Peki, o idealist genç mimarlardan, bugün kendisini "metraj-keşif-ihale" üçgenine sıkışmış hisseden yorgun profesyonellere nasıl dönüştük? O demokratik, şeffaf ve niteliği ödüllendiren yarışma kültürünü ne ara, nasıl kaybettik?

İstanbul’un kalbindeki Atatürk Kültür Merkezi’nin (AKM) hikayesi, aslında Türkiye mimarlığının bir zamanlar ne kadar idealist ve demokratik bir ruha sahip olduğunun en güçlü kanıtıdır. Bugün ikonik cephesiyle hafızalarımıza kazınan o yapı, kökenini 1946’da “İstanbul Opera Binası” adıyla açılan ulusal bir mimari proje yarışmasından alır. Yıllar içinde yangınlar, duraksamalar ve Mimar Hayati Tabanlıoğlu’nun dehasıyla yeniden doğuşlar yaşamış olsa da, temelindeki irade nettir: Devlet, en prestijli kültür yapısını, onlarca fikrin adil bir platformda yarıştığı bir süreçle elde etmeyi seçmiştir.
AKM tekil bir örnek değil. ODTÜ kampüsünden Anıtkabir’e, bir zamanlar bu ülkenin simgesel yapılarının büyük bir çoğunluğu, geceler boyu ozalit kokusu sinmiş atölyelerde, uykusuz ama umut dolu gözlerle çizilen yarışma projelerinden doğdu. Bize anlatılan, mimarlığın bir “fikir” üretme sanatı olduğuydu. Entelektüel birikimin, yaratıcı cesaretin ve toplumsal sorumluluğun ödüllendirildiği bir sisteme inanarak bu mesleğe adım attık.
Peki, o idealist genç mimarlardan, bugün kendisini “metraj-keşif-ihale” üçgenine sıkışmış hisseden yorgun profesyonellere nasıl dönüştük? O demokratik, şeffaf ve niteliği ödüllendiren yarışma kültürünü ne ara, nasıl kaybettik?
Kırılma Noktası: İki Tehlikeli Kısaltma – “D.U.” ve “E.D.B.”
Sorunun kökenine indiğimizde, karşımıza kamusal proje elde etme pratiğini tamamen değiştiren iki temel yöntem çıkıyor: “Davet Usulü” ve “En Düşük Bedel”. Bu iki yöntem, bir zamanların “fikir yarışını”, günümüzün acımasız “fiyat ve ilişki yarışına” dönüştürdü. Sonuç? Önce hizmet bedelimizden, sonra projenin kalitesinden feragat etmek zorunda kaldığımız, ofislerimizi birer “proje fabrikasına” dönüştüren bir seri imalat bandı…
Sonuç: İçimiz Acıyor, Çünkü Kentler de Acı Çekiyor
Bu sistemin sonuçlarını görmek için uzman olmaya gerek yok. Sadece yaşadığımız şehirlerde bir yürüyüşe çıkmak yeterli: Kimliksiz kentler, değersizleşen bir meslek, tükenen mimarlar ve en önemlisi, umutları kırılan kayıp bir nesil…
Peki, Başka Bir Yol Mümkün mü? Küçük Bir Ülkeden Büyük Bir Ders: Karadağ Örneği
Tüm bu karamsar tablo içinde, “Peki olması gereken nasıl?” diye sorduğumuzda, cevap yanı başımızdaki küçücük bir ülkeden geliyor: Karadağ (Montenegro).
Nüfusu bir milyonun altında olan bu küçük Balkan ülkesi, kamusal yapılarının neredeyse tamamını uluslararası mimari proje yarışmalarıyla elde ediyor. Bu bir istisna değil, devlet politikası haline gelmiş bir kural. Süreç nasıl mı işliyor?
Karadağ örneği bize şunu net bir şekilde gösteriyor: Bir devlet, kamusal kaynaklarını en nitelikli mimariyi üretmek için bir araç olarak kullanmayı seçebilir. Onlar, en ucuz teklifi vereni değil, en parlak fikri sunanı ödüllendirerek kentlerini ve geleceklerini inşa ediyorlar.
Ne Yapacağız? Sadece Söylenmek Yeterli mi?
Karadağ bunu yapabiliyorsa, devasa bir inşaat sektörü ve sayısız yetenekli mimara sahip olan Türkiye neden yapamasın?
Çözüm, yine bizlerin, yani mimarlık camiasının kendisinden başlamalı.
Fikrin, yeniden fiyattan ve ilişkilerden daha değerli olduğu günleri geri getirmek, romantik bir hayal değil. Bu, kentlerimize, toplumumuza ve bizden sonra bu mesleği yapacak gençlere karşı en temel sorumluluğumuzdur.
Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz? Karadağ gibi örnekleri çoğaltmak ve Türkiye’de de benzer bir sistemi talep etmek için ne gibi adımlar atabiliriz?