Devlet Afet Konutu Yapmalı mı? -Ya da: 455 bin Afet Konutunun Yarım Yüzyıllık Hikayesi

Şerif Süveydan bu yazısında; Türkiye’de devletin afet sonrası konut üretme politikasını tarihsel örnekler, uluslararası karşılaştırmalar ve yakın tarihli depremler üzerinden sorgulayarak bu modelin sınırlarını ve yarattığı sorunları ele alıyor.

2025’in Ekim ayının ortalarında Antakya’da Atatürk Caddesi’nin ışıklandırılmış halinin görüntüleri sosyal medyada dolaşıma girmiş, afet sonrasında yeniden inşa sürecinden sorumlu bakan bir televizyon kanalında gazetecilere konuşurken bu görüntüler de fonda kullanılmıştı. Birkaç gün sonra Antakya’nın meşhur yağmuru aynı caddeyi çamurlu sular altında bıraktığında bu sefer havadan değil zemin seviyesinden çekilmiş videolarda sular altındaki cadde manzaraları, boş binaların daha şimdiden eskimiş karanlık ve tozlu pencereleri sosyal medyada yeni bir kabarmaya neden olmuştu. Sadece binalar değil, altyapı da sorgulanıyordu: yenilendiği söylenen altyapı şebekesi daha ilk yağmurda işlevsiz mi kalmıştı? İlgili kurum yetkilileri aynı gün içinde devam eden inşaat işleri nedeniyle oluşan moloz ve şantiye artıklarının mazgalları tıkadığını, altyapıda bir sorun olmadığını duyurmuşlardı.

Birkaç ay sonra 2025’in son günlerinde afet bölgelerindeki 455 bininci konut kura çekim töreni hazırlıklarında da yine Antakya’dan birbirine taban tabana zıt kısa videolar sosyal medya mecralarında dolaşıma girdi. Sahada olup biten hakkında fikir sahibi olmayı güçleştiren amansız bir propaganda bombardımanı gündemi bir sabun köpüğü gibi kaplamıştı. Ve yine birkaç gün sonra “Antakya artık ışıl ışıl” reklamları ekranlarda dönerken Hatay’da (yani sadece şehir merkezi değil il çapında) 5-6 güne uzayan yaygın elektrik kesintileri haberleri gelmeye başladı. Tabii aynı günlerde gazetelerin bir kısmı Berlin’deki elektrik kesintilerine dertlenmekle meşguldü.

Bu bezdirici propaganda savaşının yegâne sorumlusunun sosyal medya olduğunu söylemek muhtemelen pek de isabetli olmayacaktır. George Orwell (kendisinin de bizzat cephede uluslararası tugaylar safında yer aldığı) İspanya İç Savaşı hakkında yazdığı 1942 tarihli bir yazıda dönemin gazetelerinde yayınlanan haberlerin propaganda amacıyla sahadaki durum hakkında kasten yanıltıcı bilgi verdiğine değinmişti. Her siyasi kampın verdiği haberler o derece yanıltıcıydı ki sıradan bir yalanın gerçekle kurduğu çarpık ilişkiyi bile aşan bir çarpıtma vardı ortada. Ancak daha tuhafı cepheden uzakta sözgelimi Britanya gazetelerinde bu yanıltıcı haberler üzerine inşa edilen kocaman siyasi analizler ve duygusal sosa bulanmış spekülasyonlardı.¹

Orwell’in bu sert uyarısı kitle iletişim araçlarında bugün yaşadığımız sorunların aslında pek de yeni olmadığına işaret ediyor. Asli varlık nedeni belli bir yerde vuku bulan bir olayı uzaklara bildirmek olan kitle iletişim mecralarının pek çok vakada olayın kendisini perdeleme işlevi görmesi ironik bir durum. Anlaşılan o ki post-truth gibi yüzeysel bir kavram üzerinden tartışılan sosyal medya dünyasından çok önce de haber manipülasyon içeriyormuş ve manipüle edilmiş haberler üzerine inşa edilen kanaatler ve analizler de vakayı daha da ulaşılmaz kılan bir sis perdesi yaratıyormuş. Bugünün farkı belki de bu mücadelenin eskisinden çok daha geniş bir cephede cereyan ediyor olmasıdır. Sahadan gerçek bir imajı görünür kılmanın araçları da vakayı görünmez hale getiren sis bulutunun yayıcıları da yeni imkanlarla mücadeleye devam ediyor.

Orwell’in değinmediği ikinci bir güçlük var ki en az kasıtlı çarpıtma kadar aşılması güç bir engel: bu kadar çetrefilli, çok yönlü ve sancılı bir vaka hakkında konuşmanın ve meseleyi derinliğiyle aktarmanın zorluğu. Dikkati ve zamanı kısıtlı, konuyla ne ölçüde ilgilendiği ve ne kadar samimiyetle meseleyi anlamaya çalıştığı belirsiz bir kitleye böylesine çok yönlü ve sancılı bir meseleden bahsetmek kadar zor bir iş az bulunur.

Yine de bütün bu hengâme içinde sahadan alternatif bir bakışı olabildiğince anlaşılır ve duyulabilir kılmak için mücadele edenler hiç de az değil. Onların gayreti ve çabası olmasaydı (isimlerini saymaya başlasam uzun ve muhtemelen benim radarım dışında kalanlar olacağı için eksik bir liste olurdu) bu yazıyı yazacak gücü kendimde bulamazdım.

Bu yazıda biraz geri çekilip, haberlerin ve sis bulutlarının uzağında bize farklı bir bakış açısı sunabilecek daha basit bir soruya cevap arayacağız: devlet afet konutu yapmalı mı?

Türkiye’nin mevcut tartışma ortamında bu soruyu duyan biri irkilip derhal kontra bir soruyla cevap verecektir: başka bir seçenek var mı? Tabii ki afet durumunda en iyi organize olabilen merkezi gücün ihtiyaç sahiplerini belirleyerek onlara asgari koşullarda konut sağlaması gerekir diyerek devam edecektir. Çeşitli vesilelerle dile getirilen anayasadaki barınma hakkı buna işaret etmiyor mu?

Peki, o zaman başka bir soruyla devam edelim: Türkiye’den başka dünyadaki hangi ülkelerde devlet afetzedelere konut ve işyeri inşa edip teslim ediyor?

Bildiğim diğer örnekler kısmen Rusya, Çin ve Kazakistan. Belli aralıklarla yangın, sel, deprem, kasırga gibi afetlere maruz kalan ABD, Yeni Zelanda, Şili, Avustralya, Japonya ve Meksika’da devlet Türkiye’deki gibi afet konutu inşa etmiyor, altyapı yenilemesi ve koşullara bağlı ucuz kredilerle afetzedelere destek oluyor. Hatta genel bir bakışla Türkiye’nin afet konut politikasının dünyada bir istisna olduğunu söylemek bile mümkündür, zira Çin’in koşulları farklıdır. Doğunun batıya, sosyalizmin kapitalizme döndüğü yin ve yang’ın masalsı ülkesi, algıları aşan büyüklüğü ve tuhaf idari sistemiyle uzaktan bakanları daima yanıltmıştır. Muhtemelen 2008 Siçuan Depremi’nin ardından yaşanan yeniden inşa sürecini iyice anlamak için kapsamlı ve sabırlı bir bakışa ihtiyaç vardır. Bu yüzden Çin vakasını bu yazının dışında bırakmak doğru olacak. Diğer örnek, yani Kazakistan ise bağımsızlığını nispeten yeni kazanmış bir ülkedir, tecrübesi görece azdır.

Türkiye’nin afet konut politikası nedir?

Olabildiğince basit bir şekilde ifade edersek, Türkiye modeli afet sonrasında hak sahiplerinin belirlenmesi, ardından belirlenen hak sahiplerine “merkezi planlama – devlet eliyle inşa – anahtar teslim” yoluyla konut sağlanmasıdır. 1944 tarihli ilk afet yasası sadece depremlere ilişkindi, ancak 1957’de Ankara’da yaşanan büyük sel felaketinin ardından (evet, bugün neredeyse hiç hatırlanmayan bu felaketin ilginç bir hikayesi vardır) 1959’da yürürlüğe giren 7269 sayılı yasa bütün afetleri kapsayacak şekilde revize edildi. Her afetten sonra o günün ihtiyaçlarına göre revize edilerek bugünlere gelen bu yasa hala geçerlidir. 1999 Marmara Depremi’nin ardından ilk defa afet olmadan riskin azaltılması için politika geliştirilmesi bu ana omurgaya eklendi. Halk arasında “kentsel dönüşüm” olarak bilinen uygulamalar bu politika değişikliğinin zamanla yoldan çıkmış bir yan ürünü olarak okunabilir. Ayrı ve kendi başına büyük bir tartışma başlığı olan “kentsel dönüşüm” meselesini esas konuyu dağıtmamak için şimdilik bir yana bırakalım. Zira asıl konumuz son 3 yılda inşa edilen yüzbinlerce afet konutunun hikayesi.

Murat Balamir’in 2001 tarihli bir makalesinde 1940’lardan itibaren Tükiye’nin “yaraları sarma” politikasına dair işaret ettiği iki ana eğilim dikkat çekici: “karar alma erki her afetle bir adım daha merkezileştirilmiş, kamu kaynaklarından yararlandırılan hak sahipleri yelpazesi biraz daha genişletilmiştir.”² 1999 Marmara Depremi’nin İstanbul, İzmit, Adapazarı gibi büyük şehirlerde neden olduğu hasar bu politikanın verimliliğine ilişkin ilk defa daha kapsamlı bir sorgulamanın yapıldığına işaret ediyor. 2001’de uygulamaya konan Doğal Afet Sigortaları Kurumu’nun (DASK) oluşturulması, bütün problemlerine ve eksiklerine rağmen bu sorgulamanın kanıtı olarak görülebilir. Ancak 2011 Van, 2020 Erzincan ve İzmir, 2023 Pazarcık-Samandağ depremlerinin ardından kamuoyunda ve uzmanlar arasında yapılan tartışmalara bakarsak bu genel politika sorgulamasının kısa süreli bir parantez olduğunu söylemek mümkün.

Peki 1999 Marmara Depremi’nden sonraki sorgulamanın nedeni neydi?

1940 Erzincan Depremi’nden başlayarak 1999’a kadar vuku bulan afetler genelde kentleşme seviyesinin görece daha düşük olduğu kırsal alanları etkilemişti. Buna göre Türkiye’nin afet politikası, ulaşımı zor ve yerleşim yerlerinin daha dağınık ve seyrek olduğu bir coğrafyada hızla yaraları sarma, afetzedelere en kısa sürede barınak sağlama hedefi doğrultusunda belirlenmişti. 1966 Varto, 1970 Gediz, 1971 Bingöl, 1975 Lice depremleri erişimin güç olduğu kırsal alanları etkileyen afetler için tipik örneklerdir. 1970 gibi oldukça yakın bir tarihte bile Türkiye’nin kır-kent nüfus oranının yaklaşık olarak %70 kır/ %30 kent olarak kayda geçtiğini, ancak 2000 yılına gelindiğinde bu oranın tersine dönerek %40 kır / %60 kent olarak değiştiğini not etmek gerek.³ Tarihimizin en büyük felaketlerinden biri olan 1939 Erzincan Depremi’nden birkaç yıl önce 1935 yılı nüfus sayımına göre Erzincan merkezinin nüfusunun 21.735 iken ilin kır nüfusunun 135.609 olarak kayda geçtiğini de ekleyelim.⁴

Özetle, 1999’dan önceki depremlerin ağırlıklı olarak kentsel yoğunluğun görece daha düşük, yapılı çevrenin niteliğini ve standartlarını belirlemenin güç olduğu kırsal bölgelerde ağır bir tahribata neden olduğunu söylemek yanlış olmaz. Problem bu şekilde ortaya konduğunda merkezi idarenin ilk refleksinin de müdahaleyi tek merkezde toplamak ve kırsal çevre şartlarında afet konutlarını hızla inşa ederek hak sahiplerine teslim etmek yönünde olmasını pekala anlaşılır bulabiliriz. O dönenim uygulamalarına bakılırsa afet konutlarının çoğunlukla bir veya birkaç katlı inşa edildiğini, hatta bazılarında prefabrike panellerle yeni yapı teknolojisinin denendiği görülecektir. Hedef günün ve o yerin koşullarında en kısa sürede konutu inşa ederek teslim etmektir.
Berna Baradan’ın 2005 yılına kadar konuya ilişkin yayınlanan 64 yayını taradığı bir araştırmada değindiği gibi, 1940-1977 arasında dönemin mimarlık dergilerinde afet konutlarına dair yayınların büyük kısmı hızlı uygulamaların teknik çözümlerine odaklanır.⁵ Afet sonrası sosyal iyileşme ve şehirleşme politikasıyla afet riskinin azaltılması perspektifinin ilk defa gündeme gelmesi 1977’de yayınlanan Mimarlık Dergisi’nin 153. Sayısında görülür.⁶ Öncesinde bu konu ağırlıklı olarak güvenli yer seçimi ve hızlı uygulama yöntemlerine odaklanan teknik bir mesele olarak ele alınmıştı.

Dönemin şartlarında büyük fedakarlıkla yürütülen bu çalışmaların başarılı olduğu söylenebilir mi?

Kısmi bir başarıdan söz etmek mümkün. Mesela çok geniş bir alanı ve onlarca köyü etkileyen 1970 Gediz Depremi’nin ardından inşa edilen afet konutlarını yerinde inceleyen William Allen Mitchell’ın 1976 tarihli makalesinde⁷ geniş bir alanı kapsayan inşaatlar için merkezi idarenin hızlı mobilizasyonunu ve birkaç yıl gibi kısa sürede konutların hak sahiplerine teslim edilmesini takdir ettiğini görürüz. Zaten geçmiş kayıtlar tarandığında Türkiye’nin ‘yeniden inşa performansının’ benzer ekonomik imkanlara sahip ülkelere kıyasla daima ‘başarılı’ olarak not edildiği görülecektir. Ancak Mitchell’ın gözlemlerinde asıl çarpıcı olan husus bu konutların afet sonrasında iyileşme açısından verimsizliğidir: inşa edilen binlerce evin bir kısmı köylüler tarafından benimsenmemiş, bir kısmın tamamen terk edilmiş, bir kısmı da kullanıcılar tarafından kapsamlı müdahalelere uğramıştı. Mesela Bahatlar köyünde inşa edilen 22 evin tamamı boş kalırken, Kıran köyünde ise 48 evin sadece 8’i kullanılmaktaydı (s:311).

Belki daha da çarpıcı olan depremin üzerinden 12-13 sene geçtikten sonra Frances D’Souza’nın deprem bölgesindeki 4 köyü odağına alan saha araştırmasının sonuçlarıdır.⁸ Ekim/Kasım 1982 ve Mart/Nisan 1984 tarihlerini kapsayan saha araştırmasının temel amacı afet sonrasında sosyal ve ekonomik iyileşmeyi yeniden tanımlamak ve hükümetin yardımlarının iyileşmeye ne ölçüde katkı yaptığına dair karşılaştırmalı bir analiz sunmak olarak tarif edilmişti. Karşılaştırmalı analizin sonucuna göre taşınan 2 köy eski yerinde kalan 2 köye kıyasla daha çok yardım almasına rağmen afet sonrasında sosyal iyileşme açısından daha gerideydi. Yerinde kalan veya hemen yakına inşa edilen köylerde köylüler imece usulüyle iyileşmeyi daha hızlı başarmıştı. Taşınan köylerdeki afet konutları ise yöredeki tipik bir ailenin ihtiyaçlarına (depolama alanı, hayvan ahırı, mahremiyet, geniş aile yapısı) uygun olmadığı, iklimsel koşullara yeterince cevap veremediği, tarlalardan uzak olduğu için benimsenmemişti. Köylüler bu evleri ya depo olarak kullanmış ya da yanına kendi imkanlarıyla “gecekondu” benzeri eklemeler yaparak evleri yaşanabilir hale getirmeye çalışmıştı.

Demek kırsal alandaki yeniden inşa süreci için nispeten uygun görünen afet konut politikası büyük maliyetine rağmen (dönemin kayıtlarına göre Gediz Depremi’nin ardından inşa edilen konut ve altyapının toplam maliyeti 25 milyon USD civarındadır, bu rakam 50 yıllık enflasyon ve dönemin bütçe kapasiteleri dikkate alınarak değerlendirilmelidir) yeterince verimli değildi. Yine de 1999 Marmara Depremi’nde merkezi hükümetin politika değişikliğini gündeme almasının nedeni neydi?

Çünkü daha önce de kısaca değinildiği gibi bu sefer depremin etkilediği alan Türkiye’nin belki de en fazla şehirleşmiş ve en yoğun nüfusa sahip bölgesiydi. Depremde hasar alan binaların sayısının oldukça yüksek olması afetin boyutlarını öncekilere göre çok artırmıştı. Burada birkaç faktör öne çıkıyor: yasadaki tanıma göre “merkezi planlama – devlet eliyle inşa – anahtar teslim” yöntemi doğrultusunda 43.000’e yakın hak sahipliği, orta ve az hasarlılar için onarım desteği kapsamında ise 18.000-20.000 arasında hak sahipliği tanımlanmıştı. Bu kadar büyük ölçekte konut ve işyeri üretiminin maliyeti, yeni afet konutlarının yer seçim güçlükleri, kamulaştırma maliyetini azaltmak ve depreme karşı güvenli zeminlerin seçimi için şehir merkezlerine uzak bölgelerin tercih edilmesi zorunluluğu, yeni deprem siteleri için gereken ulaşım altyapısı ve sosyal donatının getirdiği ek maliyet, hak sahipliği kapsamının dışında kalan kiracıların durumu, birden fazla konutu veya işyeri olanların sadece 1 konut ve 1 işyerinin yapılabilecek olması gibi pek çok faktör bu politikanın artık eskisi gibi uygulanamayacağı gerçeğini düşündürmüş olmalı. Öte yandan dünyada giderek daha çok gündeme gelen afet öncesi önlem alma ve risk azaltma stratejileri Türkiye’de de yankı bulmuştu mutlaka. 2015’te Sendai Mutabakatı’na evrilecek olan uluslararası forumların arka planı 90’lara hatta 80’lere kadar geri götürülebilir. Afet riskini azaltmak için mevcut yapı stoğu ve altyapının iyileştirilmesinin kaynağını da sağlayacak bir finansman modeli olarak başka seçeneklerin yanı sıra DASK ve benzeri sigorta sistemleri düşünülmüştü. Ancak bu politika değişikliği tartışması çok dar bir çevrede tesir etmiş son derece kısa süreli bir parantezdir. Öyle ki kamuoyundaki tartışmanın genel seyrine hemen hiçbir etkisi olmamıştır. Bir etkisi olmuş olsaydı bugün DASK sisteminin kaldırılması veya revize edilmesi, diğer seçeneklerin yeniden değerlendirilmesi gibi konular geniş bir tartışma alanı bulurdu. Bugünden bakıldığında DASK çalışmayan, artık kimsenin varlık nedenini bile tartışmadığı ölü bir sistemdir.

Sahiden madem devlet hak sahiplerine anahtar teslim konut yapıyorsa DASK gibi bir sistem hala neden vardır?

Bu işlevsiz sigorta sitemi Türkiye’nin bir türlü zapturapt altına alamadığı imar felaketinin ürettiği pek çok anomali gibi bir muamma olarak varlığını sürdürmeye devam ediyor hala.

1999 Marmara Depremi’nin mirası politika değişikliği olmadı maalesef. Asıl miras, pek tabii ki önceden hiçbir hazırlık yapılmadan afetle karşılaşıldığı için yürürlükteki yasa doğrultusunda merkezi idare tarafından eski refleksler ve yöntemlerle inşa edilen deprem siteleri oldu. 2001 yılında bakanlık tarafından belirlenen 5 büyük müşavirlik ve taahhüt firmasına verilen ihaleyle inşa edilen yaklaşık 43 bin afet konutu törenlerle hak sahiplerine teslim edilmişti. Bu deprem konutlarının sorunlarına ilişkin önceki uygulamalara kıyasla çok daha fazla yayın bulunabilir.

Sözgelimi Adapazarı’nda şehir merkezine 20 km kadar uzakta inşa edilen deprem mahallelerinin şehircilik terimiyle “uydu kent” niteliğini taşımaktan bile uzak olduğu, bu yeni mahallelerin şehir merkeziyle bütünleşemediği, kendi idari organizasyonlarını oluşturamadıkları, merkezle yeni konut alanları arasındaki mesafenin sosyal-ekonomik problemlere neden olduğu gibi pek çok tespit neredeyse bütün saha araştırmalarında kaydedilmişti.⁹ Üstelik hak sahiplerinin önemli bir kısmı şehir içindeki eski ev ve işyerlerini zaman içinde yeniden inşa etmiş, afet konutlarının bir kısmı 5-10 yıllık sürede içinde ikinci konut haline gelmişti. Bugün bile Adapazarı ve Düzce’nin uydu haritalarına bakıldığında deprem siteleri rahatlıkla ayrıştırılabilir. Uzakta, kopuk ama yine de şehirlerin konut stoğuna eklenen sitelerdir bunlar. Ancak şu notu da düşmek lazım: bu yerleşim alanları Türkiye’nin doğusu veya kırsal alanlarına kıyasla nüfus artışının ve yoğunlaşmanın olduğu bölgelerdir, belki de bu nedenle ilave konut arzı hayalet mahallelerle neticelenmemiş olabilir.¹⁰

1999’dan sonra neler değişti?

Hemen her büyük afet merkezi idarenin artık bir tür refleks haline gelmiş politikalarına yeni bir üslup, yeni siyasi sloganlar ve acil ihtiyaçlarla başa çıkabilmek için yeni yöntemler ekledi. 2011 Van ve Erciş depremlerinin afet politikamıza -belki de gözden kaçan- ilk yeniliği “deprem konutları 1 yıl içinde teslim edilecek” sözüydü muhtemelen. Dönemin gazeteleri ve sosyal medya paylaşımları taranırsa 6 Şubat 2023 depreminden sonra da sıkça duyduğumuz o vaadin ilk versiyonunun bu depremden sonra siyasiler tarafından dile getirildiği görülecektir.¹¹ Nitekim, 23 Ekim Van ve 9 Kasım 2011’de Erciş’te meydana gelen depremlerin ardından 1 sene sonra yaklaşık 17.500 konut ve işyeri törenlerle hak sahiplerine teslim edilmişti.¹² İkinci yenilik ise ileride sonuçları görülecek meşhur 6306 sayılı Kentsel Dönüşüm Yasası’nın Mayıs 2012’de yürürlüğe girmesidir. On yıldan fazla süredir şehirlerdeki dönüşüm dalgalarının neden olduğu şoklar ve hararetli tartışmalar bu yazının kapsamı dışında kalıyor, ancak afet konutları problemi bağlamında ileride görüleceği gibi 6 Şubat 2023 depreminden sonra afet konutlarının bir kısmının bu yasa kapsamında inşa edilmesine gidilen sürecin önünü açan bu yasal değişiklik olmuştur.

Afet konutlarında her zaman karşılaşılan sorunlar bakımından Van ve Erciş’deki afet konutlarının bir fark ortaya koymadığı da not edilmeli. Bu konuda da yeterli sayıda ve kapsamda saha araştırması mevcuttur.

6 Şubat 2023 depreminin ardından yeniden inşa sürecinin farkı neydi?

Afetin ölçeği o güne kadar yaşanan bütün afetleri aştığı için sonrasında müdahalenin ölçeği de benzersiz oldu. Öyle ki bu büyük felaket 7269 sayılı yasanın pratikte uygulanamaz hale geldiği ilk afet olarak görülebilir. Zira yasa gereği yüzbinlerce afetzedenin hak sahibi olarak tanınması, her hak sahipliği için de yerleşim yerleri dışındaki alanlarda kamulaştırma yapılarak konut ve işyeri inşa edilmesi gerekiyordu. Yasanın öngördüğünü ve emrettiğini pratikte gerçekleştirmek çok zordu.

Depremin üzerinden 3.5 ay geçmişken 29 Haziran 2023’te Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz “Bir yıl içerisinde 300 binden fazla konutu … ve toplamda da 650 bin konutu” inşa etmeyi hedeflediklerini duyurmuştu.¹³ Bunlar henüz ilk tahminlerdi. Hak sahipliği başvuruları alınmaya başladıktan yaklaşık 1 yıl sonra “11 ilde konutlar için yaklaşık 388 bin, işyerleri için 40 bin ve ahırlar için 11 bin olmak üzere toplam 439 bin hak sahibinin” başvurusunun kabul edildiği resmi raporlarda yer almıştı.¹⁴ 388 bin konutun 283 bini şehirlerde 105 bini ise kırsal alanda, işyerlerinin ise 36.700’ü şehirlerde 3.600’ü kırsal alandadır.

Bu sayının 1999 Marmara Depremi sonrasında inşa edilen konut ve işyeri sayısının yaklaşık 10 katı olduğu düşünülürse böylesi büyük bir inşaat için şehirlerin çeperlerinde yeterli alan bulmanın güçlüğü de tahmin edilecektir. Üstelik bu olağanüstü büyüklükteki sayıların dağılımı da homojen değildir: Hatay’da hak sahipliği sayısının kentsel alanda 117.731 konut ve 13.949 işyeri (11 ilin kent merkezlerindeki toplam sayının yaklaşık %42’si) olduğu dikkate alınırsa buradaki yerleşim merkezlerinde olağanüstü bir yoğunlaşma veya kıra doğru saçaklanma baskısı olacağı açıktır. İki temel hususu bu bağlamda hatırlatmakta yarar var:

  1. 90’lardan itibaren Türkiye’de kentleşmenin ulaştığı seviye nedeniyle afet konutları için uygun yer temini giderek güçleşen bir problem haline gelmişti. Özellikle 99 Kocaeli ve Düzce depremleri bu açıdan kritik bir eşiktir.
  2. Afet sonrasında merkezi idarenin kalıcı afet konutu inşaatına henüz gerçek ihtiyaçlar ve talepler olgunlaşmadan hızla başlamak zorunda kaldığını akılda tutmak gerekir. Bu nedenle hak sahipliği başvuruları sonuçlanmadan ilk tespitlere bakılarak ihtiyaç tahmini yapılır, bu tahmini barındırabilecek uygun arazi belirlenir, acele kamulaştırma kararları alınır, hukuki süreçler ve olağan zamanlarda uygulanan imar süreçleri askıya alınır, olağan ihale süreçlerini devre dışı bırakan tepeden inme kestirme yöntemler uygulanır ve afetten birkaç ay sonra siyasi temsilcilerin katılımıyla ilk temel atma törenleri yapılmaya başlanır. Bu, hiç sorgulanmadan sürekli tekrar eden bir uygulamadır.

İşte tam da bu refleks 6 Şubat’tan sonra bir duvara çarpmış görünmektedir. Zira bu kadar yüksek sayıda afet konutu için gereken yerleşime uygun alanın şehrin çeperlerinde bulunması ve kamulaştırılması pratikte çok güç olacaktı. Sözgelimi Antakya ve Defne ilçelerine bölünmüş olan ama gerçekte tek şehir olarak düşünülebilecek yaklaşık 600 bin nüfuslu Antakya merkezi çok geniş bir alanı kaplıyordu. Şehrin çeperleri ise batıda Amanos Dağları’nın yamaçlarındaki geniş narenciye bahçelerine ve zeytinliklere, güneyde Harbiye tarafına doğru verimli bostanlara ve bahçelere, kuzeyde ise yine bereketli Amik Ovası’na doğru uzanan arazi değerinin yüksek olduğu bölgelerdi. Çoğunlukla tarımla veya bir yanı tarıma bağlı işlerle geçinen ailelerin mülkiyetindeki bu bölgelerde yerleşime uygun arazi temini geçmişe kıyasla zor olacaktı.

Tabii ki yine eski bildik uygulamalara başvuruldu, ulusal kanallarda sıkça ekranlara yansıyan güvenlik güçleri gözetiminde zeytinliklerin söküldüğü görüntüler acele kamulaştırma kararlarının sahadaki sonuçlarıydı. Kim bilir hangi gerekçeyle seçilen bir arazinin kamulaştırıldığı haberi talihsiz bahçe sahibinin telefonuna gece yarısında (mealen) “tapunuz hazineye devredildi” mesajıyla geliyordu. Bazen yerel halkın gösterdiği direnişin şiddetine göre kararların geri alındığı da olmuştu. Ancak o keşmekeş içinde hangi kamulaştırma kararının neden gerekli görüldüğü, sonra neden vazgeçildiğini anlamak da mümkün olmuyordu. Bu tür uygulamaların çetelesi tutulsa bütüncül bir perspektifte akılcı bir stratejinin izleri görülmeyecekti muhtemelen. Daha ziyade anlık kararlarla deneme yanılma usulüyle yol açmaya çalışan kör bir iradenin işareti olacaktı bu çetele.

Ne var ki şehrin çeperlerindeki bu mücadele şiddetle devam ederken şehir merkezlerinin de hesaba katılması neredeyse matematiksel bir zorunluluktu. 600 bin nüfuslu bir şehrin çeperlerine birkaç yüz bin nüfuslu deprem sitelerinden oluşan ikinci bir şehir ilave edilmesi imkansız olmasa bile maliyeti olağanüstü yüksek bir çözümdü çünkü.

Bu koşullar altında önceki uygulamalarda hiç görülmemiş şekilde bu sefer şehir merkezlerindeki meskûn bölgelerin merkezi hükümet eliyle tek seferde dönüştürülmesi için sonradan “rezerv alan” adıyla ünlenen yeni bir uygulama sihirli bir “formül” olarak ortaya çıktı. Bu yeni formül sayesinde bir taşla birkaç kuş birden vurulmuş olacaktı: böylece 1) merkezi idarenin özellikle büyük şehirlerde yürüttüğü kentsel dönüşüm süreçlerinde şehir içindeki meskûn mahallerdeki kamulaştırma kararları mahkemelerden dönmemiş olacak; 2) yine şehir merkezlerinde yüksek rant getirisi olabilecek alanlara (mesela askeri, tarım, vakıf, belediye, özel mülk arazileri) kentsel dönüşüm adı altında kestirmeden özel dönüşüm projeleri yapılabilecek; 3) ve pek tabii ki depremde yıkılan şehir merkezlerini tek elden hükümet eliyle inşa etmenin önü açılmış olacaktı.

6306 sayılı Kentsel Dönüşüm Yasası’nda yapılan değişikliklere dair medyaya yansıyan tartışmalar hızlıca taranırsa bu 3 temel konunun birbirine karıştığı görülecektir.¹⁵ Ve ilginç bir şekilde bu 3 konu içinde en az tartışılan deprem nedeniyle yıkılan şehir merkezlerinde inşa edilecek afet konutları meselesi olmuştu. Oysa bu konu acil müdahale gerektiriyordu ve hayati önemdeydi. Zaten takip eden yıl içinde Antakya, Defne, Kırıkhan, Samandağ’da hatta kısmen Malatya’da depremde yıkılan bölgelerde art arda rezerv alan kararlarını ve protestocuların eylemlerini basında sıkça görmeye başlamıştık.

Tıpkı Latife Tekin’in Berci Kritin Çöp Masalları’nda anlattığı düzenli işçiler için söylenen “muntazam” kelimesinin geçici işçiler tarafından biçilerek “muntaz” haline dönüştürülmesindeki öfkeyi hatırlatır şekilde, burada da protestocuların dilinde yasanın soğuk ve mesafeli dilindeki “rezerv alan” ifadesi sloganlarda ve afişlerde “rezerve” şekline dönüşmüştü.

Konunun hukuki geçmişine hakim olanların sıkça dile getirdiği gibi, rezerv alan uygulamasının meskûn mahalleri kapsayacak şekilde genişletilmesi sayesinde afet sonrasında da kullanılabilir hale gelen Kentsel Dönüşüm Yasası esasen afet öncesi riski azaltmak için düzenlenmiş bir yasaydı, ancak güncel durumda afetten (demek ki risk realize olduktan) sonra uygulanıyordu. Doğrudur, bu çelişkili durum nedeniyle yaşanan hak kayıpları mutlaka dile getirilmelidir. Ancak merkezi idarenin bu yeni sihirli formüle başvurmasının önemli nedenlerinden biri geçmiş afet konutu üretme modelinin pratikte sağladığı yarardan çok daha fazla zarara yol açma ihtimaliydi. Yine ilginç olan meselenin bu bağlamda pek az tartışılmış olmasıdır.

Pek az derken?

2023 Haziran ile Kasım ayları arasında dönemin bakanı Özhaseki’nin ortaya attığı “yerinde dönüşüm” modeli belki ufak bir istisna olarak görülebilir. Buna bir model demek uygun olur mu bilemiyoruz, zira meseleye kapsamlı bir çözüm sunmaktan uzak olduğu için kamuoyunda genel kabul görmemişti. Öte yandan bu değişikliği içeren maddenin mülkiyet haklarına müdahale eden ve sonuçları meçhul pek çok başka maddeyle birlikte 7456 Sayılı “Torba” Kanun kapsamında getirilmiş olması (motorlu taşıt vergisinin o yıl iki defa alınmasına ilişkin karar da bu kanundadır) sorunların en büyüğüydü muhtemelen.¹⁶

Afetin hemen ardından yapılan genel seçimlerin fırtınalı atmosferi kamuoyunda herhangi bir konuyu derinlemesine irdelemek için gereken serinkanlılığı ortadan kaldırmıştı. Afetzedenin güven kaybı, meselenin esasına temas eden noktaların cesaretle ve açıkça ortaya konamaması büyük bir sorundu. Hak sahiplerinin 7269 sayılı afet yasası kapsamında haklarından hibe ve kredi alarak vazgeçmesi bir riskti. İnşaat piyasasındaki ani şoklar ve fiyat istikrarsızlığı nedeniyle şehir merkezlerinin yarım kalmış inşaatlarla dolu bir beton ormanına dönüşme riskinden bahsediliyordu.
Üstelik geç kalınmıştı: 6 Şubat öncesinde mevcut model konusunda kapsamlı bir tartışma açılmamışken önerilen model ne olursa olsun, afetten sonra birdenbire “devlet baba”nın artık konut inşa etmeyeceğini duyurmak, hele sağlam ve kapsamlı bir politika öneriniz yoksa, göğüslenmesi güç bir zorluk olacaktı. Ve pek tabii ki Antakya, Malatya ve Kahramanmaraş gibi şehir merkezlerinde parçalı mülkiyet yapısının olduğu alanların merkezi hükümetin bizzat tek aktör olarak rol aldığı “prestij projeleri” ile ayağa kaldırılması son derece cazip bir hayal değil miydi?

Aslında “yerinde dönüşüm” modeli de afet sonrası kapsamlı bir iyileşme perspektifini ortaya koymaktan çok orta halli bir müteahhit yaklaşımına işaret ediyordu. Daha ilk bakışta sırıtan bu kavrayış yetersizliği siyasal alanda etkin bir politika üretilmesini de imkansız hale getirmişti.

Eksik ve sorunlu bir paketle sunulan “yerinde dönüşüm” veya hak sahiplerine “hibe+kredi” modeli usulca geri plana çekildi. Orta hasarlı binaların da yıkılması ve rezerv alan kararıyla merkezi idarenin inşa modeline dahil edilmesi bu süreçte sağlandı. Böylece şehir merkezlerinde giderek daha fazla genişleyen bölgelerin rezerv alan kapsamına alınması yöntemi benimsendi. Hatta bazı durumlarda az hasarlı binalar için bile “proje bütünlüğüne uymadıkları” gerekçesiyle yıkım kararı alınıyor, şehir merkezindeki boş arsaların veya az katlı aile evlerinin rezerv alana dahil edilmesi için yoğun bir ikna faaliyeti yürütülüyordu. Alternatif bir politika önerisi olmayan muhalefet siyasetçilerinin, afet koşulları nedeniyle kıpırdayamaz hale gelmiş yerel idarelerin (belediyeler) ve hatta çoğu zaman meslek odalarının bile çaresiz kaldığı bir ortamda rezerv alanların yağ lekesi gibi yayılması neredeyse kaçınılmaz bir sonuç oldu.

2024’ün Ekim ayında e-devlet üzerinden 18 ilde 255 bin civarında “yerinde dönüşüm” başvurusu alınmıştı.¹⁷ Belirlenen takvime göre inşaat ruhsat onayı için 30 Haziran 2025 son tarih olarak belirlenmişti. Ancak niyet beyanını içeren bu başvuruların önemli bir kısmında sonuca ulaşılamadığı, “ruhsat alan, hibe süreci onaylanan ve fiilen şantiyesi başlayan” bağımsız bölüm sayısının 100-110 bin bandında olduğu tahmin edilmektedir.¹⁸ Bu rakamlar doğrulanmaya muhtaç olsa da bize genel bir fikir veriyor.

Yüksek enflasyon, inşaat maliyetlerindeki artış, etkin koordinasyon eksikliği, belirsizlik ortamı, teknik ve uzman desteğindeki eksikler ve benzeri sorunlar bu modelin etkisizliğinin ana nedenleridir. Bu süreçte yerel idareler (belediyeler) şehrin afetten sonraki kaderini halkın dahil olduğu kapsayıcı bir modelle çizebilecek kurumsal kapasiteden yoksun olduğu için politika üretmekte yetersiz kalmış, hemen hemen istisnasız merkezi idareye yetkileri hevesle teslim etmişti. Ya da biraz tolerans gösterip “hevesle” demesek bile merkezi idareye karşı yerelin itirazını seslendirme ve bir politika geliştirme konusunda işlevsiz kaldıklarını söylemek gerekir. İleride kent politikalarının tarihini yazacak olanlar bu süreci mutlaka not edecektir.

Yerinde dönüşüm modeli, “rezerv alan” kararları ve Antakya’nın tarihi bölgesi gibi daha uzun vadeye bırakılan daha değerli alanlarda uygulamaya konan “riskli alan” kararları hep birlikte afetzedenin kafasını karıştıran bir belirsizlik atmosferi yaratmıştı. Unutulmamalı ki belirsizlik koşullarında yönetenin pozisyonu daima daha avantajlıdır.

Bu durumda 6 Şubat’tan sonra 7269 sayılı afet yasası yeni afet konutları için nerelerde uygulandı?

Temelde iki tür uygulamadan bahsetmek mümkün. Birincisi yeni inşa edilen köy evleri, ikincisi de şehir merkezlerinin hemen dışındaki 4-5-6 katlı deprem siteleridir. Malatya’dan yola çıkıp Gölbaşı, Pazarcık, Maraş, Nurdağı, Elbistan, İslahiye, Hassa, Kırıkhan, Antakya üzerinden Samandağ’a kadar uzanan fay hattını kara yoluyla geçerseniz iki türün örneklerini bolca görürsünüz. Tepeler, yamaçlar, vadiler ve ovalar boyunca ilerlerken irili ufaklı yerleşim birimlerinin biraz uzağında birörnek köy evlerinden veya duruma göre 4-5-6 katlı sitelerden oluşan çoğu henüz boş veya bitmeye yakın afet konutları bu geniş peyzajın tipik unsurlarından biri haline gelmiştir.

Köy evleri içinde vakayı bütün unsurlarıyla tek çerçevede özetleyen en tipik örnek belki de Malatya Akçadağ ilçesine bağlı Dedeyazı Köyü’dür. Karşı yamaçtan bakıldığında önümüzdeki geniş vadiye yüksekçe bir konumdan bakan eski Dedeyazı, 2 km kadar aşağıda yola ve sulama kanalına daha yakın yerdeki yeni deprem sitesi, hemen arkada dağın kıraç dik yüzeyinde yaralar açan taş ocağı, yamaç boyunca kıvrılarak aşağı inen şose yolun düzlüğe ulaştığı noktada yeni siteye yakın bir konumdaki beton santrali tek çerçeve içine sığar.

Karşı yamaçtan Dedeyazı’ya bakış.

Ören ve Akçadağ yolu üzerinden Dedeyazı’ya giden sapaktan bakış.

Hemen her noktada pıtrak gibi çoğalan taş ocakları ile beton santrali bir tür “lojistik zorunluluk” olarak yeni sitelerin yanına eklenmişti. Beton santrali bir süre sonra taşınacak olsa da taş ocaklarının işlemeye devam edeceklerini tahmin etmek güç değil. Yol boyunca arada deprem molozlarının yığıldığı enkaz kalıntıları da peyzajın diğer unsurlarıdır artık. Dedeyazı gibi bir köy ölçeğinde “makul” görünen bu manzaranın on binlerce konut inşaatının devam ettiği şehir merkezlerinde ve hemen çeperdeki kırsal alanda korkutucu bir kıyamet ortamı yarattığını da eklemek gerek. Hummalı inşaat süreci için gereken malzemenin en kolay yoldan masrafsız tedariki için açılan taş ocaklarının kırsal alanda neden olduğu korkunç tahribat ayrıca ele alınması gereken bir konu olduğu için bu yazı için detaylandırmadan geçelim.

Adları köy evi olsa da bu deprem siteleri Ege’de veya Trakya’da görebileceğiniz kooperatif tipi sayfiye sitelerini hatırlatıyor. İyi ama bu tür evlerin bu yörenin hayatında nasıl bir yer bulacağını kestirebiliyor muyuz?

Malatya’nın kırsalında yöre insanının kendi ihtiyaçlarına göre -çoğunlukla projesiz ve ruhsatsız – inşa ettikleri köy evleri vadi boyunca uzanan geniş kayısı bahçeleri arasında dağılmıştır.

Çoğunlukla iki katlı, altta ambar üstte yaşam alanlarının olduğu, betonarme karkaslı geniş taraçalı evlerdir bunlar. Daha eski köy yerleşimlerinde tek tük kerpiç evlere rastlansa da çoğu betonarmedir.

Hem konut hem üretim yeri olan bu evlerin çoğunda evin hemen yanında genişçe bir çalışma alanı vardır. Çünkü hasat mevsiminde bahçeden toplanan kayısının buraya kasalarla taşınması, kurutma için kayısının güneşe nazır açık bir alanda çullar üzerine yaralanmadan serilmesi, sonra toplanıp çekirdeklerinin tek tek çıkarılması, sonra tekrar serilmesi, toplanması, çulların ve kasaların yıkanması, çulların katlanması, kasaların bir yerde istiflenmesi, islim için ayrı bir düzenek kurulması gerekir. Yakınlarda bir yerde mutlaka kayısının ve çekirdeğinin yıkandığı küçük havuz olmalıdır. Öte yandan iş zamanı bölgeye gelen mevsimlik işçiler çalışma yerinin hemen yakınında kalır, zira yakıcı Temmuz sıcağına yakalanmamak için sabah gün doğmadan işe başlanır.

Kayısı işleri dışında kışlık erzak ihtiyacı için kurutulmuş meyve-sebzelerin hazırlanması, pekmez kaynatılması gibi işler de kayısı işinden sonra aynı alanlarda yapılır. Temmuz-Ağustos aylarında bölgeyi gezen herhangi biri bu işlemlerin yüzlerce bahçede ayrı ayrı yapıldığını görecektir. Malatya çevresinde hayvancılıkla uğraşanlar sayıca azalmış olsa da tek tük büyük ve küçük baş hayvan sahibi olanlar hala varlığını sürdürür. Hane içinden bir veya iki kişinin şehirde işi veya düzenli geliri olduğu için, tarımsal faaliyet ek gelir sağlamak, geniş aileye ev yapımı yerel gıda temin etmek ve belki biraz da eski görenekleri devam ettirmek için sürdürülen bir üretim şeklidir.

Bu bölgede köylerde evi olanların büyük kısmının şehir merkezinde de evleri olduğu için köylerin yaz ve kış nüfusları arasında büyük fark vardır. Son 20-30 yılda doğudaki illerin geneli nüfus kaybederken aynı illerin merkezlerinde nüfus artışının (ve buna paralel apartman tipi konut patlamasının) nedeni kırda ve merkezde sürdürülen bu ikili hayattır. Malatya merkezinin hemen dışında eski meyve bahçelerinin olduğu bölgede yükselen 10-15 katlı yüksek bloklar ve siteler (günün modası gereği rezidans deniyor bunlara) bu dönemin tipik üretimleridir. Görece düşük sermaye birikimiyle inşa edilen mahalle ölçeğindeki eski tür yap-satçılığın bir kademe üstü denebilir bunlara.

Depremin ardından köylerde hasar gören evlerin bir kısmı aynı konumda yeniden inşa edilirken pek tabii ki merkezi idareden teknik veya mali herhangi bir destek alınmamıştı. Genelde imalat kalitesi düşüktü. Kimisinin eksikleri ikinci el inşaat malzemesiyle (özellikle doğramalar ve metal işleri) peyderpey yerine uydurularak tamamlamış görünüyordu. Bazıları ise daha hızlı sonuç alacak çözümlere başvurmuştu: buldukları bir konteyneri biraz modifiye ederek yerine uydurmuş, ya da biraz daha yüksek maliyeti göze alarak hızlıca prefabrik evlerini kondurmuşlardı. Bunların yanında belli noktalarda konteyner kentlerde barınanlar da vardı. Depremden önce de kalitesi düşük olan yollar, altyapı ve yapılı çevre depremden sonra daha niteliksiz ve sorunlu hale gelmiş, gündelik hayatı sürdürmenin zorlukları artmıştı. Ancak görünen o ki hemen hiç kimse toprağından ve eski yerinden vazgeçmemişti.

Bu koşullarda köylerdeki deprem siteleri mutlaka bir kısım depremzedenin hayatını kolaylaştıracaktır, ancak büyük kısmının 2. veya 3. evi olacağını tahmin etmek zor değil. Üstelik eski köy evleri düşük nitelikli tadilat ve bozuk altyapıyla hayatını sürdürürken meskûn alanları mürekkep lekesi gibi daha geniş bir sahaya yayan, bu nedenle altyapı ve yol maliyetini (ilerideki bakım ve onarım maliyetlerini de düşünerek) artıran bu desteğin afet sonrası iyileşmeye ne ölçüde katkı sağlayacağı meçhuldür.

Bitmeye yakın afet konutlarından birini yeni teslim alan bir tanıdık bu evde ne yapacağını bilemediğini söylemişti bir sohbet esnasında, zira depremden sonraki 1.5 yıl içinde yıkılmış evini bir şekilde güç de olsa yenileyebilmişti. Şimdi bu ev nasıl kullanılabilirdi? Desteğe ihtiyacı olmadığı söylenemezdi, aksine afetten sonra evi ve çevresi için mali ve teknik desteğe, köyde ise altyapının iyileşmesine ihtiyacı vardı. Depremde sulama kanalları hasar görmüş, verimlilik düşmüştü, hatta 2025 yazında ilk defa barajlarda yeterli su kalmadığı için sulama yapılamaz hale gelmişti. 1960’larda inşa edilmiş ve bu vadiye can veren kanalların yenilenmesi, hatta belki de bu vesileyle yeni bir sulama sistemine geçilmesi gerekiyordu. Başka bir deyişle tarımsal faaliyeti afet sonrası yeniden ayağa kaldırmak ve reforme etmek için yeni bir yol haritasına ihtiyaç vardı. Ancak bu konular belirsiz bir geleceğe ertelenmiş, şimdilik destek bir köy evi formunda ulaşmıştı. Şimdi bunu almamak pek de akıllıca olmayacaktı.

Başka biri “yeni ev nasıl?” sorusuna “beğendik” cevabını vermişti. Evet, o sihirli yargı ifadesi bir defa daha son derece karmaşık bir problemin üzerini ince bir sis tabakasıyla örtme işlevini başarıyla yerine getirmişti. Değerlendirme estetik yargı düzlemine oturduğunda fikir beyanı da dekorasyon dergisi dili ve edebiyatının klişe cümlelerine yakınsıyordu kaçınılmaz olarak. Oysa onun da kafasında bu evi nasıl kullanacağına dair net bir fikir yoktu. Uzmanlar ve meslek profesyonelleri arasında katılım yöntemleri üzerine tartışmalar yürütülürken sıkça gözden kaçsa da yine de not etmek gerek: kanaat beyanı üzerine karar/analiz inşa etmenin sakıncalarına dair yüzlerce örnekten biriydi bu sohbet.

Muhtemel senaryolardan birinde köy nüfusunun çoğunluğunun afet konut sitelerinde yaşamaya başlayacağı, sadece tarımsal faaliyetler için eski köy evlerine gidecekleri düşünülebilir. Ancak alışkanlıklar, özellikle üretim aylarındaki yoğunluk düşünüldüğünde bu pek düşük bir ihtimaldir. Diğer bir ihtimal ise bu yeni sitelerin sunduğu konfor şartları sayesinde özellikle yaz aylarında uzak şehirlerden ve yurtdışından gelen akrabaların misafir etmek için iyi iş görecekleridir. 5-10 sene sonra deprem sitelerinin hali ve kullanım biçimlerine ilişkin saha araştırmaları görece daha güvenilir sonuçları gösterecektir.

Ancak böyle bir saha araştırması:

• Kullanıcı memnuniyetini ölçen anketlerle yetinmemesi,

• Evlerin aktif kullanım şekillerini not etmesi,

• Geniş bir sahaya yayılmış afet konutlarının tümü için toplu bir muhasebenin yanı sıra lokal durumları da nedenleriyle birlikte listelemesi (şu köy yakınında kullanım ile az ötedeki köydeki arasında farklar olacaktır),

• Evlerin zaman içindeki eskime durumunu ve kullanıcıların müdahalelerini kaydetmesi,

• Konutların gayri resmi yollarla el değiştirip değiştirmediğini ve kiracı oranını tespit etmesi,

halinde görece daha gerçekçi bir perspektif sunabilir.

Özetlersek, mesele afet sonrası iyileşme olarak tanımlanırsa bunun basitçe “konutlandırma” ile çözülemeyeceği anlaşılmalıdır. Sadece köy evleri için değil afet yasası kapsamında TOKİ tarafından inşa edilen ve hak sahiplerine verilen konutlar için de bu tespit geçerlidir. Barınma ihtiyacı önemlidir, ancak konut son derece spesifik, konuma ve ihtiyaçlara bağlı olarak özelleşmesi gereken bir üründür. Zaten tarih boyunca böyle olmuştur. Afetzedenin de içinde bulundukları koşullara göre bu konutlara ilişkin umutları, hayalleri ve beklentileri değişir. Saha gözlemleri bu değişkenliğe işaret eden sayısız vakayı gösterecektir.

İlk değinilmesi gereken grup afet nedeniyle evsiz kalanlardır. Birkaç senelik bekleyişin ardından teslim aldıkları konutların planlama, büyüklük, imalat kalitesi, altyapı ve burada saymakla bitiremeyeceğimiz sorunlarını dile getirdiklerinde sosyal medya mecralarında “kadir kıymet bilmezlik” ve hatta “nankörlük” ile suçlanan bu insanların ihtiyaçlarının mevcut modelle karşılanamayacağı en başından beri açıktı. Şartların getirdiği mecburiyetler olmadığı takdirde bu konutların tercih edilme oranı azdır, nitekim saha araştırmalarının çoğunda bu açıkça gözlenen bir veridir. Sözgelimi Van Depremi’nden sonra yapılan bir saha araştırmasında afet konutlarında oturanların %60’ının fırsat bulduğunda başka bir yere taşınmayı planladıkları, aynı yerde oturmayı planlayanların oranının ise %24 civarında kaldığı görülmektedir. Anketi cevaplayanlar arasında aylık kazanç yükseldikçe afet konutlarından taşınma planının yüzde yüze ulaştığı, demek ki düşük gelirlilerin bir mecburiyeti tercih olarak beyan etmeye yöneldikleri not edilmelidir.¹⁹ Üstelik bu konutların iş alanları ve sosyal donatılardan uzak olması, düşük de olsa kredi geri ödemeleri, site aidatları, genel işletme ve bakım giderleri gibi hususlar düşünüldüğünde izole edilmiş afetzedenin ekonomik koşullarına ve genel planda afet sonrası toplumsal iyileşme sürecine katkısı tartışmalıdır. Merkezi komuta kontrol sistemiyle çalışan mevcut modelin özelleşmiş şartlara cevap vermesi mümkün değildir.

Osmaniyeli bir depremzedenin 6 Şubat’ta yıkılan evinin karşılığında kendisine verilen yeni konuta dair son derece spesifik şikayetlerini bir halk buluşmasında doğrudan bakana iletmesi -güncel siyaset gündeminin polemiklerini bir yana bırakırsak- mevcut modelin arızasını gösteren örnek bir vaka olması bakımından dikkate değer görünüyor.²⁰ Dile getirilen pek çok sorun içinde “ben üç çocuğumu bu evde hangi odada yatıracağım” sorusuna operasyonun başındaki makamın da verebileceği bir cevap yoktur. Sadece üç dakika içinde itirazlarını ve sorularını özetlemeyi başaran konuşmacının ifade becerisi ve konuya hakimiyeti kuşkusuz takdirle karşılanmalıdır, ancak afetzede tarafından anlatılan sahnede yüzbinlerce hak sahibinden birinin spesifik bir lokasyonda yer alan konuta ilişkin hak kayıplarını ve taleplerini doğrudan en üst kademeye iletmek zorunda kalması sistemin çalışmadığına işaret eden bir tür “kısa devre” anı olarak okunmalıdır. Sahnenin hayret verici mantıksızlığı içinde haklı olan pek tabii ki afetzededir.

İkinci grup ise afet konutlarını maddi desteği ikame eden bir imkan olarak görenlerdir. Geçtiğimiz aylarda Antakya’da bir afetzedeyle yaptığımız bir sohbette “yerinde dönüşüm” imkanını kaçırdığını (çünkü yıkılan evi tarihi bölgede riskli alan kararı nedeniyle dondurulduğu için imar izinleri bakanlığa devredilmişti) hak sahibi olarak TOKİ afet konutlarına başvurmasında bir sakınca olup olmadığını sormuştu: afet konutunu alırsa evinin tapusu riske girer miydi? Orada oturmayı düşünüp düşünmediğini sorduğumda, oturmak için değil kiralamak için tercih edeceğini söylemişti: “devletten pek de yardım görmemişti, evet bu pek az yararı olacak bir destekti ama ne azından bunu almayı” tercih ediyordu. Başka biri ise annesinin yıkılan evi için hak sahibi olmuş, karşılığında kurada Amanos Dağları’nın eteklerindeki TOKİ sitelerinden bir ev çıkmıştı. Şehir dışında yaşayan hak sahibi ve ailesi yazın memleketi ziyaret ettiği sırada evi görmüş ve ‘beğenmiş’lerdi (yine o sihirli kelime), gelip oturmayacakları için (zaten depremden önce de Antakya’da yaşamıyorlardı) kiraya vereceklerdi. İnternetteki emlak sitelerinde Dikmece’deki TOKİ konutlarındaki kiralık ilan sayısı ile yakın çevrede afet konutları olmayan bir mahalledeki kiralık ilan sayılarını karşılaştırmak bile durum hakkında fikir vermek için yeterlidir.

İhtiyaç fazlası üretim önceki afetlerden sonra inşa edilen konutlar için de temel bir sorundur. 1999 Depremi’nin ardından Sakarya’daki afet konutlarının %20’sinin boş kaldığı, kiralananlar hesaba katıldığında daha yüksek bir oranın ihtiyaç fazlası olduğu tespit edilmişti.²¹ Kısıtlı bir kaynağın verimsiz kullanımı için tipik bir örnektir bu durum. İnşaat işi ve malzeme tedarikinin doğada yarattığı hasar (taş ocakları, beton santralleri, nakliye, enerji sarfiyatı ve diğer etkiler), şehrin geniş bir sahaya niteliksiz bir yapılaşmayla yayılması ve düşük inşaat kalitesi gibi faktörler de hesaba katılmalıdır.

Ve bu bahiste son olarak diğerlerinden daha önemli bir hususa değinirsek: afet konut politikası kurgulanış biçimiyle konutu olanın zararını yeni bir konutla tazmin etmeyi amaçlar (en az 1 konut veya işyeri), dolayısıyla afetten önce konutu olmayan ve toplumun en fazla desteğe muhtaç kesimine ulaşmayan bir destektir bu. Kiracılar için yasanın belirlediği destek afet konutuna kıyasla çok daha düşüktür. 1960’larda kırsal bölgelerde kiracılık neredeyse hiç olmadığı için orijinal kanun düzenlemesinin motivasyonu anlaşılabilir, ancak zaman geçtikçe ve afetler kentleri daha sık vurdukça manzara değişmiştir. Kent yoksulluğunun soğuk yüzünü yansıtan mülksüzlük afetle birlikte daha büyük bir felakete dönüşür. En fazla desteğe ihtiyacı olan toplumun kırılgan kesimleri bu modelde kaynak tahsisi açısından muhtemelen en mağdur kesimdir. Devlet sadece mülksüzler ve çeşitli nedenlerle konut üretim sürecini takip edemeyecek durumda olanlar için sosyal konut üretmeyi görev bilse değerlendirme kriterlerimiz çok farklı olurdu, ancak burada durum tam tersidir. Mevcut modelde görece daha avantajlı kesimlerin afet konutu için hak sahibi olması görece dezavantajlı mülksüzlerin kapsam dışında kalması bugüne kadar yine tuhaf bir şekilde çok az sorgulanmış bir konudur. Sözgelimi Antakya’da deprem öncesinde gayrimenkul değerinin en yüksek olduğu caddelerdeki konut sahiplerinin hak sahibi olması ve belki de işlerine yaramayacak ve hiç arzu etmedikleri bir konutu onlara vermek sahiden tuhaf değil midir?

Evet tuhaf ama onların büyük kısmı rezerv alan içinde değil miydi?

Merceğimizi Antakya ile sınırlı tutarsak rezerv alan haricinde 5 Nisan 2023 tarihli Cumhurbaşkanı kararnamesiyle riskli alan ilan edilen tarihi bölgedeki hak sahiplerine de afet konutu çıktı. Pek çoğunun şaşkınlıkla haberdar olduğu kura sonuçlarına göre Dikmece’de, Gülderen’de kendilerine bir konut çıkmıştı. Onların istekleri bu muydu? Kimse sormamıştı ama törenlerle konutlandırılma şansına erişmişlerdi.

Bu kapsamdakileri bir yana bırakırsak Asi’nin batısında rezerv alan kararıyla yerinde devlet eliyle yeniden inşa edilen geniş bölge yine son derece karmaşık bir konudur. Antakya’da rezerv alanda kuralar çekildikten sonra hak sahiplerinin bir kısmında ortaya çıkan hayal kırıklığı konuyu yakından takip edenler açısından sürpriz olmadı. Fakat uzaktan bakanlar için itirazlar, toplantılar, basın açıklamaları anlaşılmaz görünüyordu. Devletin bu kadar geniş bir alanda enkazı “rekor sürede” temizleyip (ama ne pahasına?), son derece çetrefilli mülkiyet problemlerini Gordion Düğümü’nü tek bir kılıç darbesiyle çözercesine halletmesi (yine ne pahasına?), binlerce konutluk siteleri hızla inşa etmesi (evet, yine o meşum soru) karşısında saygı ve şükran duymak gerekmez miydi? İtiraz eden bu hak sahipleri neden bir türlü memnun olamıyordu? Deprem nedeniyle bunca kayıp yaşanmışken hala eski ve yeni konutun yeri, oda sayısı, metrekaresi gibi konularda kıyaslamalara girişmek makul müydü? Sosyal medya dehlizlerinde “nankörlük ve kadir kıymet bilmezlik” suçlamaları eskisinden de daha pervasızca dile getirilir olmuştu. Başkalarının hayatını geçireceği konutlar, mahalleler hakkında herkesin emsalsiz kanaatlerini ve beğenilerini cümle aleme ilan etme konusunda sıtmalı bir iptilaya tutulduğu bu tuhaf çağda, o evde hayatını geçirecek olanların -velev ki afetzede olsun- ne istediği bir yere kadar önemli olabilir. Herkesi de mutlu edemeyiz sonuçta, değil mi?

Tabii, meseleye bir de şu açıdan bakmak pek az kişinin aklına geldi:

Hayatını yeniden kuracak olan afetzedenin alacağı kararlarda “yardıma muhtaç insan” konumundan çıkarak kendi kaderine hakim olması, kendi iyileşme sürecini bizzat kendisinin yönetmesi imkanı elinden alınmıştı. Şimdi önlerine alternatifsiz bir seçenek konuyordu: ya bunu seçeceksin ya da hakkını tamamen kaybedeceksin deniyordu, başka bir ihtimal yoktu. Rızaları vardı denecektir hemen. Hepsinin rızası yoktu, bir kısmının belki vardı. Sayıları, oranları bilmiyoruz. Velev ki rızaları olsun, o rıza nasıl üretilmişti? Şehir merkezinde dev bir müdahale tekeli oluşturulmuş, yerel yönetimler toplumun sesi olma işlevini yerine getirememiş, devlet kurumları şehirlilerle birlikte bir yol haritası çizmek gibi asli görevini yerine getirmektense içinden çıkılmaz bir belirsizlik ortamı yaratmış, bilgilendirme toplantıları daha ziyade bakanlık ve valilik temsilcilerinin yukarıdan aşağı ikna buluşmaları olmuştu. Bu koşullarda kim neye itiraz edebilirdi?

Böylece Antakya’nın son 70-80 yıllık geçmişi üzerinden yeni bir kadastro geçirilmiş oldu. Eski evinde 40 yıllık komşularıyla birlikte oturduğunu söyleyen bir afetzede kendisinin başka bir yere atılmış olduğunu söylüyordu mesela. Daha önce neredeyse aile apartmanı içinde yaşayan bu hanımefendi şimdi bilmem kaç yüz hanelik bir sitenin parçası haline gelmişti. Üstelik kendisine hiç sorulmamıştı. Hani evimizi yerinde yapacaktınız diyordu, zira öyle söylenmişti. “Aynı yer” derken birbirlerinden farklı şeyler anlıyorlardı demek. Bayraklar ve hamasi nutuklar arasında kendisine gösterilen yeni evin hiç de hayal ettiği gibi olmadığını söylemek zor olmalıydı.

İşin tuhafı, uygun mali ve teknik destek aldıklarında bu afetzedeler kendi konutlarını ve işyerlerini yeniden yapma imkanına sahiplerdi. Belki de bu yeniden yapım süreci onların iyileşme süreçlerinin parçası olacaktı. Pasif bir afetzede statüsünden çıkıp kendi kaderine ve kararlarına hakim olma duygusuna sahip olacaklardı. Kendi yolunu çizmeye muktedir olma hissi, sahici olsun ya da olmasın, sonuç başarılı olsun veya olmasın, iyileşmenin işaretidir zaten. Bu bölge için destek programı yeniden inşaya finansal destek, gerektiği durumlarda uzman desteği şeklinde kurgulanabilirdi. Afetzedenin karar verebildiği ve tercih yapabildiği bir senaryoda ortaya çıkan sonuca bakışı farklı olacaktı. Onu gayrimenkul piyasasının müşterisi (“nasıl yani, bu evleri beğenmiyor musunuz?” sorusunun yersizliği), ya da kötü planlanmış bir konutlandırma projesinin sonucunda kısmetine şükretmesi beklenen pasif bir muhtaç insan olarak görmek problemin asıl nedenidir.

Tabii ki sorunlar bununla sınırlı değil. Şimdi binalar bitmeye yakınken öncesi ve benzeri olmayan, hukuk diliyle söylersek henüz bir içtihat geliştirilmiş bu uygulamaya ilişkin pratikte pek çok konu belirsiz kalmaya devam ediyor. Mesela, 7269 Sayılı Afet Kanunu’nda hak sahiplerinin teslim aldıkları konut için yapacakları geri ödemenin nasıl hesaplanacağı ve ödeme koşulları (vade ve faiz oranları) bellidir. Ancak mevcut 6306 Sayılı Kanun kapsamında inşa edilen afet konutları için aynı koşullar geçerli değildir.

Öte yandan bu sefer yeni inşa edilen konutların altyapı ve peyzaj masraflarından düşülmek üzere eski konutların veya arsaların değerlemesinin yapılması gerekecektir. Kimisinin boş arsası, kimisinin az katlı aile apartmanı, kimisinin geniş bahçesi olan bu eski mahalleler tarihte eşine az rastlanmış bir gayrimenkul değerleme raporuna konu olacaktır. Bu değer hesabını yapmak üzere devlet tarafından görevlendirilen GEDAŞ’ın mucizevi bir metrik icat ederek iktisat tarihine geçmesi mümkündür pek tabii ki. Ancak takdir nasıl olursa olsun tartışmalı olacağı açıktır. İtiraz edecekler için mahkeme kapısının açık olduğu da söylenecektir mutlaka.

İyi ama kura törenlerinde gördüğümüz o dokunaklı memnuniyet tablosuna ne diyeceğiz o zaman?

Levent Ünsaldı, bir sosyoloji metninden beklenmeyecek kadar eğlenceli bir dille kaleme alınmış Burada Ne Oluyor? adlı kitabında günlük hayatımızda karşılaştığımız bir dizi sahneyi analiz etmişti.²² Çoğunlukla gündelik hayatın mikro düzeydeki etkileşimlerinde görülse de daha geniş katılımlı, mesela bir üniversitede veya siyasi bir toplantıda karşılaşabileceğimiz sahnelerde oyuncuların yazılı kuralları karşılıklı sesiz bir mutabakatla içinden dönüştürdüğü anlara tanık oluruz. Bizzat oyuncular dahil herkesin aslında ne olup bittiğini bildiği ama dile getirmediği, tam da bu nedenle sahnenin anlamının kendi içinden dönüştüğü bir ikinci kadraj daima mevcuttur. Sahnedeki veren-alan konumlarına göre kurulan dikey ilişkide katılımcılar da oyunun yazılı olmayan kuralını bilirler. Gören bir gözün bu ikinci kadrajı da dikkate alarak aslında burada ne oluyor sorusu üzerine düşünmesi gerekir. Önyargılı bir itiraz veya sahnenin katılımcılarını tümden mahkum edecek ahlakçı bir hezeyanla değil, olabildiğince soğukkanlı ama gerçekliğe ilişkin katmanlı perspektifi kaybetmeden olup biteni anlamaya çalışmak gerekir.

Törenler kurgusu gereği bir sahneyi, sahnede terennüm edilecek sözleri, alkışları, sloganları, sallanan bayrakları içeren bir çerçeve kurgular. Törenin katılımcıları da dahil oldukları çerçevenin yazılı olmayan kurallarını bilir ve sıra dışı bir vaka olmadıkça bu seremoninin öngördüğü programa iştirak ederler. Depremin birinci yıl dönümünde bu seremoniyi işlevsiz hale getiren (yine bir doğa olayı olan) kesif sis ve katılımcıların denetlenemez enerjisi sahneyi ters yüz etmeyi başarmıştı. Fakat bu tür bir kazanın tekrar etmesine nadiren müsaade edilir.

Türkiye afet sonrası iyileşme sürecini idare etmekte başarısız mı?

Türkiye afet sonrasında yeniden inşa için mobilizasyon konusunda emsallerine göre başarılı bir ülkedir. Bu sadece bizim değil, yukarıda değinildiği gibi, yurtdışından gelen saha araştırmacılarının da tespitidir. Fakat meselenin ne kadar karmaşık ve çetrefilli olduğunu ve daha önemlisi çözümün sadece “kas gücüyle” mümkün olmadığını anlamamız gerekiyor.

2005 yılında ABD’nin Florida eyaletini vuran Katrina Kasırgası’ndan sonra yaşananlara bakalım mesela. Spike Lee’nin yapımcılığını üstlendiği ve final bölümünü yönettiği “Katrina: Come Hell and High Water“²³ adlı 3 bölümlük belgesel felaketin göz göre göre gelişine, o kudretli ABD ordusunun mühendisleri tarafından inşa edilen taşkın duvarının çöküşüne, afetin hemen sonrasında yerel ve merkezi idarenin çaresiz kalışına, yağmacılar bahanesiyle sokağa inen ve silahını doğrudan afetzedeye doğrultan federal ordu birliklerine, afet sonrasında yaşanan kaosa ve aradan geçen 20 yıla bakan dikkat çekici bir panorama sunuyor. Belgeseli izlerken insanın aklına üşüşen sayısız sorunun hepsine değinmek mümkün değil kuşkusuz, ancak esas konumuz bağlamında bir tanesine işaret edelim.

Afetin vurduğu New Orleans etnik çeşitliliğiyle, canlı sokak hayatıyla, etik karışımın etkisini hissettiren yerel müziğiyle, Fransız koloni döneminin canlı izleriyle, McDonald’s ülkesinde kendine has lezzetleriyle ayrışan yerel mutfağıyla herhalde o koca ülkede Antakya’yı en fazla hatırlatan şehir olsa gerek. Ve pek tabii ki bir başka benzerlik coğrafyasının muhteşem güzelliği ve aynı zamanda kırılganlığı. Okyanus kıyısındaki bu yarımadayı belli aralıklarla depremlerin değil ama kasırgaların vurduğu gayet iyi bilinir. Zaten 2005’teki kasırga da bir gece yarısı apansız gelmemişti, aksine fırtınanın yaklaştığı haberleri televizyon kanallarında “son dakika” başlıklarıyla her saat başı duyurulmuştu. Şu iletişim çağında onca habere rağmen (veya bu sersemletici çığırtkanlığın neden olduğu hissizleşme nedeniyle) yarım milyonluk şehrin hızlıca tahliye edilmesi sağlanamayınca, hareket edemeyenler, yani en yoksullar fırtınayı evlerinde beklemek durumunda kalmıştı. New Orleans’ın taşkın riski en yüksek bölgesi de yoksul siyahların ağırlıklı olarak yaşadığı alçak bölgeydi (Lower Ninth Ward).

Belgeselin en ilginç kısımlarından biri tam da bu bölgede Brad Pitt’in (evet, o meşhur Hollywood yıldızı) öncülüğünde kurulan “Make It Right” (Doğrusunu Yapalım) Vakfı’nın girişimiyle inşa edilen konutların anlatıldığı bölüm olsa gerek. Adından anlaşılacağı üzere her açıdan “işin doğrusunu” yapmayı hedefleyen ve kar amacı gütmeyen bu vakıf Brad Pitt ile William McDonough (Graft Architects ile birlikte) 2007’nin sonlarında kurulmuştu. 2012’de pek çok şöhretin katıldığı bir galada yüklüce bir miktar bağış toplandı. Afetin vurduğu mahalleli için 150 adet güvenli, enerji verimli ve uygun fiyatlı konut inşa edilecekti. Çatılarında güneş panelleri olan evler LEED Platinum sertifikalıydı, üstelik Frank Gehry, David Adjaye ve Shigeru Ban gibi ünlü mimarlar tarafından tasarlanmıştı. Ancak evlerin teslimi üzerinden henüz birkaç yıl bile geçmeden şikayetler başlamıştı. Düşük gelirli bölge sakinleri basit tamiratla çözülemeyecek sorunları bildiriyordu: su sızıntısı, küf, çürümüş verandalar, çöken merdiven korkulukları, elektrik sorunlarından kaynaklanan yangınlar, sıhhi tesisat sorunları. Bazıları ise kötü imalattan kaynaklanan “termit istilasından” yakınıyordu.²⁴ Arka arkaya açılan davalar nedeniyle 2021’de Vakıf kayıplara karışmış, zaten yoksul olan mahalleliler bu sorunlarla baş başa kalmıştı. 2018’de evlerin durumunu yerinde görmek için mahalleyi ziyaret eden akademisyen ve araştırmacı Judith Keller o gün için bu evlerin sadece 6’sının iyi durumda olduğunu, 2 tanesinin çürüme ve küf nedeniyle yıkıldığını, pek çoğunun ise kullanılmaz halde ve boş olduğu yazmıştı.²⁵ Her ne kadar Keller bu konunun vakıflara bırakılamayacak kadar ciddi bir mesele olduğunu, bu nedenle devletin sorumluluk yüklenmesi gerektiğini iddia etse de Türkiye’deki örnekler meselenin sadece devletin müdahalesiyle de çözülemeyeceğini gösteriyor.

Belki de burada dikkat çekilmesi gereken asıl nokta başka bir yerdedir: afetzedenin kendi iyileşme sürecini bizzat kendisinin yönetmesini sağlayacak şekilde desteklemek yerine onun adına/yararına “en doğrusunu yapma” iddiasında bir sorun olabilir mi? Yüce amaçların şatafatlı bir paket içinde (tam da Amerika’ya özgü değil mi?) sunulduğunda etkileyici bir medya olayına dönüşmesi kaçınılmazdı. Fakat başlangıçtaki niyetlerin göz yaşartıcı yüceliğiyle sonucun “muhteşem başarısızlığı” arasındaki uçurum insanı dehşete düşürecek kadar büyük olmuştu. Lower Ninth Ward sakinlerinin bir kısmı kırgın olsa da yine de insaflıydı: “aslında niyet iyiydi” diyorlardı. Fakat hüsnüniyet (hele yüzeysel olduğunda) sadra şifa olmuyordu demek. “Make it Right” Vakfı örneği afet sonrasında iyileşme sürecinde anahtar teslim paket çözümlerin tıkandığı noktaları göstermesi açısından çarpıcı bir örnek vaka olarak görülebilir.

Fakat kırılgan durumdaki afetzedenin kendi iyileşme sürecini bizzat yönetmesi zor olmayacak mı?

Evet, zor olduğu kesin. Bu konuda ilginç bir örnek için başka bir belgesele bakalım.

11 Mart 2011’de Japonya’nın doğusunda Pasifik açıklarında meydana gelen Tohoku Depremi tsunamiye neden olmuş, o güne kadar görülmemiş yükseklikteki dalgalar birkaç dakika içinde kıyı şeridinde büyük hasara neden olmuştu. Okyanus kıyısındaki 24 bin nüfuslu Rikuzentakata adlı sahil kasabası da bu korkunç afette yok olan yerleşim yerlerinden biriydi. Rikuzentakata afetten önce korumasız sayılmazdı, tsunami tehlikesine karşı vadinin okyanusa açıldığı delta boyunca iki tepe arasındaki kıyı şeridinde 6.5 metre yüksekliğinde bir duvar inşa edilmişti. Ancak tsunamide dalga yüksekliği 10-12 m.’yi bulduğu için bu önlem yetersiz kalmıştı. Resmi kayıtlara göre şehirdeki binaların %80’i sular altında kalmıştı. Can kaybı ise en az 1.700’dü. ANNnewsCH adlı Youtube kanalında yayınlanan “Tsunami, 10 Years in the Rebuilding of a Town from Zero, Rikuzentakata, Japan Earthquake” adlı belgesel²⁶ kasabanın afet sonrası hikayesini 10 yıl boyunca iki farklı katmanda takip ediyor:

• Birinci katmanda yeni şehrin inşası sürecinde ortaya çıkan görüşler, farklı seçenekler, kararların alınma yöntemi ve gerekçeleri, uygulamada karşılaşılan güçlükler gösteriliyor;

• İkinci katmanda ise afette hayatını kaybeden geleneksel yemekleriyle ünlü ufak bir restoran sahibinin oğlu Kişigo’nun babasının hatırasını yaşatmak için o noodle restoranını yeniden kurma çabasına tanık oluyoruz.

Felaketten 8 ay sonra, Kasım 2011’de, şehrin nerede ve ne şekilde yeniden imar edileceğine karar vermek amacıyla yapılan halk toplantısında resmi kurumun hazırladığı yerleşim planı tartışılır. Eski kasaba Kesen Nehri’nin okyanusa döküldüğü yerdeki geniş deltaya doğru yayılmıştı, ancak şimdi o korkunç tsunaminin ardından kasabayı yine bu düzlüğe kurmak uygun olacak mıydı?
Yeni planda kasabanın bir kısmının çevredeki yamaçlara bir kısmının ise eski şehrin bulunduğu deniz seviyesine yakın düzlüğe yerleşmesi öneriliyordu. Güvenlik önlemi için tsunamiye karşı koruma duvarı 12.5 m.’ye yükseltilecekti. Ancak halk buluşmasında bazı afetzedeler sahildeki koruma duvarı ne kadar yükseltilirse yükseltilsin tekrar o düzlükte yaşamaya razı olmadıklarını söylüyordu. Yamaçlarda yeni şehrin kurulması için yeterli büyüklükte düzlük olmadığına göre ne yapılabilirdi?

Halk toplantılarında ara bir formül ortaya çıkar: sahildeki koruma duvarı yükseltilirken bir yandan da tepelerin düzleştirilmesi sırasında oluşan hafriyat kullanılarak eski kasabanın bulunduğu zeminden 10 m. yüksekte yeni bir düzlük oluşturulacaktır. Kasabanın yeni ticari merkezinin yerleşeceği bu alana high ground adı verilir. Halk toplantısında çıkan kararın hem operasyon maliyeti yüksektir (o dönemin kur oranlarına göre sadece zeminin inşa maliyetinin 1.5 milyar doların üzerinde olduğu tahmin ediliyor) hem de kurulacak yeni merkezin rağbet görmemesi halinde kısa sürede “hayalet bölgeye” dönüşme riski vardır.

Vefat eden restoran sahibinin oğlunun hikayesi (ikinci katman) tam da bu bağlamda önem kazanıyor olmalı, zira belgesel boyunca tanıklık ettiğimiz iki katmanın neden birbirini tamamladığını ancak oğul Kişigo başarıya ulaştığında anlayabiliyoruz. Afet sonrasında destek kurumunun high ground’a yerleşip dükkan açacak girişimcilere verdiği ucuz kredinin şartı en az beş girişimcinin bir araya gelmesidir. Belgeselin en kritik noktalarından biri bu şartın gerekçesi olsa gerek. Sahiden, altyapı ve kamu yapıları için milyarlarca dolar harcandıktan sonra üzerlerine konacak ufacık dükkanlara ucuz kredi vermek için şart koşulmasının nedeni nedir? Japonya’da o dükkanları bir çırpıda dikecek bir TOKİ yok muydu acaba? İlk bakışta tuhaf veya zorlayıcı görünen bu şartın ardındaki gerekçeler üzerine sakince düşünmek gerekiyor.

Eğer krediler herkese bireysel ve şartsız verilseydi, esnaf dükkanını açıp sonra iş yapamayıp kapatabilirdi. 5 dükkanın bir araya gelme şartı, ticari bir ekosistem oluşturmayı kolaylaştırıyordu. Bir dükkanın tek başına ayakta kalması zorken bir kasap, bir manav, bir sushi restoranı ve bir fırın yan yana geldiğinde, kasaba ölçeğinde bu birimlerin başarı şansı artacaktı. Dahası dükkan sahiplerinden biri devam edemediğinde, diğer 4’ü onu motive etmek (veya dükkanı devralacak birini bulmak) için çaba gösterecekti. Kredi doğrudan girişimciye verilmeseydi onların kendi ihtiyaçlarına göre biri dizi karar alma şansı olmayacaktı. Dahası koşulsuz bir krediyi kolayca gözden çıkarabilirlerdi. Modelin esas hedefi dükkanları inşa etmek değil, işleyecek ve özel koşullara göre uyarlanabilecek yaşayan bir sistem kurmaktı. Merkezi hükümetin high ground’u inşa etmek için harcadığı devasa kaynak aslında kasabanın hayatına devam etme inadı için verilmiş bir destekti. Bir altyapı yatırımıydı. Üstündeki ise afetzedenin iyileşme çabasının sonucudur.

Kasabanın ve Kişigo’nun hikayesi kuşkusuz pembe bir tabloyla bitmiyor, ancak zor koşullar altında belki de olası en anlamlı yeniden ayağa kalkma hikayelerinden biridir. Belgeselin mesajı tam da bu olsa gerek: Kişigo’nun yeni yerinde eski müdavimlerin hatırladığı o menüyle restoranı kurmayı başarması, açılış günü mekanın buruk bir neşeyle dolması felaket sonrası kasabanın hem fiziksel hem de sosyal iyileşmesinin sembolik bir ifadesidir.

Hikaye güzel ama Japon insanı için geçerli olan, Türk insanı için ne kadar geçerli olabilir? Bir kere adamlar…

“Türk toplumunun başka toplumlara benzemezliği” efsanesi tam da böyle kritik anlarda devreye giren ve bizi düşünmekten alıkoyan, sıklıkla da fikir ve argüman üretmesi gereken ama bu görevi yerine getirmekten aciz olanların sığındığı bir tür doxa, başka bir deyişle pek az sorgulanan bir klişedir. Ülkenin epitopu 60-70 yıllık geçmişi olan afet konut politikasında aksayan asıl meseleyi konuşmamak için bu tür temelsiz gerekçeleri bahane olarak sunmak düşündürücü bir kudretsizlik işaretidir.

Hazır yeri gelmişken, 1960 öncesinde bu ülkede afetler karşısında bir politika var mıydı?

Modern döneme ait en belirgin uygulama 19. yy. ikinci yarısından itibaren özellikle İstanbul’da uygulanan yangınlarla yok olan mahallelerin dönüştürülmesidir. Bugün daha çok deprem tehdidi konuşulsa da 100 yıl öncesine kadar şehrin kaderini etkileyen yangınlar da en az deprem kadar büyük bir tehditti. 19. yy.’dan itibaren şehrin hızla artan nüfusu, artan ekonomik etkinlik geleneksel şehir dokusunun da yeniden düzenlenmesi ihtiyacını dayatıyordu. İşte tam da aynı dönemde yangınlarla tahrip olan çoğunlukla ahşap konutlardan oluşan geleneksel dokunun yeniden düzenlenmesi için bu afetlerin bir fırsat olarak değerlendirilmesi gündeme geldi. Bütüncül bir plan olmadan devam eden bu dönüşüm sürecinde tarihi yarımadanın bir kısmı, Murat Güvenç’in benzetmesiyle, “kilim deseni” gibi parçalar halinde yeniden düzenlenmişti.

İlhan Tekeli’nin ülkenin şehircilik tarihinde “utangaç modernizm” dönemi olarak tanımladığı bu süreçte dünyanın pek çok büyük şehrinde örnekleri görülen büyük yıkım ve yeniden inşa süreçleri yerine daha alçakgönüllü bir yöntem seçilmişti. Yangın yerinin büyüklüğü, yanan mahallenin konumu ve prestiji gibi faktörler idarenin yaklaşımını belirliyordu. Yangın yeri büyük ve şehrin önemli bir yerindeyse bu bölgenin yeniden düzenlenmesi yakın çevrede yanmamış bölgeleri de içeren kapsamlı bir ıslah çalışmasının konusu haline geliyordu. Yangın küçükse yol genişletme çalışmaları yapılarak kentsel dokunun ilgili bölümü için kısmi çözümler getiriliyordu. Zeynep Çelik bu süreçte 1856 Aksaray ve 1865 Hocapaşa yangınlarının tarihi yarımadanın yeniden şekillenmesinde önemli dönüm noktaları olduğunu belirtir.²⁷

Yeniden imar sürecinde iki usul ortaya çıkmıştır: yol genişletmesi (tesvi-i tarik) ve tarla usulü. Yol genişletmesi imar uygulamalarında bugüne kadar devam eden bilinen bir yöntemdir, yol izinin radikal bir değişiklik olmadan genişletilmesi ve yeniden düzenlenmesi esasına dayanan bu yöntemde geleneksel dokuda radikal bir değişiklik olmuyor, sadece mülk sahipleri yol tarafında arsalarından bir miktar terk ederek bulundukları konumda yeni evlerini yeni imar nizamına göre inşa ediyordu. Öte yandan tarla usulü daha radikal bir dönüşüm önerisiydi. Bugünlerin haşin ve doyumsuz müdahaleciliğiyle kıyaslandığında yine de mütevazı kalan bu yöntemde yangın yeri bir tarla gibi ele alınıyor ve yeni parsel nizamı gridal bir organizasyona göre yeniden dağıtılıyordu. Bu süreçte yol ve resmi kurumların yapıları (okul, karakol vb.) için de belli bir pay bırakılıyordu. Yol genişletme ve resmi yapılar için mülk sahiplerinin terk etmesi gereken bir yüzde (%10 ile %25 arasında değişen oranlar) için istimlak bedeli talep edilemiyordu.

Ancak yeni imar düzeninde parsel inşaat yapılamayacak kadar küçüldüğü takdirde mülk sahibine istimlak bedeli ödeniyordu. Tarla usulü şehrin modernizasyonu ve yeni yol ağına kavuşması gerektiğine inananlar için tercih edilen bir modeldi. Zamanına göre bu radikal yöntemde bile yeni imar edilecek mahallelerde inşaat işleri baştan resmi bir kurum tekeline alınmış değildi. Yeni yapılar için malzeme, yol nizamına uyma ve teknik kısıtlar getiriliyordu. Mülk sahipleri için dağıtılan yeni parsel nizamına göre belirlenen teknik standartlara uyularak yeni binaların inşasına izin veriliyordu. Mesela bugün bile geleneksel dokuda örneklerini gördüğümüz yangın duvarları o dönemin şartlarından biridir.

Bazı yapılar için toplanan yardım kapsamında hayır kurumları yeni binaları inşa ederek afetzedelere dağıtıyordu ancak bu son derece kısıtlı bir uygulamaydı. Bu daha çok mülk sahiplerinin organizasyonuyla yürütülen bir süreçti.

Günümüzdeki afet sonrası uygulamalarla o günkü uygulamalar arasındaki kritik fark tam da bu noktadadır. Tarla usulünde hamur haline getirilerek bütünleştirilen kent toprağı yol hatları ve kamusal alanlar belirlendikten sonra yeniden ölçeklendirilmiş müdahale birimlerine bölünerek dağıtılıyordu. Bu yeniden dönüşüm için etkili ve olumlu sonuç veren bir çözümdü: yerel inşaat piyasanın yeniden canlanmasına imkan veren, farklı tercihlere göre uyarlanabilecek bu birimler modernleşen ama yine de organik bir kent dokusunun oluşmasında kritik bir rol oynamıştır. Bugün tarihi İstanbul denen mahallelerin önemli bir kısmı bu süreçte inşa edilmiştir.

Kuşkusuz bugün aynen uygulanması için değil ama konuyu yeniden düşünmek için ilham veren ve geçmişte defalarca olumlu sonuç vermiş bir uygulama modelidir bu.

Benzer bir durum Antakya için de geçerlidir. 6 Şubat 2023’ten önce Antakya’yı yerle bir eden son büyük deprem 22 Mart 1872’de olmuştu. Bu büyük afetin sonuçlarına dair bize ulaşan nadir kayıtlardan biri (görsel kayıt hiç yok) Antakya Piyer ve Paul Ortodoks Kilisesi’nin görevlisi Cercis Keleş’e ait. Keleş hasarın kapsamını tarif ederken Antakya’daki evlerin 1/3’nün yerle bir olduğunu, 1/3’ünün oturulmaz hale geldiğini, 1/3’ünün ise çökebilecek durumda olduğunu not etmiş.²⁸ Farklı kaynaklarda 20-25 bin arasında nüfusu olduğu söylenen şehirde can kaybının 600 ila 1000 kişi arasında olduğu tahmin ediliyor. Bu kayıp oranı ve hasar durumu dikkate alınırsa yaşanan afetin etkisi yaklaşık olarak 6 Şubat’ta yaşananın bir benzeri olmalı.

Depremden sonraki döneme ait erişebildiğimiz en erken kayıtlardan biri II. Abdülhamit dönemine ait Yıldız Albümleri’dir. Antakya, o dönemde Osmanlı idari taksimatında Halep Vilayeti’ne bağlı bir sancak merkeziydi. Yıldız Albümleri’nde “müstakil” bir Antakya albümünden ziyade, genellikle Halep Vilayeti Albümleri içerisinde Antakya fotoğraflarına rastlanır. Kaba bir tahminle bu fotoğrafların 1880 sonrasına ait olduğu, tolerans payı bırakırsak tarih aralığının 1890’ların ortalarına kadar uzatılabileceği söylenebilir.

Fotoğraflardan gördüğümüz kadarıyla Antakyalılar 15-20 yıl içinde yaşadıkları korkunç afetin izlerini silmekle kalmamış sokaklarında merakla dolaşacağınız bir şehri yeniden var etmeyi başarmıştı.

Peki ama bunu nasıl başarmışlardı? Yıkılan bina sayısı azdı denebilir, ama ona bakarsak inşa edecek insan da azdı. Üstelik bugün sahip olduğumuz araç gereç, ulaşım, nakliye ve enerji kullanım imkanları da yoktu. Daha somut konuşursak, vinç, kamyon, buldozer yoktu. Motorlu taşıtlar bir yana şehirde elektrik yoktu (elektrik şebekesi 1920’lerin sonlarında kurulmuştu). Malzeme son derece kısıtlı ve iktisadi faaliyet de bugünle kıyaslanamayacak kadar dardı. Teknik bilgi açısından bakarsak, şehirde belki de mektepli mühendis ve mimar da yoktu. Şehir plancısı zaten olamazdı, zira o tarihlerde böyle bir meslek eğitiminin tanımı dahi yapılmamıştı. O “yokluk” içinde Antakya kendini nasıl yeniden var edebilmişti?

Günümüz modern şehrinin altyapı ihtiyacının 100-150 yıl öncesine kıyasla çok daha karmaşık olduğu açıktır. Buna rağmen devletin öncelikle altyapının yeniden işler hale gelmesine odaklanmak yerine dev bir taahhüt organizasyonu gibi bireysel konut üretimine geçmesi akıl almaz bir durum değil midir? 455 bin konutun tamamlandığı ve teslim edildiği söylenirken, bugün mesela Antakya’da yolların durumu, yaygın elektrik kesintileri, kanalizasyon şebekesi sorunları ve daha sayamayacağımız sayısız altyapı sorunu devam ediyor. Tam da bu nedenle devletin ve yerel idarenin önceliği şehrin ortak hizmetlerini hızla yeniden işler hale getirmek, bu zemin üzerinde şehirliler için ortak iyileşme perspektifiyle destek imkanı sunmak olmalıdır.

İyi ama zaten maddi sıkıntı içindeki afetzede bu sürecin maliyetini nasıl karşılayacak?

Beki de bu soruyu yeniden şu şekilde formüle etmek gerek: devletin kaynağını taahhüt firmalarına toplu olarak vermek mi daha verimlidir, yoksa şartlara bağlı destek programları kapsamında dağıtmak mı?

Paranın sonuçta belli bir üretim ve ticaret sisteminde iktisadi faaliyetin işlemesini sağlayan araç olduğunu düşünürsek öncelikli sorunun bu olmadığı açıktır. Kamu maliyesinin konusu haline geldiğinde teslim edilen ürün karşılığında ödenecek bedel bir iktisat problemi olacaktır. Fakat konuya bir organizasyon problemi olarak bakıldığında bakış açımız da değişir. Asıl kritik fark 1) merkezi komuta kontrol sistemiyle çalışan karar alma sistemi ile 2) dağıtık karar alma sistemi arasındadır.²⁹ Bu iki organizasyon ve kaynak kullanım modeli arasında tercih yaparken paralı veya parasız işlem modelleri içinde hangisinin daha işlevsel olacağı teknik bir konudur.

Şayet verdiğiniz kredi yerelde iş yapacak ustalar, malzeme tedarikçileri ve onlarla ilişki içindeki diğer hizmet verenler arasında dağılıyorsa ve bu da son tahlilde yerel ekonominin canlanmasını sağlıyorsa organizasyonun para gibi bir araçla çalışmasında sakınca olmayabilir. Para olmasa mübadeleyi sağlayacak aracı bir birim tarih boyunca daima icat edilmiştir. Tekrar edersek: temel fark iki tür organizasyon arasındadır.

Biri merkezi kontrol sistemiyle çalışan modeldir. Bazen devlet girişimi halindedir bazen de devlet-özel sektör uzlaşmasına dayanır (bugün yürürlükte olan model). Büyük bir kaynağın merkeze tahsis edilmesi ve tek elden yönetilmesiyle işler. Temelde fabrika tipi üretim modelini kopyalar, bazen de fabrika modelinin bir versiyonudur. Devasa kaynakların tek merkezde toplanması ve dizginsiz bir operasyonu sahada engelsiz bir şekilde yürütme imkanının tanınmasıyla mümkündür.

Diğeri ise şartlar elverdiği ölçüde dağıtık karar alma sistemiyle çalışan modeldir. Birinci modelin şehirleri yok ettiğini, verimsiz sonuçlar ürettiğini, vahim bir kaynak israfına yol açtığını gösteren pek çok kanıtımız var. Diğerinin kıyaslanamayacak kadar işlevsel olduğunu anlamak içinse tarihe bakmak yeterli. Belki de eski hükümranlıkların üretim ve karar alma/uygulama kapasitelerinin düşüklüğü şehirlerin dağıtık karar alma modellerine göre biçimlenmelerini sağlayan kritik faktör olmuştu. Sebebi ne olursa olsun şehirlerin kompleks yapısı ve şehre özgü yaratıcılık ancak bu tür bir modelle mümkün olabilir.

Merkezi müdahale modelinde meslek uzmanlarının daha etkin katılımı ile değinilen sorunlar giderilemez miydi?

Uzmanlar ve meslek profesyonelleri açısından bu soru eleştirilerin toplandığı esas sancılı noktadır. Mesleklere göre çözüm önerisinde farklar olsa da genel tema benzerdir: uzmanlara yetki verilseydi sorun çok daha iyi bir şekilde çözülürdü.

Tecrübelerimiz bize tersini gösteriyor olsa da elimizdeki kaynakların tümünü tahsis ettiğimiz merkezi bir güç tekelinin daha verimli sonuçlar üreteceğine duyduğumuz imanda hiç azalma olmuyor nedense. Daha çok o merkezdeki güç ve müdahale tekelini kimin veya kimlerin yönetmesinin uygun olacağını tartışıyoruz. Liyakat tartışması tam da bu noktada devreye giriyor.

Bugün 11 ilde sayısını kimsenin bilmediği kadar şantiye akıl durduracak kaynakların tahsis edildiği bir gayrimenkul operasyonunun tek adresi haline gelmiş durumda. Öte yanda ise kent kimliği, tarihi miras gibi soyut kavramlardan ve konut seferberliğinin ekolojik etkilerinden bahis açan sivil toplum ve meslek odaları duruyor. Evet, bunlar kısmen haklı eleştiriler ama somut bir alternatif olarak ne öneriyoruz? TOKİ’nin alternatifi “mühendisli ve mimarlı” TOKİ mi? İyi ama onlar zaten kendi kapalı devreleri içinde mühendisler, şehir plancıları ve mimarlarla çalışıyorlar, o uzmanları değil de sizi aralarına davet ettiklerinde sorun çözülecek mi?

Bazı jeologlara bakılırsa şehirlerin yerleşim yerleri kendilerine sorularak belirlenmelidir. Halkta “deprem bilinci” oluşturma gayesiyle sahne alıp sözün şehvetine kapıldıklarında şehirlerin yeri ve kurgusuna kadar her konuda hüküm verme menziline bir çırpıda varan ihtiraslı konuşmacılar bu konuların halka bırakılamayacak kadar hassas olduğunu söyleyebilmektedir. Oysa zemin durumu yerleşilebilirlik ve direnç bakımından dikkate alınması gereken faktörlerden biridir sadece.

Mühendislerin büyük kısmı bu tartışmaları bıyık altından gülerek biraz uzaktan takip ederler. Zira konu hesap kitap aşamasına geldiğinde adresin kaçınılmaz olarak kendileri olacağından emindirler. Uzun tartışmalara girmek yorucu ve manasız bir çaba olacaktır. Çoğu için konu temelde teknik bir meseledir.

Peki mimarlar? İstisnalar bir yana bırakılırsa mimarların afet sonrası yeniden inşa sürecini esasen bir tür “tasarım problemi” olarak gördükleri söylenebilir. Yazılanlar ve söylenenler hızlıca tarandığında eleştirilerin yoğunlaştığı nokta konut siteleri “bu şekilde değil de şu şekilde tasarlansaydı” diye özetlenebilir. Yüzeysel bir “tasarım özgürlüğü” ve “mimari nitelik” tartışması çoğunlukla meselenin hakkıyla tartışılmasının önüne geçer.

Oysa bu konuda en hassas olması gereken meslek grubu mimarlar olmalıdır. Meslek tanımı gereği mimar, fabrikasyon üretime sokulamayacak, bağlama göre şekillenen, tek seferlik bir ürünün ihtiyaca cevap verecek şekilde biçimlenmesini sağlamakla görevlidir. Görece daha kompleks bir üretim süreci olsa da esasen geleneksel terziliğe benzer bir hizmet sunar. Modern çağda, özellikle son yüzyıl içinde benzeri ustalıklar gibi marjinal hale gelmemiş ve dönüşerek bir şekilde varlığını sürdürmüş olmasının -şimdi burada ele alamayacağımız- özel nedenleri olsa gerek. İster mimar ister yapı ustalığı diyelim, bu mesleğin sorumluluk kapsamı tarih boyunca koşullara ve gerçek insanların tanımladığı somut ihtiyaçlara göre şekillenmiştir. Standart konut üretimi konusunda son yüzyılda yapılan sayısız spekülasyon ve yakın dönemde gayrimenkul geliştiricilerin getirdiği yeni ölçekler ve manipüle edilmiş yapay piyasa talepleri bu eski tanımları aşındırmış görünse de temelde model basittir. Mimar somut bir kullanıcının taleplerine göre çalışır. Cebinde mucizevi reçeteler taşıyan mimar modeline kıyasla bunun ziyadesiyle alçakgönüllü bir konum olduğu açık. Ancak depremden sonra karşılaştığım, fikirlerini dinlediğim pek çok kişi arasında en ürkütücü olanların karmaşık sorunlar için kolay çözümler öneren ve çoğu da teknik çözümlerin yaratacağı naif ütopyalara inanan uzmanlar olduğunu söylemem gerek.

Muhtemel sonuçların pek de farkında olmadığımız için kolayca avlandığımız boş hayal şu olsa gerek: icat ettiğimiz soylu gerekçelere dayanarak zaten biliyor olduğumuz doğruların şansa, şu veya bu kişinin insafına bırakılması yerine masa başında ikna ettiğimiz şu kudretli kişilerle hayata geçirilmesinde ne sakınca olabilir? Çoğu zaman dert kaynağı gibi görünen işvereni, yani karşımızda olması gereken muhatabı aradan çıkarmak gibi naif bir hayalimiz vardır belki de. Tıpkı şu baş belası hastaların olmadığı bir hastane hayal eden bir hekim gibi. Fakat bu tutkulu arzuların sonunda parlak bir sonuç beklerken karşımızda işveren olarak X kurumunun şu veya bu daire başkanını buluruz. Hesabın ona verilmesi gerekecektir.

Geçtiğimiz aylarda hükümetin müjdesini verdiği 500 bin sosyal konutu da bu bağlamda düşünmek gerekmez mi? Deprem bölgesinde inşaatlar biterken o geniş sahada seferber edilen üretim organizasyonuna yeni hedefler koymak pek de “akıllıca” bir hamle değil mi? Mimarların bu konuda söyleyecek sözü, sunacakları bir strateji var mı?

Sonuç? Ne yapmalı?

Böylece baştaki soruya tekrar dönmüş oluyoruz. Evet, ülkenin bugün eriştiği kentleşme seviyesinde devlet mevcut yöntemlerle afet konutu yapmaya devam etmeli midir? Kırsal nüfus oranının çok daha yüksek olduğu, yerleşimlerin dağınık ve inşaat malzemesine erişim imkanlarının çok daha kısıtlı olduğu 70’lerde bile kaynakların verimsiz bir şekilde kullanıldığına işaret eden raporlar elimizdeyken, bugün hala bu modelde ısrar edilmesi ne kadar doğrudur?

Köklü bir reforma ve yeni bir kavrayışa ihtiyacımız olduğu açık. Büyük şehirleri vuracak etki alanı büyük bir afetin ardından 1959 tarihli yasanın pratikte işlevsiz kalacağını tahmin etmek için kâhin olmaya gerek yok. Böyle bir durumda yine kentsel dönüşüm yasasının sihirli “rezerv alan” formülü devreye girecektir. Adıyla pratikteki uygulama arasında hiçbir ilişki olmayan bu garabetin neden olacağı sosyal gerilimleri tartışmak bile lüzumsuz görünüyor.

Afetlerin etki edemeyeceği şehirler inşa edelim diyorsak, insanlık tarihi bunun imkansızlığına işaret eden sayısız örnekle doludur. Kısa veya uzun vadede her büyük yerleşim yerinin büyük bir afetle (deprem, yangın, sel, kasırga, kuraklık vb.) sınanacağı neredeyse kesindir. Risk azaltmak genel stratejinin bir yönüyse diğer yönü afet sonrası iyileşme sürecine ilişkin olmalıdır.

İyileşme için iki katmanlı bir strateji izlenmelidir: birincisi şehrin ortak alanları ve altyapısının afet sonrasında hızla yeniden işler hale gelmesini sağlayacak yerel planlama organizasyonlarının kurgulanmasına yönelik olmalıdır, ikincisi ise afetzedenin yeniden hayata tutunmasını sağlayacak finansal ve teknik destek modelleridir. Dünyada ve kendi tarihimizde bu modellerin pek çok örneği vardır.

Mülksüzler ve kendi sürecini yönetemeyecek durumda olanlar için şartlara ve taleplere göre uyarlanabilecek sosyal konut modelleri geliştirilmelidir.

DASK sistemi kaldırılmayacaksa işleyen bir model haline getirilmesi gereklidir. Bu model yeniden kurgulanırken 1) risk azaltmaya yönelik imar faaliyeti için finansman sağlanması, 2) yapının mimarlık-mühendislik açısından risk seviyesine göre derecelendirilmesi ve primlerin buna göre belirlenmesi, 3) dolayısıyla kullanıcıların risk azaltmaya teşvik edilmesi, 4) bu sayede yapı kontrolü için daha gelişmiş modeller önerilmesi, ve benzeri hedefler gözetilmelidir.

Ve son olarak, 1959 tarihli afet yasasının ve 2012 tarihli kentsel dönüşüm yasasının yukarıda belirtilen kapsamda köklü bir reformla değiştirilmesi gereklidir.

  1. George Orwell, Looking Back on the Spanish War, 1942, Bölüm IV. “”Hayatımın erken dönemlerinde, gazetelerde hiçbir olayın asla doğru bir şekilde aktarılmadığını fark etmiştim; ancak İspanya’da ilk kez, gerçeklerle hiçbir ilişkisi olmayan —sıradan bir yalanın ima ettiği türden bir çarpıtmayı bile barındırmayan— gazete haberleri gördüm. Hiçbir çatışmanın olmadığı yerlerde büyük muharebelerin haberleştirildiğini, yüzlerce insanın öldürüldüğü durumların ise tam bir sessizlikle geçiştirildiğini gördüm. Cesurca savaşan birliklerin korkak ve hain olarak yaftalandığını, tek bir kurşun dahi atmamış olanların ise hayali zaferlerin kahramanları olarak alkışlandığını gördüm; dahası Londra’daki gazetelerin bu yalanları pazarladığını ve hevesli entelektüellerin, aslında hiç yaşanmamış olaylar üzerine duygusal spekülasyonlar inşa ettiklerini gördüm. Aslında tarihin, ne olduğu üzerinden değil, çeşitli ‘parti çizgileri’ uyarınca ne olması gerektiği üzerinden yazıldığına şahit oldum.”
    Link: https://www.orwellfoundation.com/the-orwell-foundation/orwell/essays-and-other-works/looking-back-on-the-spanish-war/
  2. Murat Balamir, Depremzedelerin Konutlandırılmasında Sorunlar, Planlama, sayı:4, 2001, ss: 4-10 Link: https://www.spo.org.tr/resimler/ekler/a9aeddfc689c1d0_ek.pdf Bu makale afet konut politikasına pek az rastlanır fikirlerin tartışıldığı nadir çalışmalardan biridir.
  3. Kaynak: World Bank Data
    Link: https://data.worldbank.org/indicator/SP.URB.TOTL.IN.ZS?contextual=default&locations=TR
  4. Kaynak: 20 İlkteşrin 1935 Genel Nüfus Sayımı. Devlet İstatistik Enstitüsü.
    Link: https://kutuphane.tuik.gov.tr/pdf/0015557.pdf
  5. Berna Baradan, Review of Literature for the Concept of Post-Disaster Housing in Turkey, Gazi University Journal of Science, 21(2), ss:43-49.
  6. Mimarlık Dergisi 153. Sayı, 1977. Ss:21-60 arası makaleler.
    Link: http://www.mimarlikdergisi.com/index.cfm?sayfa=mimarlik&DergiSayi=206
  7. William A. Mitchell, Reconstruction After Disaster: The Gediz Earthquake of 1970, Geographical Review, 66(3), ss: 296-313. Ayrıca afet sonrası yardım çalışmalarına ilişkin kapsamlı bir kaynak taramasına yer verilen Yusuf Güner’in Gediz Depreminde Yürütülen İnsani Yardım Çalışmalarının Afet Yönetimi Bağlamında Değerlendirilmesi başlıklı makalesine bakılabilir. Toplum Ekonomi ve Yönetim Dergisi, 3(2), ss: 121-150.
  8. Frances D’Souza, Recovery Folllowing the Gediz Earthquake: A Study of Four Villages in Western Turkey, Disasters, 10(1), ss:35-52.
  9. 17 Ağustos 1999 Marmara Depremi’nin 3. yılında yapılanların toplu bir muhasebesinin tutulduğu Mimarlık Dergisi’nin 307, 308, 309, 310 no’lu sayılardaki ilgili makalelerin taranması güncel sorunlara ışık tutmak açısından önemli görünüyor. Kadri Atabaş, Murat Balamir, Baykan Günay, Oktay Ekinci, Selda Gümüşdoğrayan, Adil Hakyemez, Mine Karataş, ve Semra Teber, Güven Erten, Yücel Gürsel, Erol Kulaksızoğlu’nun söyleşi ve makalelerine bakılabilir.
    Ayrıca, Mine Akyol, “Sakarya’da 17 Ağustos 1999 Depremi Sonrasında Kurulan Yeni Yerleşim Alanları” başlıklı yüksek lisans tezi, Sakarya Üniversitesi, 2008. Ve Mustafa Güven Erten, Property problems in post-earthquake urban redevelopment process: A case study in city of Adapazarı, yayınlanmamış y. lisans tezi, ODTÜ, Şehir Bölge Planlama Bölümü, 2004.
  10. 2000 yılı Genel Nüfus Sayımı ile 2024 yılı Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi (ADNKS) verilerine göre Kocaeli’nin nüfusu %76, Sakarya’nın %46, Düzce’nin ise %31 arttığı görülüyor. Ancak aynı dönemde sonraki yıllarda gerçekleşen depremlerde hasar alan Malatya (%12), Adıyaman (%2), Erzincan (%24) gibi iller nüfus kaybı yaşamıştı. Tabii aynı dönem için şehir merkezi ve kır nüfus değişimlerine de bakılmalıdır.
  11. Bu içerikteki demeçler ve sosyal medya paylaşımları için çok sayıda örnek bulunabilir. Bir örnek Yılmaz Tunç’un 8 Nisan 2023 tarihli X paylaşımından: “TOKİ, 2011 Van depremi sonrası 10 aylık rekor sürede 18 bin kalıcı konutu tamamlayıp teslim etmişti. Köylerle birlikte Van’da toplam 26 bin deprem konutu inşa edildi. Milletçe Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde başardık, yine başaracağız.”
    Link: https://x.com/yilmaztunc/status/1628496872649236482
  12. Örnek bir haber için T24 haber sitesi, 23 Ekim 2012: “Van’da bugün toplam 15 bin 341 konutun yanı sıra 27 okul ve 24 cami 10 ticaret merkezi ve 13 büfeden oluşan tesisler hizmete açıldı.”
    Link: https://t24.com.tr/haber/birinci-yilinda-van-depremi,215842
  13. Kaynak Anadolu Ajansı: “Cumhurbaşkanı Yardımcısı Yılmaz: Depremin yaralarını devlet ve millet olarak hep birlikte saracağız”
    Link: https://www.aa.com.tr/tr/asrin-felaketi/cumhurbaskani-yardimcisi-yilmaz-depremin-yaralarini-devlet-ve-millet-olarak-hep-birlikte-saracagiz/2933710
  14. T.C. Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı: Kahramanmaraş ve Hatay Depremleri Yeniden İmar ve Gelişme Raporu (2024).
    Link: https://www.sbb.gov.tr/kahramanmaras-ve-hatay-depremleri-yeniden-imar-ve-gelisme-raporu/
  15. Dönemin bakanı Mehmet Özhaseki’nin bu konuları ustalıkla birbirine karıştırarak yaptığı savunma için iyi bir örnek 28 Kasım 2023 tarihinde CNN Turk’te Dicle Canova ile Özel Röportaj programının kaydıdır. “Dönüşümde rezerv alanı tartışması! Bakan Özhaseki, CNN TÜRK’te: İlan edilen yerler boş kamu arazileri”
    Link: https://www.dailymotion.com/video/x8q14vg
    Aynı günlerde bu yasa değişikliği hakkında aynı argümanları yine ustaca birbirine karıştıran uzman görüşlerinden biri de AA’da 21 Aralık 2023’te yayınlanan Prof. Dr. Gürsel Öngören’le yapılan mülakat olabilir: “Kentsel dönüşüm, kanunda yapılan yeni düzenlemelerle hızlanacak”
    Link: https://www.aa.com.tr/tr/gundem/kentsel-donusum-kanunda-yapilan-yeni-duzenlemelerle-hizlanacak/3088626
  16. Resmi Gazete’de yayınlanan ilgili kanunun 25.-26. Maddelerine bakılabilir. Ya da daha kestirme bir yoldan fikir edinmek için Bakanlığın resmi web sitesinde yerinde dönüşüm modeline dair bölüm okunabilir.
    Link: https://yerindedonusum.csb.gov.tr/sss
  17. AA haberi, 19 Ekim 2024: Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığınca, afetlerden etkilenen 18 ildeki devam eden “Yerinde Dönüşüm” desteğine e-Devlet üzerinden bugüne kadar 255 bin aktif başvuru alındı. Link: https://www.aa.com.tr/tr/asrin-felaketi/yerinde-donusume-255-bin-basvuru-yapildi/3367118
  18. Kaynak Dünya Gazetesi, 13 Aralık 2025: Bakan Kurum’dan ‘Yerinde Dönüşüm Projesi’ açıklaması,
    Link: https://www.dunya.com/sektorler/emlak/bakan-kurumdan-yerinde-donusum-projesi-aciklamasi-haberi-807279
  19. Yekbün Özaydın, 2011 Van Depremleri Sonrası Kalıcı Afet Konutlarındaki Yaşam Koşulları Üzerine Sosyolojik Bir Araştırma, yayınlanmamış y. lisans tezi, Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Sosyoloji Anabilim Dalı, 2017 s:104 vd.
  20. Depremzedenin üç dakikalık konuşması için Halktv YouTube kanalı, 6 Şubat 2025 tarihli paylaşım.
    Link: https://www.youtube.com/watch?v=9O1XkO2mVQw
  21. Güven Erten, Deprem Konutlarının Tasarım ve Planlama Kültürümüzdeki Yeri Nedir?, Mimarlık Dergisi no:309, Ocak 2003. İşin tuhafı kamulaştırılan alanların bir kısmı atıl kalmış, konut sitelerinin hemen berisinde kurulan iş merkezleri de verimli bir şekilde çalışmamıştır.
  22. Levent Ünsaldı, Burada Ne Oluyor? Türkiye’de Etkileşimlerin Ekolojisi Üzerine Bir Deneme, Kasım 2020, Ankara. Kitabın özellikle “Muvazaa” başlıklı VII. Bölümü yukarıda bahsedilen bağlamda önemli görünüyor. Hukuki bir terim olan muvazaa tarafların üçüncü bir kişiyi zarara uğratacak şekilde danışıklı bir anlaşmaya gitmesi demektir. Ancak Ünsaldı burada somut bir üçüncü tarafın olmadığı, ancak tarafların katıldıkları danışıklı işin sahteliğinin farkında olduğu pek çok duruma işaret ederek bu al-ver işini analiz eder. Sonucu baştan belli bir doktora tez jürisi mesela bu sahneyi bizzat oyuncuları tarafından dönüştüren ikinci bir çerçeve kurar. Aslında olup biteni herkes bilmektedir, ancak yine de oyuncular sahnenin asgari gerekliliklerini yerine getirerek jürinin gerçek anlamını değiştirmiştir.
  23. Netflix’te 2025 yılında yayınlanan belgesel, “Katrina: Bir Felaketin 20 Yıllık Hikayesi.” Belgeselin açıklaması şu şekilde: “Katrina Kasırgası’ndan yirmi yıl sonra, sağ kurtulanlar hayatlarını sonsuza dek değiştiren bu korkunç fırtınayı ve felaketin ortaya çıkardığı sistematik eşitsizlikleri anıyor.” National Geographic’in aynı günlerde yayınlanan belgeseli ise vakayı daha çok bir çeşit “adli soruşturma” gibi sunmayı tercih etmiş. Hikayenin bu versiyonu daha nötr bir konumdan bakar gibi görünse de Spike Lee’nin “taraflı” bakışının olup biteni ve bölge insanının bakış açısını yansıtma amacıyla diğerinden ayrıştığını söylemek mümkün.
  24. Belgeselde anlatılan hikayeyi biraz araştırınca rastladığım Wifred Chan’ın 3 Şubat 2022’de Guardian’da yayınlanan haberine bakılabilir: “Mold, leaks, rot: how Brad Pitt’s post-Katrina housing project went horribly wrong.”
    Link: https://www.theguardian.com/us-news/2022/feb/03/brad-pitt-post-katrina-housing-project-went-horribly-wrong
  25. Judith Keller’in 31 Ocak 2021 tarihli makalesi: “How Brad Pitt’s green housing dream for Hurricane Katrina survivors turned into a nightmare”
  26. Belgeselin linki: https://www.youtube.com/watch?v=djDjMNSkabc&t=928s
  27. Zeynep Çelik, The Remaking of Istanbul: Portrait of an Ottoman City in the Nineteenth Century, University of Washington Press, 1986. Kitabın “Regularization of Urban Fabric” başlıklı 3. Bölümü (s:49-82) bahsedilen sürece dair ayrıntılı bilgiler içermektedir.
  28. Ataman Demir, Çağlar İçinde Antakya, Dafne Yayınları, 2016, s: 122
  29. Problemi açık bir şekilde tanımlamamı sağlayan Murat Güvenç ve Cemalettin N. Taşçı’ya teşekkür ederim.
Etiketler

Bir yanıt yazın