Cami Meselesi Işığında: Türkiye’nin Kültür ve Medeniyet Vizyonu Ne Olmalıdır?

Biz sadece Cumhuriyet tarihi boyunca değil, 250 yıllık batılılaşma maceramızın başından bugüne kadar, toplum olarak kendi medeniyetimize ve değerlerimize küstük ve kendimizden şüpheye düştük.

Mevcut kültürün tahribi ve redd-i miras gerçeği bizi içinde bulunduğumuz bugünkü noktaya getirdi. Yeni bir cami mimarisi ihdas edebilmek için, önce sahibi ve varisi olduğumuz kültür ve sanat mirasının değerini fark edip, geleneğin ne olup, ne olmadığını -doğru olarak- kavrayıp öğrenmemiz gerekir. Sadece cami değil, yapılan her yeni bina ve restorasyonla gelenek de mağdur edilerek, bin küsur yıldır özenle kurmaya çalıştığımız şehir medeniyeti tahrip ve perişan edilmektedir.

Türkiye’nin cami meselesi müstakil bir konu olmayıp, aynı çerçeve içerisinde mütalâa edilmesi gereken, bir zincirin halkaları gibi bir medeniyet meselesidir. Cami kelimesini kaldırarak yerine “kültür, sanat, edebiyat, musikimiz, yeni meskenler, koruma ve şehircilik anlayışımız” gibi kelimeleri koyduğumuzda verilecek cevaplar farklılık arz etmeyecektir. Bu bakımdan meseleye etraflı ve küllî bir bakışı tercih ettik. Türkiye’nin cami özelinde medeniyetini nasıl yeniden üretebileceği sorgulanırken, bu problemin hususi bir reçetesi olmadığından, “Türkiye’nin kültür politikası ne olmalıdır, şehirleşmesinde ve koruma stratejisinde, dünya ve medeniyet vizyonu ne olmalıdır?” temel sualinin cevabını vermek gerekir.

Doğru şehirleşme yeni bina üretme ve doğru koruma politikası, ancak derinlemesine bir felsefî kimlik ve vizyonla ortaya konulabilir. Köklere derin bir bakış olmadan, bu vizyon mümkün değildir. Bu zemini yakalamaksızın, yapılacak her yeni bina ve teşebbüs, her restorasyon, taklit olacak ve bize yabancı kalacaktır.

Kendimizi Tanıyor muyuz?

Sahibi ve devamı olduğumuzu iddia ettiğimiz kültür ve medeniyet dairesini ne kadar tanıyoruz? Kültürel derinliği ve heyecanı tanımayan bir vizyondan yaratıcı eserler beklenemez. Bugün dünyaya damgasını vurmak iddiasında varlığının altını çizen bir devletin hareket noktası; kendisi, tarihî birikimi ve kültür – sanat dünyasıdır. Kültürümüz ortalama değil, objektif olarak da hakikaten bahâsı pâyansız, yüksek kültür ve medeniyet vasfına sahip orijinal bir kültürdür. Kültürde derinliğin, mimaride incelik ve zerafetin, edebiyat ve musikide zengin ifade ve manâ derinliğinin, hat ve tezyinatta sabır ve asâletin, hulâsa sanatın her şubesinde sadelik içinde ihtişâmın numûnelerini veren, orijinal kültürü olan bir milletiz. Bu vizyon ne kadar geneli kucaklar ve açık olursa o kadar dünyadan kabul görecektir. Bu husus bizim kültür ve medeniyetimizde fazlasıyla mevcut olup keşfedilmeyi beklemektedir.

Klasik resmi öğrenip hazmetmeden modern resim sanatında bir varlık gösterilemeyeceği gibi, önce kendi kültür ve sanatımızı kavrayıp, kültürel kodları doğru okuyamadan yorum ve üslûplaştırmalara (stilizasyona) gitmek de mümkün değildir. Vârisi olduğumuz kültür mirasını, yozlaşmaya düşmeden, taklide yeltenmeden, gelenek zinciri içinde yeni yorumlarla günümüz şartlarında yeniden, ama doğru olarak üretmeliyiz.

Oryantalizmin tarihî arka planına baktığımızda, Batı, İslam’ı hiçbir zaman “medeniyet” olarak kabul etmemiştir. Bu çerçevede, İslam kültür ve sanatını, Arap ve İran’daki mahalli bir renkten ibaret görerek, Selçuklu – Osmanlı tecrübesiyle tesis edilen medeniyetimize, kültür ve sanatına, husûsiyetle “öteki yaratmadan bâriz sömürgecilik karşıtı ve diğer dinleri ve medeniyetleri kuşatıcı vasfı” neredeyse “yok” muamelesi yapmıştır.

Oryantalizmin “İslam, medeniyeti olmayan bir dindir! Oysa Hıristiyanlık; medeniyet üreten bir din olmuştur,” sakat düşüncesini, geçmişte olduğu gibi akıllı politikalarla, ancak Türkiye dönüştürebilir. Tarih içinde geçirdiğimiz travmalara ve her şeye rağmen bu potansiyele, halen sahip olduğumuzu düşünmekteyiz.

Türkiye’yi dünya tarihi içindeki mevkîiyle birlikte, kültür ve sanatı ile tanıtmak ve bu kültür-sanatı yeniden üretmek şarttır. Medeniyetler çatışması yerine medeniyetler ve kültürler buluşması ve kaynaşmasını temin için, tarih ve gelenekle, modernite ve çağdaş teknoloji arasında, estetik müştereklikle iltisak ve temas noktaları aranırken, medeniyetler çatışması değil, insan olmanın haysiyet ve şerefinin icabı olarak medeniyetlerin birbirinden ne alıp verebileceğini uygun dille anlatmayı becerebilecek bir tecrübeye mâlikiz.

Vârisi olduğumuz Anadolu merkezli tecrübemizle, Selçuklu ve Osmanlı Medeniyetlerinin, asırlardan süzülüp gelen kültür birikimleri neticesinde olgunlaşmış hayat, kültür ve sanat anlayışımız batılılaşma neticesinde menfi tesirlere maruz kalsa da, mayası sağlam, İslamiyeti can u gönülden benimseyen ve sindiren, bu semavi yüce dini, kendi bünyesinde zâhiriyle-bâtınıyla, yani aslî hüviyetiyle yaşayan, uygulayan, asırların tecrübesiyle bunu ispat etmiş hoşgörülü Türkiye’nin dünyaya verebileceği çok mesaj vardır. Bugünün kanayan bir yarası olan Kudüs’te, Kudüs Kalesi’nin çarşı kapısı üzerine “Lailaheillallah, İbrahim Halilullah” yazdıran Kanûni bu vizyonun en mühim mesajını vermiştir.

Bugün; Avrupa tarihine yön vermiş, onunla yasamış, tarihin, dinlerin ve medeniyetlerin harman olduğu bir coğrafyada, asimilasyonu düşünmeden bütün inanç ve kimliklere saygılı ve onların hukukunu koruyan bir yönetim tarzıyla, Avrupa’nın tarihinde ve kültüründe belirgin bir rol oynamış olan Türkiye’ye -sadece bu yaşanmış zihniyet ve tecrübesi ile dahi olsa- bütün dünya muhtaçtır. Bizim asırlardır alıştığımız çok kültürlülükle, batı yeni yeni tanışmaya başlamıştır.

Bunu yapabilecek Türkiye’nin hepsi birbirine bağlı üç büyük meselesi vardır, “Medeniyet, Zihniyet, Kalite – Ciddiyet”. Bu üç miyarın herhangi biri bile eksikse, sadece yeni camilerimizde değil hangi teşebbüs olursa olsun netice vermeyecektir. Böyle istikameti tam belirlenmemiş gayretler ve faaliyetler mağşuştur, sahtedir yani kalp para gibidir.

Yalnız Cumhuriyet tarihi boyunca değil, 250 yıllık batılılaşma döneminden beri inşaa edilen dini ve sivil mimarideki, asaletsiz tavır ve yanlış tatbikat, meselenin ruhuna nûfuz edemeyen uygulamalar sebebiyle, bozulmamış Türk mimarisinin korunması ve yeniden üretilmesi mümkün olamamıştır.

Osmanlı – Türk sanatı, İslam’ın bütün akli ve kalbi teferruatını sanatın her şubesinde kemaliyle temsil etmiş, İslam’ın âlem tasavvurunu ve kâinat idrakini dile getiren bir fıtrat sanatıdır. Fıtrat sanatı derken bunu bir millilik ve medeniyet vasfı şuurunun ötesinde bir değer olarak kabul etmek gerekir. Onun için Osmanlı – Türk Sanatı her din ve meşrepten insanın ruhuna sıcak gelen bir sanattır. Ecdadın bütün değerler manzumesini tevarüs ve temellük ettikten sonra, eskinin taklidi olmayan, yeni bir sentezle, orijinal teklifler ve telifler ortaya koymak gerekir. Osmanlı eserleri hiç bir zaman birbirinin taklidi olmayıp, her birinin müstakil şahsiyet ve hüviyeti vardır. Mazimize ait değerleri doğru bir şekilde okuyup anlayarak geleceğimiz için bunları yeniden tahlil etmek, ön yargısız bu yüksek medeniyet birikiminden istifade etmek mecburiyetindeyiz. Bütün ihmal ve vurdumduymazlığımıza rağmen tarih içinde bir Hotanto ve Zulu kabilesi olmadığımıza göre, mazinin tazyiki altında ezilmemek ve “doğru” bir gelecek için, an’ane zincirini koparmadan çalışmak gayreti içinde bulunmalıyız. Bugün cami mimarisi perişan bir haldedir. Senede 500-1000 cami yapılan bir ülkede bu bir sosyal vakıa ise, bağımsız bir mevzu olarak neden şimdiye kadar üniversitelerimizde ele alınmadı?

Mimarlık fakültelerinde, restorasyon kürsülerinde Osmanlı dini ve sivil mimarisinin telif ve terkibi hususunda araştırma yapılmaz, arşın kaç santimdir, mimari kompozisyon prensipleri nelerdir, Osmanlı’nın kadem ölçüsü arşının kaçta kaçıdır, bizim olan “kadem”, ve “parmak” İngiliz ölçü biriminde nasıl “foot” ve “inch = fingerbreadth” olmuş bahsedilmez. Moderni, postmoderni, İngiliz ve Fransız üslupları öğretilir, Türk – İslam üslûbu nedir bahsedilmez. İngiliz romantik bahçesi, Fransız formel bahçesi, Japon bahçesi öğretilir, Türk ve İslam bahçesi öğretilmez. Mukarnasın, pencî, hemze ve mümas kemerlerin nasıl çizildiğini, hatta adlarını duymamış, arşının, nisbet, ahenk ve tenasübün ne olduğunu dahi bilmeyen, bilmek de istemeyen üniversitelerimizin mimarlık veya inşaat fakültelerinden mezun olmanın yetmediğine her türden yapı stoğumuz şahittir. Bu bir medeniyet meselesi olup, bilgi, zevk-i selim ve görgünün yanında, bir terâküm ve kesb-i marifet işidir.

Batılılaşma Maceramız

Kendi öz zihniyet dünyamızı, sadece 80 senelik Cumhuriyet döneminde değil, 250 yıldır kaybettik. 1730’lardan başlayan batılılaşma, hayatın her sahasına ağır ağır nüfuz etti. Yaşadığımız travmalarla hakikati ve öz benliğimizi elbisemizin astarında kaybettik. Hem kaybettik hem de her şeyimizi çaldırdık. İdrakimizi, eşyaya bakışımızı, âlem ve medeniyet tasavvurumuzu, asaletimizi ve nihayet iman ve inancımızı kaybettik ve çaldırdık. Evet, klasik dönem sonrasında bir cami mimarisi geliştiremedik. Nasıl olsun ki! Bu memlekette bir zamanlar camilere sıra konulması bile düşünülmüştü. Evlerimiz, okullarımız, hastanelerimiz ve çarşılarımız var mı ki, camilerimiz olsun. Batılılaşma döneminde inşa edilen Nur-u Osmaniye, Nusretiye, Dolmabahçe, Ortaköy ve emsali camileri düşündüğümüzde, tezyîninde kullanılan hat sanatı örneklerini gözünüzle kaldırın, bina ve üslûp olarak nereleri bize ait? Cumhuriyet öncesinde rönesans, barok, rokoko, ampir veya eklektik üslûbta camiler yapmışız. O zamanki yeni sanat akımlarının kendi iman ve kültür kodlarımıza bu bozuk tercümeleri -asli merkezini bir nebze muhafaza etse de- başka milletlerde var mı? Paris’teki Notr-dame Katedrali’ni, Londra’daki Westminster Abbey Kilisesi’ni, Köln Katedrali’ni Klasik Osmanlı mimarisi üslûbunda düşünebilir misiniz?

19. ve 20. yy. Türk İnsanı, yeni araştırma ve sorgulamalardan kaçarak, batıdan gelene daha çok itibar edip, kendi öz kültürünü sahiplenmekten çekinir hale gelmiştir. Geçmişin zenginliği ve tazelenebilirliği ile kültürün her sahasında, daha şahsiyetli ve çok daha iyi bir noktada olunması icabederken, üretim neredeyse tamamen donmuştur. Selçuklu’dan itibaren bu kadar zengin kaynak içerisinde, eşsiz bir medeniyet mûcizesinin terkibi olan, olgunlaşmış şehir-mimari ve kültür anlayışında, bu günkü malzeme ve teknik imkânlarla yeni bir telife gidilememiştir.

1950 sonrası hızlı şehirleşme ile, târihi şehir dokusu tahrib olmuş, 500-1000 senelik tarih ve kültür birikimi hoyratça harcanarak, şehirler sahip oldukları kültürel hüviyetten soyunup medeniyetsizleştirilmiş ve köyleşmiştir. Bu bakımdan “global kültürün, modernitenin” sadık şehirleri olarak, eski medeniyet merkezlerimiz olan Erzurum’un Konya’dan, Sivas’ın Manisa’dan, Diyarbakır’ın Bursa’dan farkı kalmamış, mahalli renkler, iklim ve malzeme farklılıkları, nazar-ı dikkate alınmadan, diğer yerleşim merkezlerimiz de dahil olmak üzere, global kültürün sıradanlığı içinde şahsiyetsiz, kimliksiz, asırların kültüründen soyunmuş ve soyulmuş çıplak, büyük-küçük köyler haline gelmişlerdir. Anadolu’nun her şehriyle beraber esas İstanbul bundan nasibini aldı. Bu meyanda maalesef belde – köy kültürü de tahrib olmuştur. Şehri şehir yapan, camiyi cami, evi ev yapan,”mukîmini hemşehri yapan” değerler manzumesi bozuk para gibi harcanmıştır. Bugün İstanbul’da kime sorsanız, Erzurum’luyum, Trabzon’luyum, Sivas’lıyım, Diyarbakır’lıyım der. Hemşehrilikten, zavallı ve basit bir aidiyyet hissinden başka bir şey kalmamıştır, o bile artık dernek tabelalarına mahkûm oldu. Her şeyden önce bu “medeniyet mensubiyeti ve aidiyeti” ortaya konmalıdır. Târihi eserlerin korunması, kültürün yeniden üretilmesi, ortak şuuru oluşturan değerleri koruyarak kültürün muhafazası noktasında, fevkalâde önemlidir.

II. Dünya Savaşı sırasındaki, bombardımanlarda taş taş üstüne kalmayan Berlin, Prag, Viyana, Varşova ve Tokyo’daki tarihi eserler, eskiye tamamen sadık kalınarak farklı tekniklerde neredeyse yeniden inşa edildiği halde, böyle bir tahribata maruz kalmayan bizim şehirlerimizdeki tarihi yapıların bombardımandan beter bir surette, tarihi ve kültürel vasıflarını kaybetmesi, maalesef kimseyi rahatsız etmez olmuş ve artık kanıksanmıştır. Tarih içindeki vasıfsız bir kabile gibi kendi içine kapalı, cihanşumûl bir kültür ve medeniyet üretememiş bir millet olsaydık, bu husus belki anlaşılabilirdi. Tarihi seyir içinde 1000 seneden fazla bir müddette, ihtişamlı kültür numuneleri veren bir milletin, özellikle 1950 sonrası kültür ve sanattaki bu perişan halini, tarihi şehir dokusunu ve yeni inşa edilen yerleşmelerin zavallı durumunu izah etmek mümkün değildir. İstanbul’un ve diğer birçok beldenin öz sivil mimarisi olan ahşap, taş ve kerpiç yapı stoğu ise, neredeyse tamamen yok olmuş gibidir. Geçen asrın ahşap İstanbul’undan kalan, suriçindeki ahşap yapı stoğu maalesef binde bir nisbetindedir. Onların da neredeyse hepsi 19. yy.dan kalmadır. Mevcut kültürün bu suretle tahribi ve redd-i miras gerçeği, cami, konut veya kamu yapısı olsun, özellikle 1950-1960 sonrası vasıfsız binalar üretmemizin ana sebebi olmuştur.

Koruyor muyuz, Tahrib mi Ediyoruz?

Bugün Paris’in, Milano’nun, Londra’nın sivil mimari eserleri bütün şehir dokusuyla beraber neredeyse tamamen korunduğu halde, batılılaşma öncesi Türk Sivil Mimarimizden İstanbul’da, mantarlaşmış haldeki zavallı Amcazâde Hüseyin Paşa Yalısı ile Yeni Câmi Hünkâr Kasrı’ndan başka orjinal üçüncü bir eser maalesef kalmamıştır. Topkapı Sarayı ve klasik camilerimiz başta olmak üzere, dini ve sivil mimarimiz ehil olmayan ellerle yapılan restorasyonlarda tahrib olmuştur. Artık bu eserlerin orijinal Sinan binası olduğundan, Klasik Osmanlı Mimarisini temsil ettiğinden bahsetmek zordur. Selçuklu eserlerinin hal-i pürmelâlini ise zikretmeye hiç hacet yok. Aynı tarihlerde hatta daha önce inşa edilmiş Endülüs eserleri, bugünün İspanya’sında, kendi kültürel dairelerine ait olmadığı halde fevkalade bir şekilde korunurken, bizimkilerin birçoğu yanlış restorasyonlarla perişan, birçoğu da ören yeri halindedir.

Kanunlarda yapılacak değişiklikler kadar mevcut koruma anlayışımız, yeni yapı veya cami yapma şeklimiz önyargısız ehil insanlar tarafından Diyanet İşleri Başkanlığı, Kültür Bakanlığı ve Üniversitelerimizin öncülüğünde yeniden sorgulanmalı ve dünyadaki örnekleri göz önünde bulundurarak yeniden oluşturulmalıdır. Bu hususta denetim vazifesi olan kurullarla yeni bir yapılandırma şarttır. Problem şahıslarla beraber sistemde ve koruma anlayışının ve yeni yapı yapma tarzının bizâtihi kendisindedir. Mevcut anlayış devam ettiği takdirde yirmi sene sonra artık perişan yeni camilerin dini-sivil ucûbe restorasyonların korunması gündeme gelecektir.

30’lu 40’lı yıllarda Henry Prost’un yanlış planlarıyla tariflenen yeni İstanbul’da, bu planlar harb sebebiyle hemen tatbik edilememiş, 1950 sonrası maalesef, rahmetli Menderes eliyle tatbik mevkîine konulmuştur. İstanbul’u örnek alan Ankara’ya, Jansen planlarıyla yeni bir çehre verilmiş, ardından bütün şehirlerimiz plansız gelişmenin ve tarihi eserleri tahribin takipçisi olmuşlardır.

Önce kendi kültür ve sanatımızı kavrayıp, kültürel kotları doğru okumadan yapılan yeni camiler, restorasyonlar ve şehircilik müdahaleleri –yeniyi doğru üretmek bir tarafa- eski eserleri ve eski şehir dokusunu tahribden öte bir faaliyet olamamaktadır.

1740 lı yıllardan sonra kültür ve moral istilası neticesinde yozlaşma başlamış, batılılaşma hayatın her sahasına ağır ağır nüfûz etmiştir. Batılılaşma dönemi dini ve sivil mimari eserleri, aslında bugün olduğu gibi körü körüne bir taklid olmayıp, barok, rokoko vs. gibi yeni sanat akımlarının, kendi iman ve kültür kotlarımıza bozuk tercümesi diyebileceğimiz, asli merkezi muhafaza eden, batılılaşma etkisinde fakat tam teslim olmamış, yeni yorumlardır. Bugün Haydarpaşa Cami ve Boğaziçi Üniversitesi önündeki camilerde olduğu gibi bu üslûblar da garib bir şekilde taklid edilir olmuştur.

Türkiye’nin coğrafi konumu, tarihi eser miktarı, pek çok toplumun gıpta ettiği çeşitlilik ve sayıdadır. Elli senedir ihmallerimiz ve vurdumduymazlığımızla, başta sivil mimari örnekleri olmak üzere, peyderpey elimizden çıkmaya başlayan bu güzîde yapı stoğu, kültürel miras olmanın ötesinde, bu toprağa aidiyyeti hissettiren, ve bu toprakların kime ait olduğunu ortaya koyan kritik bir mirastır. Bunları doğru okuyamadan yeni binalar üretebilmemiz muhaldir, mümkün değildir.

Kültür ve İnsan

Bir milletin şahsiyeti ve hüviyeti nasıl tezahür eder? Bunun üzerinde düşünme kabiliyetini kaybetmiş bir milletin koruma anlayışı da, doğru yeni binalar inşa etme kabiliyeti ile beraber -başta camiler olmak üzere- yeni bir vizyonu da olamaz. Olsa da arızalıdır, illetlidir. Bugünkü doğru yapı üretme ve koruma şuurundaki zaaf, uzun vadeli kararlılık ve sabır gerektiren faaliyetlerin sürekli ertelenmesi, tahribata göz yumup geçici tedbirle avunulması, hatta özellikle Selçuklu – Osmanlı dönemi binaları için bu konudaki inancın gerçek manâda hiçbir zaman bulunmamasıdır.

İnsan kültürel bir varlıktır. Kültürsüz insan yoktur, kültür varlığı değişir ama, o kültür varlığının yani kültür mirasının, insana ve mensup olduğu millete kazandırdığı şahsiyet değişmez. İnsan değişmeyen şahsiyetiyle, değişen kültür dünyasına uyum sağlamaya çalışır. İnsanın değişen kültür dünyası karşısındaki doğru tavrını şekillendiren, şahsiyetini koruma mücadelesindeki en büyük dayanağı -değişemeyen insanla değişen kültür arasındaki dengeyi sağlayan,- asırlardan süzülüp gelen kültür mirasıdır. Geçmiş geçmemiştir, Churcill’in yerinde tesbitiyle, “İnsan ne kadar geriye bakarsa, o kadar ileriyi görür.”

Korumayı Bilmeyen, Yeniyi Üretebilir mi?

Koruma ve gelenek asırların tecrübesini, gelecek için muhafaza demektir. Mimari miras ve sanat eserleri, ait olduğu milletin derunundaki asalet ölçüsü olarak, asırların birikiminin izhârıdır. Medeniyet, seçmesini, doğru üretmesini, saklamasını, değerlendirmesini ve yeniden kullanmasını bilen öğretilmiş ve ihsaslarla çevreden öğrenilmiş asâletin eseridir. Tarihi mirasın doğru korunması kültürün yeniden üretilmesi mimar, arşiv, laboratuar ve kurullar gibi disiplinlerarası, ekip ve münasebetlerin doğru kurulmasına, sayılarının arttırılmasına bağlıdır. Bunca senedir, bugüne kadarki tatbikatta; mimar – proje – koruma kurulları – uygulama – denetim sıralamasındaki münasebetler, yeni yapı yapma ve koruma süreci, neredeyse olumsuzluktan öte kayda değer yeni bir eser – restorasyon veya restitüsyon – üretememiştir.

Bugün maalesef kubbe ve kemer müslümanlığa ait bir sembol olarak telakki ediliyor. Kubbeyi sembol yapan kubbe ve kemerin kendisi değil, mimarın maharetidir. Yeni camiler kültür ve zevk yozlaşmasının kalıplaşmış numuneleri olarak belki değişen dünyanın kültür ve moral istilasına karşı, tepkiden güya klasik tarzda yapılıyor. Bu karikatür camilerin kubbe ve kemerleri olmayacak nispetlerde inşa ediliyor.

Bugünkü mer’i anlayışta, tarihi yapılar neredeyse tamamen yenilenip, eserin ve dolayısıyla malzemenin tarihe şahitliği mimari teferruatı ve yaşı ihmal edilerek, ekonomik bir metadan öte ruh ve manâ yüklemeden, eserin şahsiyetini ihmal eden, malzemenin üstünden geçen zamanın izlerini ve tarihi vasfını silen, eseri ait olmadığı bir şahsiyete büründürme keyfiyeti, sanki alternatifi olmayan bir moda haline gelmiştir. 20. yüzyıla kadar yapılar tamir edilirler, restore edilmezlerdi. Sanatçı ve mimar kendilerine tevdi edilen yapıya, yeniden öğrenilmesi, okunması ve düzeltilmesi icabeden bir eser olarak bakmışlardır. Bu geleneğimizi devam ettirebilmiş olsaydık bugün yeni camilerimizin perişanlığını veya yenilerinin nasıl yapılabileceğini tartışmayacaktık. Osmanlı’da restoratörler yoktu, meremmetçiler bulunmaktaydı. Bugün Japonya’da 7. ve 8. yüzyıldan kalma, dünyanın en büyük ahşap binası diye övündükleri Todai-ji ve İse Tapınağı gibi ahşap yapılar var. Bu eserlerin, eskiyen parçaları her yirmi yılda bir sökülüp, aynı malzeme ile üretilerek, aynı teknik ve usulle yerine vazedildiği için, zamanın malzemeye yüklediği mana da kaybolmadan bugüne kadar gelebilmiştir. Buna lâyık bizde hiçbir bina yok mu? Bu koruma anlayışımızı mutlaka sorgulamamız lazım. Eserlerin gerek plan ve gerekse mevcut detaylarıyla aslını yaşatmak esası, neredeyse tamamen ihmal edilmekte, tarihi kisvesinden tecrid edilerek, yeni ve yabancı bir kisveye mahkûm edilmektedir. Yeni camilerimizin nasıl yapılacağını tartışırken, mevcuda nasıl bakacağımızı da ihmal etmememiz gerekmektedir. Eskiye, yani tarihte üretilmişe bakmasını bilmeyen yenisini de üretemez.

Çin Filozofu Tao-Te’nin tarifiyle “Mimariden maksat binanın cidârı içindeki boşluktur”, yani mekândır. “Fenâ ve bekâ”, “varlık ve yoklukla” alâkalı ontolojik temelinin ötesinde mekân; insana yaptığı tesir ve ihsaslarla, göz zevkiyle beraber ruhi dengeyi temin eder. Bizim mimarlık ve sanat tarihimizde tercüme kokan, kendi kültürüne yabancılaşmış hemen bütün yorumlar, mimarinin bir telif ve terkib sanatı olduğu gerçeğinden değil de, oryantalistlerin bakış açısıyla yapıldığından taklid ve tekrarın ne olduğu da maalesef doğru olarak irdelenmemiştir. Meselâ Şehzâde Camii, Sultan Ahmet Camii, Yeni Cami ve yeni sayılan Kocatepe Camii de dâhil hepsi kare planlı ve merkezi dört yarım kubbelidir, yani aynı plan şemasına sahiptirler. Ama iç ve dış mekân tesiri olarak bambaşka binalardır. Beşiktaş Sinanpaşa, Edirne üç şerefeli camii ile aynı plana sahiptir. İlk üç yollu minare üç şerefelidir. Mimar Sinan’da Selimiye’de üç yollu minare yapmıştır. Şimdi Sinan, Mimar Muslihiddin’i taklid etti, Süleymaniye’de Bayezid camii ni kopyaladımı diyeceğiz? Her insanın bütün uzuvları aynıdır, ama hiçbir insan birbirine benzemez, benzese dahi şahsiyetleri ve ruhları farklı farklıdır. Bu birliği temin için caminin her noktası ve detayı çözülmeye çalışılmalıdır. Üslûp bütünlüğü açısından, hiçbir imalat; tasarımının yanında, imalat sırasında da doğrudan usta ve sanatkârın görüşüne bırakılmamalıdır. Mimarlık tarihimizdeki kültürel kırılmadan sonra, özellikle 50 senedir, bir yapının temelden bacaya, halısından kapı koluna kadar bütünlük arz etmesi geleneğinden maalesef koptuk. Unutulan bu uslûp ve zevk bütünlüğünü yeniden yakalamaya çalışmak gerekmez mi?

Modernite – Gelenek Yorumu

Bugün ciddiye alınabilecek bir sanat tarzı, sadeleşmiş ve uslûblaşmış anlayıştır. Modern yapı, modern cami tabirlerini kasten tercih etmemekteyiz. Çünkü modernite günümüzdeki anlamı ve haliyle metaryalist batı medeniyetinin eşyaya bakışının, âlem idrakinin, eşyaya çarpık ontolojik ve entelektüel yaklaşımının adıdır. Herkesin “modernitesi” taklit değil kendi değerlerinden hareketle, “kendine göre” olmalıdır. Klasik Osmanlı mimarisinde ifadesini bulmuş olan bu sadeleştirilmiş sanat dediğimiz anlayış, nasıl bir değerler manzumesine sahip olduğumuzun en büyük delilidir. Klasik, sivil ve dini mimarimizin mimari unsurlarını doğru yorum ve anlayışlarla üslûplaştırıp, stilize edebilirsek, şahsiyetimizi kaybetmeden sadeleştirilmiş sanatın en güzel örneklerini verebiliriz. Çünkü mimariden minyatüre ve ebrudan tezyinata, hat sanatına kadar uzanan klasik sanatların özünde üsluplaştırmanın stilizasyonun diyalektik dinamiği mevcuttur. Kültürün faklılaşması nedeniyle, bu dinamiği fark edemediğimizden her türlü mimari sefalete katlanır olduk.

Aslî işlevi itibariyle Müslümanlar için bir ibâdethâne – namaz kılınan mekân olan câmi, İslâm Medeniyeti’nin merkezi ve kalbidir, İslâm İlahiyatı’nda namaz, mü’minin miracı olarak geçer. Hızla globelleşen dünyâda, cihânşumûl bir tevhîd dîninin mensubları için, günümüzde bir câmi inşa edilmesi sözkonusu olduğunda, hiç şüphe yok ki öncelikle İslâm geleneği ile modernite arasındaki estetik müştereğin ne olması; sonra da bu estetik müştereğin, mü’minin mirâcı olan namazın edâ edileceği, İslâm Medeniyeti’nin merkezi ve kalbi olan câmiye ne şekilde yansıması gerektiğini tesbit etmek durumundayız.

İslâm Sanatı Nedir, Nasıl Ayrılır?

Câmi cidârı, kubbesiyle “kâinât”ın sembolüdür. Yeryüzündeki bütün mescidler “kıble”ye yönelmiştir. Kâinâtın odak noktası Kâbe, insanlığın ilk mâbedi ve kıblesidir. Kâbe, Hak’la ünsiyeti olması gereken “insan”a, yaratılışının gaye ve sırlarını hatırlatan, aslî vatanına yabancılaşmamasını telkîn eden ilâhî bir hidâyet sembolüdür.

Kamışlıktan koparıldığı için ayrılıklardan şikâyet eden “ney” gibi, nasıl insanın aslı bu dünyaya ait değilse, Kâbe de tevhîdin ve Kudret’in derûnî mânâlarıyla yüklü, öte âlemin nişânesi olan kudsî bir yapıdır. İnsanlığın ilk mâbedi olan Kâbe’nin Hz. Muhammed (SAV)’e tekrar kıble olarak ihdas edilmesi, Mûsevîlik ve Hristiyanlık gibi diğer semâvî dinlerin kıblesi olmakla beraber, İslâm’ın da ilk devrinde “kıble” vaz’edilen Mescid-i Aksâ’dan Kâbe’ye dönüş, Hz. Muhammed (SAV)’in “Hâtemü’l-Enbiyâ”, yâni “Son Peygamber”, İslâm’ın da “Son Hak Din” oluşunun ilâhî bir teyididir.

İslâmi vahyin tevhid inancı; mânevi âlemin dünyaya yansıtılmasında yaratılmış şeylerin formlarını değil, maddenin özünde yansımasını bulan geometri ve ritmlerin, temel yapıların kullanıldığı, kemiyet değil keyfiyet ve şahsiyet ifade eden, müşahhas (somut) değil, mücerred (soyut) bir san’at ortaya koymuştur. Türk- İslâm sanatı, maddeye asâlet kazandıran mücerred (soyut) bir san’attan öte, semâvî hikmetin akisleri olarak geometrik- matematik form ve diziler vasıtasıyla “kesret”i “vahdet”e (çokluğu birliğe) nisbet eden bir san’at idrâkidir.

Allah’ın âyetleri olan kâinat ve bütün yaratılmışlar böyle idrak edilince, fizik kimya, astronomi vs. gibi ilimler de, kudsiyet ifade eden hikmet olmaktadır. Bundan dolayıdır ki bir hadisde: “Hikmet, mü’minin yitik malıdır. Nerede bulursa onu alır” denilmektedir. İnsan, görünenin derûnunda perdelenmiş ilâhî ilmi farkederek keşfedip yeni şeyler icad eder. İslâm san’atlarında “müşahhas” olan, “mücerred” olanı anlatmak içindir. Bunun edebiyatdaki karşılığı, “mecaz”, “mazmun” ve “istiâre” dir. Gerçekte temâşâ edilen, kâinatın kendisi değil, ondaki ihsâslar, nakışlar, nakıştaki öz ve hakikatidir. Her bir nakış, Allah’ın âyetlerinden bir “âyet”dir. Bu sebeple camilerde kullanılan nakışlar, nakış-nakkaş, sebeb-müsebbib münasebeti açısından tercih edilmiştir. Bu sebeple tabiat; doğrudan değil, işâret ve atıfla temâşâ edilir. İnsanın varlığı, varlığın ve eşyânın bizzat kendisi, “Hak” ve “hakikat”le, “insan” arasında hicabların (perdelerin) en büyüğüdür. O yüzdendir ki, varlığın verâsına (ötesine), verânın verâsına (ötenin ötesine) işâretle, “fanilik” setredilir (örtülür), mutlaka sonsuzluk ve “bekâ”ya atıfda bulunulur. Nakıştan nakkaş murad olunur. Eşya, göründüğü şekliyle kendi hakikatini insana göstermez. Görünüşünden soyutlanıp, fânî olandan tasfiye edildikten sonra temâşâya lâyık hale gelir. Yaratılış gâyesini bilen insan için mekân, mekânsızlık âlemine açılan penceredir. İnsan da lâmekânı (mekânsızlığı) içine almış bir mekândır. Mekân cidarın içindeki boşluk, suretteki sîret, fenâdaki bekâ (yokluktaki sonsuzluk) telmihidir. Hakîkatde şekiller, eşya ve bütün varlık, maddenin manâsına, sûretin sîretine, âfâkın enfüsüne aynadır. Vücud da “zaman” olmaz , “an” olur. Zaman îtibârî, boyutlar nâmütenâhidir (sonsuzdur)…

Bu anlayış İslâm san’atlarındaki teksîf, terkib, tecrîd şuûruyla üslûplaştırmayı (stylization) getirmiştir. Bu sebeple Türk- İslâm san’atları, tabiatta mevcud gizli geometriyi keşfederek, eşyanın özünde ihtimamla setredilmiş saklı dünyaları ve inşalarındaki geometriyi, tecrid üslûbuyla insanın idrakine takdim eder, Eşyaya-görünene, şahsiyet ve hüviyete, değerler üstü mana ve mahiyet kazandırır. Beşerin saflaşması (ıstıfâ’sı) nasıl insanlığın burcu Hz. Muhammed Mustafa (saflaştırılmış, seçilmiş) (SAV)’de kemâle erdiyse, onun getirdiği dînin medeniyetinde de eşyaya bu saflaşma (ıstıfâ’) ve tecrîd penceresinden bakılmaktadır. Bu sebeble Batı’daki mânâsıyla resim, heykel, tiyatro ve roman, İslâm san’atlarında hiç olmamıştır. Bunun yerine minyatür, hat, tezhib, temâşâ san’atları ve masallar vardır. Yüksek bir kültür ve medeniyet olan İslâm Medeniyeti’nde ve san’atlarında eşyaya bu bakış; dünya ve âhiret dengesiyle hayat ve ölüm gerçeğini doğru kavrayarak, insanlığın refahının yanında, huzur ve saadetinin de fevkalâde önemli olduğunun ifadesidir.

Tezyinat Cürüm müdür?

Batıda barok, rokoko gibi akımların sanat anlayışı gerçek manada “süstür”. Bu süsleme merakı coğrafi keşif olarak bize takdim edilen, sömürgelerden yığılan maddiyata harcanacak yer arama ihtiyacıdır. “Tezyinat cürümdür” hükmü bu çerçevede yerindedir. Ancak metafizik felsefe ile estetik felsefenin kesiştiği yerde İslam sanatları doğar. İslamda ancak “Allah” ile estetik olur, “Allah güzeldir, güzeli sever” hadisi ışığında, güzelin ne olduğunu, “Allah” ile fark etmekle olur. Tevhide ulaşamayan güzellik güzel değildir, insan onu güzel zanneder. Bu sebeple “İslami süsleme” diye bir tabirde doğru değildir. Tezyinat ve nakış yani ziynetlendirme, zengin geometrik arka planı ile süsleme manasında değil değer ve kıymet atfetme manasındadır.

Batıda postmodernitenin süsü yerine Derrida’nın dekonstrüktüvizminin “geometrisi” bu açlık içinde bir arayıştır. İslam sanatlarında ise bu düşünce 8.yy’dan beri mevcut olup değerinin anlaşılmasını bekliyor.

Yeni Camilere Yaklaşım Nasıl Olmalı?

Kuran-ı Kerim’de yeryüzü mescid kabul edildiğinden, cami aslında fonksiyonsuz, sembol bir binadır. İslamda yeryüzü mescid kabul edildiğinden, aslında ibadet için hususi bir binaya ihtiyaç yoktur. Ancak; peygamber efendimiz Mekke’den Medine’ye, daha doğrusu Yesrib’e hicret ettiğinde, Yesrib onun hicretiyle Medine olmuş, İslam medeniyetinin temellerinin tesis edildiği bu şehirde ilk faaliyeti, medeniyetin merkezi olarak “mescid inşa etmek olmuştur”. İşte bu anlayış çerçevesinde, zaman içerisinde İslâm mîmârîsinde câmi, sadece insanların değil insana ait diğer bütün güzelliklerin ve san’atların bir araya getirildiği, yani “cami” olduğu, kudsî bir mekân olmuştur. Bu anlayışladır ki bütün camilerimizde İslâm san’atlarından, hat, tezyinat, çini, taş ve mermer işçiliği, mâden işleri, mukarnas, malakârî, sedefkârî ve kündekâri gibi her biri müstakil san’at dalları ayrı ayrı temsil edilmiştir.

Namaza davet olan “ezânın” yüksek bir yerde okunacak olması, İslâm’ın şiârı olan minâreye fevkalâde güçlü bir mimârî sembol vasfı kazandırmaktadır. Mimari tasarımlarda minareleri gözümüzle kaldırarak: “Bu binaya – müslim, gayr-i Müslim – her insan câmi der mi?” sualinin cevabı, o binanın gerçekten iyi bir tasarım olup olmadığının da cevabıdır. Camiin minaresiz hâliyle, güzel bir kültür merkezi, kongre salonu veya tren garı da olabileceği şüphesi uyandıran herhangi bir tasarımın, temsîl vasfı zayıf, teksif şuuru eksik kalacaktır. Yeni projelerde içte ve dışta aynen okunabilen net mekânlarla, üretim ve tüketimde beşerî boyutu gözden kaçırmayan, az malzeme ile sade, fakat sadelik içinde ihtişamı olan bir mekânda güleryüzlü bir teknoloji ile, İslâm mimârisinin özü olan “sadelik ve basit, hem zordur, hem de çok kolaydır “mesajı vermeye çalışmalıyız.

Biz projelerimizde İslâm Mimarisi’nde kullanılan nisbet, ahenk ve tenâsübü temin için metrik sistemi değil, İslâm Mimarisi’nde kullanılan arşını “zirâ-i mimâri(arşın)=(75,7738cm)” kullanmaya gayret etmekteyiz. Bizim mimarimizdeki âhenk ve tenâsübün ancak bu şekilde sağlanabileceğini düşünüyoruz. Klasik camilerimizin rölövelerini yaparken belli bir esasa bağlı olduğunu farkettiğimiz ölçü ritmini, klasik olsun üslûblaştırılmış olsun her türlü yeni proje ve binalarda da kullanmaya gayret etmekteyiz.

İslam sanatlarında âhenk ve tenâsüple beraber hendesî şekiller ile mukarnastaki “kesrette vahdet, vahdette kesret”i, yani çoklukta birliği, birlikte çokluğu ifade ile bütün evrenin, rûmi’de hayvanat âleminin, hatâyi’de nebatat âleminin mücerretleştirildiğinin ve bu suretle insana musahhar kılındığının her daim altının çizildiği, -bunu şehir ölçeğine çıkardığımızda, sokaklarıyla, meydan anlayışıyla, bahçe anlayışıyla, dini ve sivil mimarideki kabulleriyle- bir medeniyet manzumesi çıkar ortaya. Onlar bizim hayata ve eşyaya bakışımızın, eşyayı idrakimizin, âlem tasavvurumuzun, kâinatı ve varlığı okumamızın müşahhas örnekleridir.

Her şeklin bir sûreti olduğu gibi bir de sîreti vardır, derûni inikâsları ve intibaları vardır. İnsan etrafından aldığı intibalar ve ihsaslarla yaşar, hayata bu arka planda ki biçimlenmiş panjurdan bakar. Eşya ve hadisata bakışını, yaşadığı mekânlar, ömrünü geçirdiği eşya ve şekiller biçimlendirir.

Klasik Cami – Modern Cami

Bir de çok kullanıldığı için söyleyelim; “modern cami”, “çağdaş cami” tabirlerine itirazımız var. Böyle bir ayrım ve anlayışı kasten tercih etmediğimizi söylemiştik. Süleymaniye bugün kullanılıyorsa çağdaştır. “Klasik” eskimeyen yenidir. Mimari uslûb, bir tercih meselesidir. Batıda bunun dünya kadar örneği vardır. Modernite bugünkü manasıyla pozitivist bir dindir. Cami ya klasik olur veya klasiğin ruh ve mana köküne bağlı, yorumlanmış uslûblaşmış, sadeleşmiş bir mimari tarzda olur. Bu tarz bir camiye hiçbir zaman modern cami denemez. Kanaatimizce modern İslam olamayacağı gibi modern cami, modern hat vs. gibi tabir ve vasıflar da doğru değildir. Gelenekle modernite arasında estetik müştereklik ve temas noktaları olabilir, ancak geleneğin doğru yorumu hiçbir zaman bu yaftalamayı hak etmez. Bu yaklaşım ve söylem, içinde bulunduğu medeniyet dairesine, kendi değerlerine arızalı ve oryantalist bir bakıştır. Yeni cami uygulamalarında soyutlamanın ıskalandığı, geleneği kavrayamama ve tam olarak kuşatamama zafiyetiyle geleneğin mağdur edilerek ondan yeni bir kimlik icad etme gayreti görülmektedir. Geleneği doğru kavrayamazsak, atıfları doğru yapamazsak, yanlışlarımızı fark etmeden, atıflarla avunur ve aldanırız. Atıf tek başına sahihlik doğurmaz, atıf yapılan şeyin sahihliğini problemli hale getirir. Gelenek, içinden yaşandığı zaman gelenek olur. Evrensellik hep batılı kültür ve sanat formları içinde mi tanımlanmalıdır? Geleneksel ve yerel olanı evrensel ile birleştirmek adına yapılan şeyler, kendimize ait evrensel bir değerimizin olmadığını itiraf etmek değil midir? Kültürleri ileri veya geri diye tarifleyen hiyerarşik şemalar, “eurocentric” bakış, batı merkezli ideolojik ve siyasi kurgulardır. Gelenek; cihanşûmul yani evrensel olanla mahalli olanın buluştuğu, birbirini besleyip yeniden ürettiği anlam alanıdır. Gelenek olarak ortaya çıkan formlar, evrensel değerlerin taşıyıcısıdır. Bugün yaşadığımız kültürel yozlaşma ve sığlaşma, değerlerimizdeki aşınma ve çözülmenin tezahürü ve neticesidir.

Bir bina inşa ederken önce sağlam zemine inip bir temel atıyoruz. Biz kendi değerlerimizden şüpheye düştüğümüz tarihten itibaren sağlam zeminimizi kaybettik. Bizim modern sanat dediğimiz ve kutsadığımız “sanat, uslûb veya yol” başkasının geleneksel sanatının devamı olup, onun üstüne inşa edilmiştir. Bu husus doğru anlaşılıp değerlendirilmezse asıl “taklit” buradadır. Bizim yaptığımız ise önce neyi kaybedip, çaldırdığımızı tesbitle “geleceği doğru inşa için”, 250 yıldır unuttuğumuz ve koptuğumuz geleneği, taklit ve tekrara düşmeden yeniden keşfetme, geçmişin tazelenebilirliği ile geleneğin orijinal arkeolojisi ve arka planını anlama gayretidir. Geleneği göz ardı etmeden, asırların süzgecinden geçmiş ana ekseni ve fikri arka planı gözetmeden, ne geleneğin özündeki diyalektik dinamizmin farkına varılır, nede yeni malzeme biçim ilişkisi ile farklı ve yeni üretimler yapılabilir. Doğru değişim ve farklı yorumların, savrulmadan ancak bu yolla mümkün olabileceğini düşünüyoruz.

İslâm ve Modernite

Batının uyguladığı kurallarda farketmesekte referanslarını değiştirseler bile paganizm ve hristiyanlık yani din bir şekilde vardır. Batıda bilim ve siyaset insana değer vermez. Hümanizm insanın değerli varlık olması üzerine kuruludur, ancak batının bilim anlayışından insan “çok değerli, eşref-i mahlukat” fikri çıkmaz. Bilimde ve siyasette insan bir organizmadan ibarettir. Dinin hümanizmaya mutlak etkisi vardır, ancak modernite ile referanstan kaldırılmış, setredilmiştir.

Modernizm, İslâm’ın entelektüel ve estetik tezahürlerindeki seyyâliyet ve berraklığı bulandırmış, bu tezahürlerin vahye ve sünnete istinadını, bu âlemle öte âlem arasındaki tefrik farkını, terkib, tecrid ve teksif şuurunu çözerek, parlaklık ve şeffaflığını lekelemiştir.

Modernite bugünkü manasıyla, cihanşûmul (evrensel) manada vahiyle elde edilebilen, mütearifeler ve değişmez kaideler yekûniyle temâsı kesme anlamındadır. Bugünkü muhteviyatıyla modernizm; dini an’anenin tam zıddı olarak “sünnet” telâkkisinin tam karşısındadır. Vahy ve sünnet mefhumları, beşerin ilahi menşe’li bütün tezahür ve gelişmelerini ifade ederken, modernizm tam aksine, sadece beşerî ve maddi bir telâkkiye bürünerek, ilâhi kaynaktan tamamen kopmuştur. İslâm Medeniyet şuuru ve anlayışında ise tarih boyunca, her biri bir ilim ve fenne malik 124.000 peygamberin vahye istinad eden sünnetlerine bağlı kalarak, Allah’ın yeryüzündeki halifesi sıfatıyla, kâinatı Allah’ın bir tecellisi olarak gördüğünden, temaşa ve bu temaşadan aldığı hazla yetinip, ilmi düşünceyi, farkı tefrik ve tebcil (yüceltme) zaviyesinden öte başka bir noktada kullanmak yerine, fıtratı tahrip noktasında teknolojiyi insiyâki olarak temaşadan öteye götürmemiştir. İslam âlimlerinin Rönesans ve sonrası modernizmin kaynağını teşkil eden, fizikden, matematiğe, cebirden astronomiye kadar, ilmi inkişaf ve keşfiyata dair büyük hizmetleri olmuştur. Bu tesbitlerin teknolojik icad şeklinde, idraktan öte eğlencenin dışındaki hayata yansımamasının sırrı işte bu noktadadır. Kendi kendine çalışan ilk otomotik makineyi 12. yüzyılda yapan Ebü’l İzz’dir. 17. yy da ilk uçuşu gerçekleştiren Hezarfen Ahmed Çelebi, 1632’de tertib edilen bir şenlikte ilk füze prototipi olan yedi kollu fişekle uçan Lâğâri Hasan Çelebi’dir. 1720’lerin Türkiye’sinde Sultan III. Ahmed devrinde, tersanede hazırlanan ve sünnet merasiminde kullanılan ilk denizaltıyı harbde kullandırtmayan İslâmî vahy medeniyetinin sünnet telâkkîsidir.

Sahibi olduğumuz medeniyet mirasının değerini fark edip devamı için yeni ve doğru sentezler aramak şarttır. Mimari, bir cemiyetin aynası ve şeklî lisanıdır. Bir cemiyette ne zaman insani ve fıtri değerler yücelirse veya karışıklık ve değerlerin tarifsizliği –kaos- yaşanmaya başlarsa, önce mimaride en son da musıkide hemen bunun tezahürü görülür. Kendi kendini tekrar eden ve yenilemeyen bir kültür, yozlaşmaya ve nihayet yok olmaya mahkûmdur. Nitekim Osmanlı Medeniyeti’nde de böyle olmuş, aslî kültürle yeni telif ve sentezler yerine, kültür ve moral istilâsına maruz kalınarak, devşirme – ithal kültür ikame edilmiştir. Bu hastalık maalesef bütün vahametiyle, Osmanlıdan Cumhuriyetimize intikal etmiş olup, büyük bir “estetik ve zevk sefaleti” içerisinde bugün de devam etmektedir. Şu anda İslam dünyasının hali, Osmanlı’nın son devrinden daha kötü manzaralar aksettirmektedir. Şehirlerdeki kültür varlıkları, yok edilmiş, nasılsa kalabilenler ise zamanın nisyanına terk edilmiş, şehirler müslüman şahsiyetinden soyunarak nev-i şahsına münhasır hüviyetlerini kaybetmişlerdir.

Netice:

Maalesef dünyayı tanıdığımızı zannedip, baktığını görmeyen, okuduğunu anlamayan eskimiş bir kafa ile, modern dünyadan ve kendi kaynaklarımızdan habersiz hale geldik. Burada “modern” kendimize numune teşkil etmesi için değil “deşifre etmek” için vardır.

Fransız sosyalist filozof Jean Leon Jaures “gelenek külleri saklamak değil, ateşi canlı tutmaktır” der. Bugün dünyanın ürettiği kültür ve sanat birikiminden gerçek manada haberdar, batılı referansları bildiği halde onlardan değil, kendi kaynaklarından hareketle, geleneği bu minval ve eksende dönüştüren bir gayrete ve düşünce sistemine ihtiyacımız var.

William Chittick diyor ki;

“Gelişme, çevre, planlama, teknoloji vs. gibi konuşanın ihtiyaçlarına göre delâleti olmayan, ama mütemâdiyen kılık değiştiren “amip sözcükler” modern dünyanın kutsal kelime dağarcığıdır. Modern batı toplumunun, dünyadaki bütün halkların takip etmek zorunda olduğu bir model sağladığına tam kanaat getirmiş insanlara sözümüz yok. Çünkü onlara göre bu kelimeler kutsaldır. Bunların meşrûiyetini sorgulamak dahi, modernitenin tanrılarına başkaldırmak ve ilerleme dininin bir zındığı olmaktır.”

Niçe “İnsan ağaç gibi yükselmek istediği nisbette kökünü derine salmalıdır.” der. Maalesef sığlık ve kalitesizlik içinde, bizim derinlerde işimiz kalmamış… Modernite ve postmodernizm emperyal kapitalizmin takdimi ve eseridir. Gerçek manada küreselleşme, modernite ve postmodernizmin neticesi olup, yenidünya düzeninin, adı konmamış yeni dinidir. Bu dinin vatanı dünya, ilâhı para, ahlâkı ve adalet anlayışı kanunların müsaade ettiği doğrular, sermayesi insandır.

İdeolojik bakış ve basit sloganlarla “düşündüğümüzü” zannettiğimizden, “modern olacağız, çağdaş olacağız” diye diye geri kaldık. Bugün batının olmasını istediği bir “doğu” ve ona reaksiyon gösteren bir “doğu” var. Ancak kendisi gibi olmaya çalışan doğu da, kendi medeniyet ve kültür mirasını ve estetiğini neredeyse tamamen kaybetmiş durumda olduğundan, verdiği mücadele, sadece bir kuru kavga ve gürültüden öteye gidemiyor.

Bir şey-eşya, sanat veya üretim, hakiki ve sahih olacaksa Jozef Haydın’ın Mesih oratoryosu kadar hristiyanlık, Itri’nin Salat-ı ümmiyesi kadar muhabbet, tekbiri kadar tevhid kokmalı. Köln katedrali kadar teslisi, Selimiye kadar tevhidi duyurmalı, Da Vinci kadar suret, hat sanatı kadar siret, çenesine yumruğunu gömmüş Rodin kadar akıl, başına kuşların yuva yaptığı Mecnun kadar aşk kokmalı. Goethe’nin Faust’u kadar muzdarip, Muhiddin Arabi kadar hakikat, Mevlana kadar mücerret aşk olmalı.

Batılılaşma maceramızın başladığı tarihten itibaren üretmek yerine hep tenkit ve itiraz ettik. Bütün doğrularımızı ve yanlışlarımızı yeniden sorgulayarak, bizim gibi “sahih ve doğru yeni bir yol arayışı nasıl olur?” sancısını çekenlere, geleneğin içinden Şeyh Galib bakın nasıl sesleniyor:

Hüsn-ü Aşk’ı yazdığı zaman “Mesnevî’yi taklid etmiş” diye tenkid edildiğinde, Hazret de cevaben;

Esrarını Mesnevi’den aldım
Çaldımsa da mîrî malı çaldım
Fehmetmeye sen de himmet eyle
Ol gevheri bul da sirkat eyle

demiş.

Gelenek, tarihi miras, mîrî malıdır. Mesele Şeyh Galip gibi çalabilmekte, onun dediği gibi her hususta “bir başka lisan tekellüm ettim” diyebilmektedir. Kapı açıktır, biz de bu kapıdan geçmeye çalışıyoruz.

Mimar Sinan’ın arkadaşı Taşlıcalı Yahya’nın bir beytiyle bitirelim.

Deruni aşina ol taşradan bigane sansınlar

Bu bir ziba reviştir, akil ol divane sansınlar.

Sabrınız için teşekkür ederim….

Etiketler

1 Yorum

  • hayati-binler says:

    Âmennâ, Muharrem Hilmi beyi tebrik ediyorum. İfade edilenlerin kahir ekseriyetine katılıyorum. Böylesi vâsi tabanlı tahlillere ihtiyacımız var. Teşhis ne kadar doğru olursa tedavi de o kadar doğru olur çünkü. Tebrikler ve Teşekkürler Sayın Şenalp.
    Not: Günümüzde metinde sözü edilen medeniyet tasavvuru. ben idraki, fena-beka telakkisi maalesef büyük nisbette bozulduğundan mabetler, gerek siluet gerekse sair cihetlerden vahşi kapitalizmin boyunduruğu altında geriye doğru ötelenmektedir. Bu ve benzeri hususlarda yapmış olduğum konuşmanın videosunu müdakkik enzarınıza arz ediyorum:

    https://goo.gl/l1oh0L

Bir cevap yazın