Elmas Zeynep Ağaoğlu bu yazısında, sanatın ve özellikle sinema ile belgesellerin toplumsal hafızayı yansıtan gücü ile mimarlığın birey ve toplum üzerindeki dönüştürücü etkisi gibi konulardan söz ediyor.
Dünyada neler oluyor?
Her gün biraz daha artan ölüm, şer ve intihar haberleriyle uyanıyoruz; hayat, iyilik ve yaşam ise sanki giderek bizden azalıyor.
Bir sis perdesi arkasından dünyayı izler gibiyiz; Edvard Munch’ın çığlığı, bir arada olmasını aklımızın almadığı görüntülere eşlik ediyor.
Arkada karmaşanın, dengesizliğin ve kaybolmuş güvenin izleri var.
İçinde bulunduğumuz çağ, insanı sürekli sorgulamaya zorluyor.
Sahi, bu küresel toplumu kim yönlendiriyor? Kim başlattı bu döngüyü?
“İlk taşı kim attı” ya da açılan yaraları şimdi kim onaracak?
Yıkan, yapmayı da bilmeli. Yarayı ancak açan kapatabilir çünkü…
Cevapları bazen gerçek hayatta bulmak imkânsız hale geliyor. İşte tam da bu noktada, sanat devreye giriyor. Özellikle de sinema ve belgeseller… Çünkü onlar yalnızca kurmaca değil; toplumsal hafızanın aynası ve geleceğe dair sezgilerin bir yansımasıdır.
Bir mimar olarak ben de bu soruların cevaplarını, izlediğim eserlerden ve gözlemlediğim dünyadan yola çıkarak aradım ve bu yazıda sizlerle paylaşacağım.
Sanat eseri, kimi zaman büyük bir şehrin gölgesinde, kimi zaman insanın kendi iç dünyasında açılan boşluklarda karşımıza çıkar. Bizi düşündürür, rahatsız eder belki, sonra umutlandırır. Sanat, bize unuttuğumuz soruları hatırlatır ve en acı gerçekleri yüzümüze vurur. Filmler ve belgeseller, toplumun çürüyen yapısını gösteren güçlü pusulalar olur; beyaz perdede gördüğümüz her çöküş, aslında gündelik hayatın karanlık izlerini taşır.
Bugün, cep telefonlarımızdaki reel videoların çoğu, dikey ekranlara uyum sağlamak zorunda bırakılmış teknolojinin bilinçaltımıza fısıldadığı tek şey şiddettir. Her yerde yumruklar, silahlar konuşuyor; günlük yaşamda şiddet sıradanlaştı. Sokakta bıçak sallamak, elinde demirden sopasıyla arabasından hınçla dışarıya fırlamak normal oldu… Kavga ve kabalık, sis perdesinin ardında sessizce dolaşan gölgeler gibi, fark etmeden yaşamımızın bir parçası haline geldi..
Peki, insan niye kavga eder?
Teknolojiyi çiplere sığdıran insan, parasını ödediği kola şişesi otomatın kanalında sıkışınca öfkeyle onu niye tekmeler? Bu şiddet, DNA’lardan devralınmış bir miras mı, yoksa modern toplumun kaçınılmaz sonucu mu? Belki de insan, bütün ilerlemesine rağmen hâlâ duygusal zekâsında Neolitik Çağı yaşıyor; çünkü öfkesini kontrol edemiyor. Akılla değil içgüdüyle hareket ediyor. Öfke aklı dondurur, akıl donunca insan ilerleyemez. Her gün bir öncekinden ileriye atılan bir adım olmalıdır. İki günü eşit olan ziyanda değil midir?
İnsanı kötü yapan şey bilmemektir; geride kalmak… Demek ki insanı iyi yapan, bilmektir. Bilmeyi istemek… Araştırmak, sorgulamak ve çevresini kuşatan nesnel dünyayı anlamaya çalışmak; belki de bu sayede dünyanın değişeceğine inanmak… Mimarı, iyi yapan da budur. Dünyayı anlamaya çalışmalı… O yüzden soru sorup cevaplarını aramalı mimar… Çünkü iyi bir mimar böyle yapar.
Kim yapabilir, kim yıkabilir?
Cehalet yıkar; bilge olan ise onarır. Kimdir bilge? Sorgulayandır; yapmaya da yıkmaya da cesaret edendir.
Sorgulayanlar; felsefeciler, sanatçılar, edebiyatçılar ve tabii ki (iyi) mimarlardır…
Çünkü onlar yalnızca taşları üst üste koymakla kalmaz; insanın ruhuna nefes alan mekânlar açar, topluma yön verecek sahneler kurar, geleceğe miras kalacak izler bırakır.
Mimar, öfkenin karanlığını yatıştıracak mekânları inşa edebilecek olandır. Onun çizgileri, toplumun donmuş aklını çözmeye, geride kalmış insanları ilerlemeye davet etmelidir. Böylece mimar yalnızca yapıyı değil; insanın iç dünyasını, toplumu ve medeniyeti onaran bir bilge olarak; kısır döngüyü kırar ve ilerlemenin öncüsü olur.
Ünlü mimar Frank Lloyd Wright der ki: “Yaşamın anasıdır mimar. Toplumlarımızı şekillendirir ve sonra onlar (toplum) bizi şekillendirir.”
Yıkılan varsa, yerine yapılacak olan şey çoktan planlanmıştır biz mimarların dünyasında.
Mimarlık için insanlığın taş üzerine yazdığı kitap denir. Onu okunmaya değer kılacak olan hangi niyetle ve hangi mimarlar tarafından yazıldığıdır… İnsanların yalnızca kendisi için değil, başkası için çalıştığı bu düzeni kim tasarladı acaba? Fabrikaların soğuk çizgilerini kim belirledi, şirketlerin ağır duvarlarını kim yükseltti göğe? Dünyaları ayıran sınırları kimin kalemi çizdi? İşçinin emeğini bir başkasının kudretine bağlayan planı kim mümkün kıldı? Tüm bunlar yapılırken iyi mimarlar neredeydi?
Çalışan eller ile onları kullanan akıl… “Eller ile aklın arabulucusu kalp olmalıdır.” denir. Nerede dünyanın kalbi? Nerede o mimarlar, sanatçılar? Öfkeyle katılıp kalmak istemeyen toplum nerede?
Bir toplumu yaratan, onun tek tek fertlerinin iç dünyasıdır. O iç dünyayı da mimarlar şekillendirmektedir.
İşte tam da bu noktada, film ve belgeseller dünyanın kötü halinin izlerini, sinemada ve mimarlık bağlamında görebilmeyi mümkün kılar. Onlar, bize toplumsal ve bireysel yıkımın görsel ve duygusal yansımalarını gösterirken, mimarlığın bu düzen içindeki rolünü fark ettirir. Kaosun içindeki insanı ve insanın çevresini anlamamıza aracılık eder. O eserler ki karmaşık duyguların ve toplumsal eleştirinin bir aynası olur.
Tarih boyunca insanların nasıl yaşadığını, kültürlerini, fikirlerini anlamak için onların mimarilerine bakılır.
“Mimarın kadar medenisindir” çünkü
Bu noktada biz mimarlara düşen; düzeni bilmektir, toplumu anlamak ve medeni olmak; çünkü medeniyet, topluma mimardan akar…
Mimar, sadece plan ve çizimlerle yetinmemeli: önce içinde yaşamalı o toplumun; insanları sokakları, mekanları gözlemlemeli… Gözlemlerken bir yandan da yaratacağı mekânın insan ve dolayısıyla tüm toplum üzerinde nasıl bir etki bırakabileceğini kavramalıdır mimar…
Mekânın duygular ve insan yaşamı üzerindeki etkilerinin ele alındığı “The Infinite Happiness” belgeseli, Danimarkalı mimar Bjarke Ingels’ın tasarladığı konut kompleksinin insan yaşamına etkisini gösterir. Mimarlık dünyasında yankı uyandıran diğer film olan “Medianeras”da ise toplumun içinde sıkıştığı düzenin müsebbibi mimarlar olarak geçer. Mimari eserlerin insanın psikolojisini nasıl yönlendirdiğini “The Belly of an Architect” bambaşka bir açıdan vurgular. Ana karakter, Roma gibi ihtişamlı bir şehirde yürürken, devasa ve tarihi yapılar ona kendini küçük ve değersiz hissettirir. Film, mimarlığın insanı nasıl yönlendirebildiğini düşündürürken, film karakteri Kracklite’in midesi sürekli ağrır. Beden çürürken, mimarlık kalıcı olur.
Öyleyse çürüyene değil de kalıcı olana mı odaklanılmalı? Mimar, tasarlarken merkeze kendini koymak yerine toplumu mu koymalı? Sadece kendi hayatına değil; belki yaşayan ve yaşayacak olan herkese, onları yaşatacak ve yönlendirecek bir tasarım mı yapmalı?
Gerideki mağara insanı ruhunu aşamamış insanlığın, içine adım attığı pek çok yapıdan gözlerimizi kaçırıyoruz; görmezden gelmeye razıyız ama onlar oradalar, temelleriyle yükselen yapılar…
Cam ve çelikten yapılmış, birbirine benzeyen binalar… Tipikleşmiş ofis düzeni ve işlevsel ama ruhsuz tasarımlar, insanı Sanayi Devriminden bu yana makinenin bir dişlisi hâline getiriyor.
Hani eller ile aklın arabulucusu kalp? Nerede?
Sinema tarihinin en önemli eserlerinden biri olarak kabul edilen ve Bodil Ödülleri’nde “En İyi Avrupa Filmi” seçilen Jacques Tati’nin 1967 yapımı Playtime filmi, modern mimarinin insanın yaşamı üzerindeki etkilerini anlatır. Paris’te, diğer adıyla Işık Şehri’nde geçen film, tipikleşmiş mimarinin parlayan şehri nasıl gölgelediğini gösterir. Filmi izlerken Paris’te değil, dünyanın herhangi bir yerindesinizdir adeta…
Filmlerden yol haritasını geçiren bu yazıda son olarak Sao Paulo Film Festivali’nde “En İyi Film” ödülünü kazanan Koyaanisqatsi: Life Out of Balance (1982) filmine değinelim. Filmde, geleneksel yaşam tarzı ile endüstriyel şehir hayatı diyalogsuz şekilde karşılaştırılır. Herhangi bir cümleye gerek bile duymadan film mesajını eksiksiz iletir. Çünkü ellerin dili yoktur; onlar konuşamaz, isteklerini sessizce kalbin duymasını beklerler.
Tıpkı bozulan toplumun sis perdesi ardından duyduğumuz o sessiz, atılan yardım çığlıkları gibi… Toplum(lar) kendisini onaracak mimarları bekliyor. İnsan bir gün gider, sanat ve fikir kalır; felsefe de öyle…
Ne zaman ki, mimarlar, zihinleriyle birlikte kalplerinin sesine kulak verir, işte o zaman toplum zincirini kırar ve bu iç karartan her şey, her kötü döngü değişir.
Dünya, belki o zaman yeşerir.