manifesto” başlıklı bölüm, yolculuk sırasında içimizde gelişen yeni farkındalık ışığında, projemizin aslında ne olduğunu bize gösterdi: o, Masumiyet Müzesi’nin bir uzantısıdır. Bu, bir müzenin yeni bir kanadı gibi; örneğin, barok müzik müzesinin Cremona’daki yay yapım ürünlerini sergilemek için yeni alanlar açması gibi. Masumiyet Müzesi’nin bu yeni kanadı, iki şeyle karakterize olur:

15) Bir yandan süreklilik, çünkü misyonu, ulusal müzelerin epik boyutuna karşı yaşamın sıradan boyutuna odaklanmaya devam etmektedir. Bu, kentsel tasarımın bir disiplin olarak kalbinin olduğu yerdir; esasen kamusal alan ve kamusal yaşamla ilgilenen bir alan, yani günlük yaşam boyutunda. Ayrıca, “yeni kanat” zamanın hayatlarımız üzerindeki etkisini, onları hikayelere dönüştüren değişimi keşfetmeye devam edecektir.

16) Diğer yandan yenilik, çünkü “yeni kanat” nesneler yerine mekanlara odaklanacaktır. Bu da bazı kaçınılmaz sonuçlara yol açar:

i) Mekanlar bir müzeye giremez, çünkü basitçe çok büyüktürler.
ii) Mevcut hikayeler etrafında nesneler toplamak yerine, “yeni kanat” mevcut mekanlar etrafında hikayeler toplayacaktır.
iii) Bu, hangi hikayelerin “yeni kanat”taki sergi koleksiyonunun bir parçası olabileceğini belirlemek için bir Toplama Protokolü kodifikasyonunu gerektirir.
iv) Bu protokolün tanımlanması, doğrulanması ve istikrar kazanması, projenin amacıdır.

17) Süreklilik ve yeniliğin birleşimine dayanarak, “yeni kanat”ı ‘Masumiyet Müzesi’ne bağlayan bu projeye yeni bir başlık verebiliriz: “Yerlerin Masumiyeti” (Innocence of Places). Şimdi mesele şu ki, Yerlerin Masumiyeti, ihtiyacımız olan yeni müzelerin inşası için önerilen on bir maddeyle mükemmel bir şekilde örtüşmektedir. Gerçekten de, “yeni kanat” şu şekilde olacaktır:

• (Manifesto, maddeler 1, 2, 3 ve 4): Aynı mekanla ilişkilenen sıradan insanların hikayelerine odaklanacaktır. Bu anlamda, Masumiyet Müzesi gibi, bir roman-müze olacak, epik bir müze değil.

• (Manifesto, madde 5): Mekandan geçen bireylerin insani yaşamıyla ilgilenecektir. Buradaki insani boyut çok önemlidir, bu yüzden hikayelerin makine tarafından seçilmesi gerektiği yönündeki ilk fikir terk edilmelidir ve onun yerine insanlar tarafından yönetilen çok daha ileri bir protokol yer almalıdır.

• (Manifesto, maddeler 6 ve 7): Dünyanın en ucuz müzesi ve insanlara en yakın olanı olacaktır. Gerçekten de, bu müze, insanların hikayeleri toplama keyfiyle yalnızca insanlara hizmet veren, esasen insanlar tarafından gönüllü olarak yönetilecektir. Mekanlar etrafındaki hikayeler “anında” ve ücretsiz olarak, oradan geçmekte olan herkesin erişimine sunulacaktır.

• (Manifesto, madde 8): Başlamak için dış kaynaklara bağımlı olsa da, bir kez başlatılıp test edildikten sonra, proje, “Place Innocents” adlı yerel düğümler aracılığıyla coşkuyla çalışanlar sayesinde işleyecektir. Bu düğümler, protokol etrafında kendi kendine organize olacak ve dünya çapında hikaye koleksiyonlarını yükleyecektir.

• (Manifesto, 9., 10. ve 11. maddeler): Gerçek mekânda yeni ilişkiler ve gerçek ekonomiler için bir motor: yerlerdeki hikayeler, “hikaye toplama safari”leriyle insanlar ve yerel topluluklar arasında kişisel etkileşimler yoluyla doğal bir etki yaratacaktır. Hikaye toplama, kendisi bir sosyal etkinlik olup, protokol’e uygun şekilde, “Place Innocents” düğümleri tarafından yerel halkla etkileşimde bulunarak başlatılacaktır. Potansiyel olarak, tüm dünya, “İstanbul’daki Masumiyet Müzesi”nin merkezi referans ve koordinasyon noktası olarak yerel hikayeler toplamak için sonsuz bir ev olarak dönüştürülebilir.

18) “Yerler için yeni alan”, Masumiyet Müzesi’nin, belirli yerlerdeki hikayeleri toplamak için yerel olarak uygulanacak bir müdahale protokolü aracılığıyla, yerel bir doğaya sahip tamamen yeni bir müze-roman konsepti olabilir. Aynı zamanda, dünya çapında gönüllü topluluklar tarafından bağımsız bir şekilde inşa edileceği için küresel bir ölçekte de olacaktır. Bu topluluklar, farklı amaçlarla ancak benzer yöntem ve ruhla kurulan diğer projelere (örneğin, Open Street Map) benzer şekilde, gönüllü olarak protokol tarafından belirlenen kurallara uygun olarak çalışmaktadır. Sonuç olarak, protokol ile uyumlu hikayeler, “Yerlerin Masumiyeti” adıyla çevrimiçi katalogda yer alacak ve Masumiyet Müzesi’nde barındırılacaktır.

Özetlemek gerekirse, Yerlerin Masumiyeti şu şekilde bir platformdan oluşmaktadır:

• BİR INTERNET SİTESİ. Site, kullanıcıya, hikayelerin yerlerle ilişkilendirildiği ve kullanıcıların bu yerlere gittiklerinde hikayelere erişebileceği bir katalog sunmaktadır. İnternet sitesi aynı zamanda protokol ve ağın yönetimi için merkezi bir düğüm olarak işlev görmektedir ve İstanbul’daki Masumiyet Müzesi’nde barındırılmaktadır.

• BİR PROTOKOL. Protokol, hikayelerin nasıl toplanacağı ve nasıl sunulacağına dair kuralları ve yöntemleri belirler. Hikayeler, Masumiyet Müzesi tarafından merkezi olarak toplanmaz, aksine “Place Innocents” yerel düğümleri tarafından yerel olarak toplanır. Yerel düğümlerin başlatıcıları, projeye katıldıktan sonra İstanbul’daki Masumiyet Müzesi’nde eğitilir ve kendi yerlerinde düğümü başlatır, Protokol’ü yayar ve kendi bölgelerinde başka yerel düğümlerin kurulmasına öncülük ederler. Hangi hikayelerin toplanacağı, nasıl toplanacağı, nasıl kaydedileceği ve yazılacağı gibi sorular Protokol’de belirtilmiştir. Bu kavramı, Sonet veya Haiku gibi bir edebi formun, insanların hayatlarını yerlerde yakalamak ve projeye uygun şekilde haritalamak için uygun olacağı bir şekilde hayal edebiliriz. Protokol, internet üzerinden sürekli bir tartışma ile, dünya çapındaki yerel düğümler tarafından katılımlı olarak evrimleşir. Yerel olarak toplanan hikayelerin Protokol ile uyumlu hale getirilmesi, hikayelerin internet sitesinde yayımlanabilmesi için gereklidir.

• Bir AĞ. “Place Innocents” yerel grupları, “Yerlerin Masumiyeti Ağı”nın düğümlerini oluşturur. Ağ, üyeler arasında fırsatlar, deneyimler ve bilgileri paylaşır, yenilikleri keşfeder, örnek vakaları yayar ve yerel ve küresel olarak toplumlar ve endüstrilerle özel, kamu ve üçüncü sektörlerde etkileşimde bulunur. Ayrıca, ağın amacı dünyadaki yerler ve topluluklar hakkında “evangelizasyon” yapmaktır. Bu yerel düğümler gönüllü bir şekilde çalışır ve yerel destek aramakla sorumludurlar. Yerel düğümler:

i) Hikayeleri toplar, haritalar ve Masumiyet Müzesi’nin internet sitesinde katalogda yayımlar.
ii) Diğer insanlara kendi yerel düğümlerini kurmayı ve yönetmeyi öğretir.
iii) Yerel düğümler arasında Protokol’ü geliştirir.

Sonuç yerine

Başlangıçta “Hikayelerin Coğrafyası” olarak adlandırdığımız ve daha sonra “Yerlerin Masumiyeti”ne dönüşen projeyi tasarlama ve sonrasında geliştirme sürecinin hikayesini anlatmadan, o dönemde yaşadığımız duygusal ve entelektüel yoğunluğu tam anlamıyla açıklayamayacağımı düşündüm. Proje, teknik anlamda hala olgunlaşmamış bir aşamada kaldı, bu yüzden nihayetinde başarılı olamadı. Ancak zaman içinde, bu proje tekrar tekrar araştırma grubumuzun çalışmalarını zenginleştirerek, şehir plancıları olarak ele aldığımız konuya daha fazla bilinç katarak geri dönüyor: yerler, insanlar ve topluluklar, zamanla süregeldikleri kesintisiz değişim süreçlerinde. Burada anahtar kelime şudur: “zaman”.

Proje şekillenmeden çok önce, bu projeyi, disiplinin son bir yüzyıldır sıkıştığı çıkmazdan çıkış yolu olarak görmüştük; bu keşif sürecinde, yıllar boyunca bu konularla sürekli hareket ettik ve bugün, yerlerin fiziksel biçimiyle ilgili ekolojik değişim, direnç ve karmaşıklık temalarını daha net bir şekilde odaklayarak devam ediyoruz. Yerler ve insanlar, bizi sürekli olarak “takip ediyor”, bizi peşlerinden sürüklüyor ve bazen tamamen beklenmedik kanallardan bizi çağırıyorlar. Bazen, bu çağrılar, burada anlatmaya çalıştığımız gibi, edebiyat ve hac yolculuğu arasında, özellikle yoğun sapmalara yol açabiliyor.

Merhamet Apartmanı’ndaki yatak odası ve şimdi Dr. Koçak’ın özel ofisi olan bu odada, Kemal hayatının en güzel anını yaşadı ve Füsun, tutkulu aşkın çılgınlığı içinde kelebek şeklindeki küpesini kaybetti.

Kemal ve Füsun’un Nişantaşı’ndaki yerlerinin gösteren benim kişisel haritam: benim hac yolculuğum.

Teşekkürler

Bu uzun çalışmada deneyimlediğim ve öğrendiğim her şey için, projeye katkıda bulunan birçok kişiye derinden minnettarım. Bunlar arasında Tim Ingold, Roberto Rossi ve Stefano Calabrese, Onur Karaoğlu ve elbette Orhan Pamuk’un kendisi de var. Ayrıca, bu Türkçe baskının onun olmadan asla var olamayacağı Olgu Çalışkan’a da en içten teşekkürlerimi sunuyorum.

  1. Bu yazının İtalyanca özgün sürümü 2019 yılında yayınlanmıştır: Porta S (2019) L’innocenza dei luoghi: cronaca di un pellegrinaggio. In: Borsari A, Cassani Simonetti M e Iacoli G (ed.) Architetture: forma e narrazione tra architettura e letteratura, Bologna, IT: Mimesis, sf.365-381.
  2. Prof. Dr, Department of Architecture, University of Strathclyde, Glasgow, UK
Etiketler

Bir yanıt yazın