Kaç Avrupa Şehri Bir İstanbul Eder?

Boğazdan İstanbul'un silüetine bakmak bana artık sadece acı veriyor. Keşke Avrupa şehirlerini hiç görmeseydim diyorum...

18 yaşıma kadar yurtdışına hiç çıkmamış, İstanbul’u sadece 2 kez görmüştüm. Üniversiteyi kazanınca gelip yaşamaya başladığım İstanbul, bilhassa ilk yıllarımda benim için hayallerimin şehriydi. Herkesin nefretle bahsettiği kötü yanları bile benim gözümde daha da kusursuz kılıyordu bu şehri. Hayatı boyunca bu şehrin güzelliği içinde büyümüş olanlar, benim bu şehirde gördüğümü göremezdi. Bu yüzden kendimi şanslı sayıyordum.

En sevdiğim aktivite elime kahvemi alıp Tophane’nin sokaklarında kaybolmaktı.”100 sene önce kimler geçti acaba bu sokaktan? Nasıl hayalleri vardı? Hangi evde oturuyordu..?” Ruhunu kaybetmemiş sokaklarda ruhumu buluyordum. Sahi neydi sokağın ruhu? Eski arnavut kaldırımlı yollar, ahşap cepheler, cephede gözü yormadan beliren işlemeler, cumbanın yola düşen gölgesi…

Kabul etmiştim, İstanbul dünyanın en güzel şehriydi! Başka kaç şehir vardı böyle içinden deniz geçen? Gelişen dünya ve artan şehir nüfusu ile yapılmış birkaç yapıdan neden korkacaktık ki(!) Yetmiyor muydu elimizdeki tarih ve güzellik İstanbul’un ruhunu içimize çekmeye? Yeterli sanıyordu 18 yaşındaki Destina. O bu şehrin büyüsünde kaybolmuştu ve vizyonu, bir şehri korumak için neler yapılabileceğini görebilecek kadar geniş değildi.

Şehir düzeninden ve estetiğinden çarpıcı derecede etkilendiğim ilk şehir Budapeşte olmuştu. Şehre Belgrad tarafından arabayla girdiğinizde sizi bir takım yüksek yapılar karşılıyor. Bunları gördüğümde direkt şehre geldiğimizi düşünüp navigasyonu açtığımı hatırlıyorum. Şehir merkezindeki evimize 25 dakika gösteriyordu yol. Nasıl Yani? Şehirden bu kadar uzakta yerleşim yeri mümkün olabilir miydi?

Uzun yollar sonucu o yüksek yapılar görüş alanımızdan çıkmıştı. Şehir merkezine ilk girişimizde ise büyülendiğimi hatırlıyorum. Bir bisiklet yolu, kızıl tuğla cepheli evler, önünde yeşeren ağaçlar. Buranın şehrin en güzel sokakları olduğunu düşünerek eve varana kadar 40 tane fotoğraf çekmişim. Caddeler gittikçe güzelleşiyordu, tek bir yapıya bile bakmadan geçmek istemiyordum. Baktığım yapılara zihnimde farklı işlevler verdim önce. “Burası kesin müzedir, mümkün değil başka bir şey olması. Burası da eski bir han gibi duruyor…”  Yapıların bir çoğunun konut olduğunu anlamam vaktimi aldı.

Kaldığımız ev 150 yaşından fazlaydı eminim. Büyük bir avludan geçip Agatha Christie romanlarından anımsadığım eski telli bir asansör karşıladı bizi. Pencereden baktığımda gördüğüm manzara karşısında donup kaldığımı hatırlıyorum. Beni büyüleyen şey eski binalar ya da şehrin ruhundan ziyade; tüm bunların uyum içerisinde çalışmasının güzelliğiydi. Birçok şehrin old town bölümünü gezerken gördüğüm tarihi doku, burada şehrin modern kısmı ile entegre olmuştu ve bu ikisi birbiriyle hiç yarışmıyordu. Caddede yürürken gözümü tırmalayan bir tabela yoktu. Birçok mağaza gözü yormayacak şekilde konumlandırmıştı tabelalarını. Binaların cephesinde büyük ve çıkıntılı bir tabela kütlesi görmek ise neredeyse imkansızdı. “olabiliyor muymuş ya böyle, cidden oluyormuş” dedim.

Bizde hastalıktır, gittiğimiz her yeri kendi şehrimizin bir yeri ile eşleştiririz kafamızda. “Annecim burası Budapeşte’nin İstiklal Caddesi”,” Bu semt biraz Kadıköy gibi geldi bana”; “Ne güzelmiş burası Bebek Sahil gibi değil mi?”  Değil.

Hayranlıkla baktığım her köşeden sonra derin bir iç geçiriyordum. İstanbul… Nasıl bir tarih, nasıl bir coğrafya, nasıl bir kültür… Sahi kaç Avrupa şehri bir İstanbul ederdi? Her bir detayıyla korunmuş bu şehre gösterilen özen, İstanbul’un kaç semtinde gösterilmişti? İki kıtaya sahip, içinden deniz geçen bir şehirde; silüete çirkin bir gökdelen girmeden kaç dakika yürünebilirdi?

Budapeşte’den sonra Viyana, bir yıl sonra da gördüğüm Prag; tarihi olan bir şehrin nasıl günümüzle entegre olabileceğini büyük puntolarla göstermişti bana. Şimdi ise İstanbul’a aynı aşkla bakamıyorum. Boğazın manzarasına hakaret eder gibi dikilmiş alakasız gökdelenleri görmezden gelemiyorum artık. Bazen keşke Avrupa şehirlerini hiç görmeseydim diyorum. Çünkü artık bir şehre değer verip onu güzel tutabilmenin ne anlama geldiğini çok iyi biliyorum. Ve benim zamanında aşık olduğum İstanbul’a yapılan ihanetler daha da acıtıyor canımı.

Etiketler

Bir yanıt yazın