Trabzon Ortahisar Kentsel Tasarım Fikir Yarışması'nın ardından: şartname, jüri değerlendirmesi ve mesleki sorumluluk üzerine yazılan eleştiri yazısına kısa bir cevap hakkı.

Değirmendere Ekolojik Taşkın Parkı Üzerine
1981’den 2013’e kadar dere koruma koridorları her iki yakada 100 metre olarak uygulandı. Elli yıllık kentleşme baskısı altında bu mesafe, Boğaz’a dökülen dereler için 10 metreye, Haliç’e dökülenler için 35 metreye kadar geriledi (Dinç, 2019; Dinç & Bölen, 2014). Binalar suya yaklaştı, dereler daraldı, havzalar betonlaştı.
Bu dinamik İstanbul’a özgü değildir. Doğu Karadeniz havzalarında, daha dik yamaçlar, daha kısa akış süreleri ve daha yoğun yağışlarla, aynı kentleşme mantığı çok daha yıkıcı biçimlerde kendini göstermektedir. Türkiye’nin son yıllarda yaşadığı en ağır sel felaketlerinin bu coğrafyada birikmesi tesadüf değil; onlarca yıldır sürdürülen bir paradigmanın sonucudur: suyla savaş, suya alan verme.
Bu yazı, o paradigmaya bir itiraz olarak yazılmıştır.
Manning eşitliği, suyun bir kanal içinde ne kadar hızlı akabileceğini hesaplar. Eğim arttıkça hız artar, debi artar, su daha çabuk denize ulaşır. Kâğıt üzerinde zarif, pratikte yıkıcı. Çünkü Karadeniz havzaları, bu hesabın öngördüğü debileri çoktan aştı. Doğu Karadeniz’in dik yamaçları, ormandan tarım arazisine ve yapılaşmaya dönüştürülen havzaları, artan yağış yoğunluğuyla birleşince beton kanal bir çözüm olmaktan çıkıp, yüksek hızlı suyun kent merkezine taşınan bir iletim hattına dönüştü.
Değirmendere’nin mansabındaki beton taşkın kanalı tam da böyle çalışmaktadır: hızlı iletir, ama sönümlemez. Suyu hızlandırır, ama arıtmaz. Taşkın pikini büyütür, ama tutmaz.
DSİ’nin yaklaşımı bu kanalı genişletmek, derinleştirmek, daha hızlı akıtmaktır. Oysa problem hızda değil, hacimdedir.
Tarihi uydu fotoğrafları ve jeomorfolojik izler, Değirmendere’nin denize kavuştuğu bu alanda eskiden geniş bir delta yatağıyla yayıldığını açıkça ortaya koymaktadır. Nehir, binlerce yıl boyunca taşkın sularını bu deltaya dağıtmış; sazlıklar, alüvyon düzlükleri ve kıyı lagünleri bu enerjinin hem deposu hem filtresiydi. Sonra biz o yatağın üzerine beton döktük, sanayi alanları kurdu, yollar geçirdik.
Değirmendere Havzası Ekolojik Taşkın Parkı önerisi, tam da o unutulmuş jeomorfolojiyi yeniden okuyarak başlar: bu kadim delta yatağını bir kent parkına dönüştürmek.
230.000 m²’lik alan, altı hidrolik basamaktan oluşan kademeli bir teras sistemine dönüştürülmüştür. Suyun sisteme girişi iki modda çalışır: Q500 gibi ekstrem taşkınlarda 70 metre genişliğindeki ana savaktan 195 m³/sn debiyle içeri alınan su, enerji kırıcı rampadan geçerek çökeltim havuzuna ulaşır; yılın 365 günü ise havza yukarısından alınan 0.4 m³/sn’lik ekolojik taban akışı, kontrollü vana odası aracılığıyla sisteme verilir. Bir tarafta olağanüstü hal mühendisliği, diğer tarafta gündelik ekoloji, her ikisi de aynı altyapı üzerinde çalışır.
Sistem Q500 taşkınları için toplamda 511.000 m³ hacim sunar. DSİ’nin kendi verilerine göre, böyle bir taşkın olayında Değirmendere’nin yol açacağı doğrudan ekonomik zarar 2,1 milyar TL olarak hesaplanmıştır. Taşkın parkı bu rakamı karşılayan, tek seferlik inşaat maliyetiyle onlarca yıl boyunca çalışan bir kentsel sigorta poliçesidir.
Bazı eleştirilerde bu projenin DSİ’nin teknik prensipleriyle çeliştiği ileri sürülmektedir. Bu itirazı ciddiye alıyoruz; ancak yanıtımız da açıktır.
DSİ’nin “taşkın debisinin ana koridor içinde tutulması” prensibi, sabit bir debinin öngörülebildiği koşullarda geçerlidir. Oysa Doğu Karadeniz havzalarında iklim değişikliğiyle birlikte artık sabit bir debi yoktur. 10 metrelik yaklaşma mesafesi kararı, bu gerçekliği zaten kabul etmektedir, ama yanlış yönde bir kabuldür: sorun büyüyor, koruma mesafesi daralıyor.
Önerdiğimiz sistem, debinin ana koridor dışına “kaçırılması” değil, taşkın anında kontrollü biçimde volümetrik hacimlere dağıtılmasıdır. Bu yaklaşım, suyun enerjisini kırar, hızını düşürür ve kenti korur. Rotterdam Water Square, Singapur’un Bishan-Ang Mo Kio Parkı, Seul’ün Cheonggyecheon dönüşümü, hepsi kendi dönemlerinin teknik prensipleriyle çelişen önermelerdi. Bugün ise birer referans projedir.
Bilimsel prensipler tartışmasının asıl sorusu şudur: hangi bilim, hangi tarih? Manning’in 19. yüzyıl kanalları mı, yoksa 21. yüzyılın delta şehirciliği literatürü mü?
“Alternatif kanal” ifadesi ciddi bir kavram karışıklığına işaret etmektedir. Bu proje, büyük mühendislik müdahaleleriyle yeni bir su yolu açan bir altyapı projesi değildir. Tam tersine: mevcut beton kanalı ikincilleştiren, onun yerine Phragmites ve Typha makrofitleriyle çalışan biyofiltrasyon sazlıkları, kademeli çökeltim havuzları ve bir tatlı su lagünü koyan, yani mühendisliği doğanın gerisine çeken bir öneridir.
Burada “ikincilleştirme” ile kastedilen, mevcut kanalın yok sayılması değildir. Kanal, sistemin bir parçası olmayı sürdürebilir ama artık tasarımın belirleyicisi değildir. Suyun olabildiğince hızlı denize ulaştırılması fikri, önceliğini yitirmiştir; yerini su tutmak, enerjiyi kırmak ve ekolojik süreci desteklemek almıştır.
Ekoloji burada bir yan etki değil, sistemin kendisidir. Yılda 12 ton azotu Karadeniz’e ulaşmadan filtreleyen, CO₂ tutan, biyoçeşitlilik koridoru oluşturan bir sulak alan için “çevresel olumsuz etki asla kestirilemez” demek, projenin hem amacını hem içeriğini ıskalamaktadır. Kestirilemeyecek olan olumsuz sonuç değil; doğanın bu işi bedavaya yapmasının kent ekolojisine sunduğu kazanımdır.
Eleştirilen bir diğer boyut, alanın “erişimi kısıtlı, yarı özel bir bahçeye” dönüştürüleceği iddiasıdır. Bu tanım, projenin kamusal omurgasını görmezden gelmektedir.
Taşkın parkı, Değirmendere vadisini kuzey-güney ekseninde günden denize bağlayan lineer bir kamusal alan olarak kurgulanmıştır. Doğu-batı yönünde yaya geçişlerini destekleyen bir doku, parkı çevreleyen kültürel ve sosyal programlarla birlikte önerilmektedir. Burada “yarı kamusal alan” kavramı, bir kısıtlamanın değil; taşkın parkının ekolojik işleviyle kentsel yaşamın iç içe geçtiği, yönetimli ama herkesin kullanabileceği bir kamusal mekânın tanımıdır.
Bu projenin iddiası mütevazıdır: mevcut bir beton kanalı ikincilleştirerek, nehrin tarihsel yayılım alanını modern delta şehirciliği prensipleriyle yeniden işlevlendirmek. Eleştiriye değil, Karadeniz’in gerçekliğine cevap vermek.
DSİ’nin yaklaşma mesafelerini daraltması, bir kabulden çok bir teslimiyettir. Taşkın parkı önerisi ise tam tersini söyler: mesafeyi daralt değil, alana geri dön. Suyla savaşma, suyla birlikte yaşa.
Değirmendere bunu zaten biliyor. Binlerce yıldır.
3. Ödül, Trabzon Ortahisar Sanayi Mahallesi Kentsel Tasarım Fikir Yarışması