Mimarlıkta Sıçrama Yanılsaması: Tasarımın Sayıyla İmtihanı

Bu anlatının ortak bir varsayımı var: Mimar aslında çok iyi, hatta olağanüstü bir tasarımcıdır; ama müteahhitler, yatırımcılar, bütçe kısıtları ve piyasa koşulları onun önünü kesmektedir.

Mimarlık çoğu zaman yanlış bir yerden tarif ediliyor. Pek çok mimar iyi mimarlık yapamamasının nedenini dışarıda arıyor. En sık duyulan cümleler neredeyse hep aynı: “Keşke çok iyi bir müşteri bulsam…”, “Keşke Türkiye’nin en zenginlerinden biri bana iş verse…”, “Sabancı, Koç gibi bir müşteriyle çalışsam neler yaparım…”, “Bill Gates bana gelse istediğimi çizerim.” Bu anlatının ortak bir varsayımı var: Mimar aslında çok iyi, hatta olağanüstü bir tasarımcıdır; ama müteahhitler, yatırımcılar, bütçe kısıtları ve piyasa koşulları onun önünü kesmektedir.

Bu düşünce biçimi mimarlık ortamında o kadar yaygındır ki neredeyse sorgulanmadan kabul edilir. Sıradanlık ya da vasatlık her zaman dış etkenlere bağlanır: yanlış müşteri, kötü müteahhit, yetersiz bütçe, risk almayan yatırımcı. Oysa meseleye biraz daha yakından bakıldığında, mimarlığın müşteriden çok mimarın kendisiyle, daha doğrusu mimarın fikri derinliği ve süreçle kurduğu ilişkiyle ilgili olduğu görülür.

Bu fikri derinliğin en önemli göstergelerinden biri, sürekli üretmek ve sürekli denemektir. On tane villa yapıyorsan, o on villayı gerçekten on farklı problem gibi ele alabilmektir. Aynı planı biraz çevirip, cephesini değiştirip çoğaltmak değil; her seferinde “burada başka ne mümkün?” sorusunu sormaktır. Mimarlıkta ilerleme, ilk bulunan çözümü parlatmakla değil, o çözümü yeterince zorlamakla olur.

Bu durum yalnızca mimarlığa özgü değildir. Resimde, endüstriyel tasarımda, modada da aynıdır. İyi bir sonucun ortaya çıkabilmesi için en temel yöntem, çok sayıda ihtimali gerçekten denemektir. Ne kadar fazla ihtimali test edersen, özgün ve güçlü bir sonuca ulaşma ihtimalin o kadar artar.

Jonny Ive’in Apple için yaptığı tasarımlar

Bu sürecin nasıl işlediğini mimarlık dışındaki alanlarda çok net görmek mümkündür. Apple’ın Baş Tasarım Sorumlusu olan ve 27 yıl boyunca tüm Apple tasarımlarını geliştiren Jony Ive’ın biyografilerinde anlatılan bir sahne bu durumu çok iyi açıklar. Endüstri tasarımı öğrencisiyken, sınıftaki diğer öğrenciler bitirme projesi için beş-altı adet köpük model yaparken, Ive’ın evinde beş yüz–altı yüz farklı model bulunur. Birinde kenarlar inceltilmiştir, birinde kalınlaştırılmıştır; birinde daha köşeli, birinde daha yumuşak formlar denenmiştir. Kimse bu kadar fazla deneme yapmamıştır. Ama tam da bu yüzden, tasarım dediğimiz şeyin ne olduğu orada ortaya çıkar.

Gerçek tasarım süreci, kapkaranlık bir yolda yürümeye benzer. Ortada olmayan bir şeyi keşfetmeye çalışırsın. Bu yüzden bir deneme, üç deneme, beş deneme yetmez. Elli deneme yaptığında elli farklı ihtimali görmeye başlarsın. Yüz deneme yapan biri, yüz farklı olasılığı gerçekten görmüş olur.

Mimarlıkta da durum aynıdır. Bir yapının parçalanıp parçalanmayacağı, tek kütle mi olacağı, dairesel mi, eğrisel mi, monolit mi olacağı; bunların hiçbiri tek bir eskizle görülemez. Her ihtimali gerçekten denemek gerekir. Ancak bu denemelerden sonra, hangisinin doğru olduğu anlaşılır.

Herzog De Meuron’un her projede farklı şekilde tasarladığı merdivenlerden biri

Bu yaklaşımı mimarlık pratiğinin en üst seviyelerinde açıkça görürüz. Herzog & de Meuron’un bir belgeselinde, ortaklardan biri tek bir projede yalnızca merdiven için yirmi farklı alternatif denediklerini anlatır. Merdiveni basit bir dolaşım elemanı olarak değil, bir karşılaşma ve buluşma mekânı olarak ele alırlar. Bu yüzden her projede merdiven yeniden düşünülür; hiçbir zaman hazır bir çözümle geçiştirilmez. Bu deneme sayısı, onların binalarındaki merdivenlerin neden her projede farklı ve karakterli olduğunu açıklar.

Benzer şekilde Office for Metropolitan Architecture projelerine bakıldığında, Rem Koolhaas ve ekibinin tek bir bina için yirmi, otuz hatta daha fazla köpük model ürettiği görülür. Amaç tek bir fikri dayatmak değil, mümkün olan bütün ihtimalleri görmek ve ancak ondan sonra karar vermektir. Bir değil, iki değil; her ihtimali gerçekten denemek. Çünkü ancak bu süreçten sonra mimarlık ortaya çıkar.

Bu yüzden bazı ofisler OMA ya da Herzog & de Meuron olabilirken bazıları tek bir deneme yapıp “piyasa mimarlığı” seviyesinde kalır. Fark yetenekte değil, süreçle kurulan ilişkidedir.

Buradan şu sonuç çok net çıkar: İyi bir projenin gelmesi ya da yüksek bir bütçeyle çalışmak, tek başına mimari tasarım kalitesini artırmaz. Eğer mimar, o noktaya gelene kadar sürekli üretim hâlinde değilse, farklı projeler üzerinde defalarca düşünmemiş, denememiş ve yanılmamışsa, büyük bütçe geldiğinde ortaya çıkan şey çoğu zaman yalnızca ölçeği büyümüş ama düşüncesi derinleşmemiş bir yapı olur.

Gerçek anlamda tasarım diyebileceğimiz bir ürün ancak sürekli üretme hâlinin içinden çıkar. Her projede bir, üç, beş deneme değil; belki yirmi, belki elli farklı ihtimali gerçekten test etmek gerekir. Bu süreklilik sağlandığında, mimar her yeni projede biraz daha derinleşir. Deneme sayısı arttıkça, olasılık alanı genişler. Olasılık alanı genişledikçe, özgün ve güçlü bir çözüm bulma ihtimali artar.

Bu açıdan bakıldığında her mimari proje, mimarın tasarım becerisini oluşturan bir yapının yeni bir katı gibidir. Otuz proje üretmiş bir mimarla iki yüz proje üretmiş bir mimar arasındaki fark yalnızca sayı değildir. Arada yüz yetmiş farklı problem, yüz yetmiş farklı bağlam ve her biri için denenmiş onlarca farklı düşünce biçimi vardır. Mimarlık ustalığı, bu katların üst üste binmesiyle oluşur.

Sonuç olarak mimarlıkta kalite, iyi müşteriyle ya da iyi bütçeyle değil; iyi bir süreçle oluşur. Sürekli üreten, her üretimde onlarca ihtimali göze alan ve bu süreci yıllar boyunca sürdüren bir mimar için iyi proje bir sıçrama değil, doğal bir sonuçtur. Mimari tasarım, ancak bu sürekliliğin içinden geçtiğinde, gerçekten tasarım denebilecek bir noktaya ulaşır.

Etiketler

Bir yanıt yazın