2.73 – Görünenin Ardını Görünür Kılmak Üzerine Bir Manifesto

27 Nisan 2023, mimarlık öğrencilerinin bir masa etrafında bir araya gelerek iç dünyalarında biriken düşünceleri kolektif bir kimliğe dönüştürdüğü tarih oldu. Bu buluşma, 2.73’ün başlangıç noktasını oluşturdu. “Görünenin ardını görünür kılmak” arzusuyla çıktığımız bu yolculuk, bireysel çabaları aşarak farklı coğrafyalarda –Eskişehir, İzmir, İstanbul, Mardin, Kocaeli– ve hatta uğramadığımız şehirlerdeki fikir paydaşlarımızın katkılarıyla genişleyen bir düşünce alanına dönüştü.

2.73, mimarlığı yalnızca fiziksel bir üretim pratiği değil, aynı zamanda deneysel, araştırmacı ve süreç odaklı bir alan olarak konumlandırır. Üretilen sonuçtan çok sürecin kendisini değerli görür; bellek, zaman, kent ve oyun kavramlarını kesiştirerek yeni anlam alanları yaratmayı amaçlar. Bu yaklaşım, Aldo Rossi’nin kentin belleği (L’architettura della città) kavramından beslenerek, tasarımı yalnızca nesnel bir çıktı değil, kolektif deneyimlerin, rastlantısallıkların ve mekânsal karşılaşmaların izini süren bir süreç olarak tarif eder.

-Görünenin Ardında-

Fotoğraf masanın ortasında duruyordu. Çok önemli bir andan hemen sonra çekilmişti; ama fotoğrafın gösteremediği şey, o anın sıcaklığıydı. Görüntüdeki donuk yüzlerin ardında, zihinde dolaşan kelimeler ve belirsiz görseller vardı. Fotoğrafa bakan herkes, kendi hatırladığıyla kendi uydurduğunu birbirinden ayıramıyordu.

Masadakilerden biri trene binmek üzereydi. Bilet cebindeydi ama ağzında başka bir tat dolaşıyordu: patlamış mısır. Henüz satın almamıştı ama tuz tadı çoktan diline sinmişti. Gerçek mi, hayal mi, karar veremedi.

Bir diğeri yanındakine sürekli konuşuyordu. İzleyeceği filmi anlatıyor, sahneleri, karakterleri, hatta replikleri sıralıyordu. O kadar ayrıntıyla anlatıyordu ki filmi sanki birlikte izlemiş gibilerdi. Ama masadaki arkadaşı sanki yoktu, ama vardı da. Bir gölge gibi; varlığıyla yokluğu aynı anda hissediliyordu.

Bir başkası uzun uzun denizi seyrediyordu. Dalgalara bakarken, suyun kıyıya her vuruşunda başka bir görüntü belirmekteydi zihninde. Güneşi ilk kez gören bir varlık gibi şaşkınlıkla bakıyor, kelimelere sığmayan bir anı yaşıyordu.

Sonra sahne değişti. Birinin ellerinde küçücük bir tohum belirdi. Tohum, derin bir nefesle büyümeye başladı; önce filiz, sonra dallar, sonra koca bir gövdeye dönüştü. Sanki Miyazaki’nin çizdiği bir sahneydi bu: yaprakların rüzgârla dans ettiği, gövdenin gökyüzüne uzandığı bir büyüme.

Ama büyümenin gölgesinde bir mantar çıktı ortaya. Küçük, sıradan gibi görünen bu mantar, masadakilerin gözlerinde bir delüzyona dönüştü. Birinin kahkahası çığlığa karıştı. O anda bir ses yankılandı:

“Tanrı öldü… Onu biz öldürdük.”

Kimse bu sesi kimin söylediğini hatırlamıyordu.

Bir opera salonunda buldular kendilerini. Salon bomboştu, sadece üç koltuk numaralandırılmıştı. Üç koltuk birbirinden uzak, sahneye bakan tek gözler gibiydi. Koltuklara oturanlar şarkı söylemedi; sadece birbirlerinin nefesini dinlediler.

Sonra Karaköy’de dar bir köşeye sıkıştılar. Duvarın gölgesinde bir hayalet vardı ne tamamen görünür ne tamamen kayıptı. “Beni hatırlıyor musunuz?” diye fısıldadı. Onun sesi, anıların gölgesine karıştı.

Bir merdiven belirdi; ucu görünmüyordu, sanki gökyüzüne uzuyordu. İlk basamağa çıktıklarında ayaklarının altından dünya küçülmeye başladı. Yukarıya her adımda biraz daha bellekten, biraz daha rüyadan uzaklaşıyorlardı.

Birden masaya geri döndüler. Garson geldi, hesabı bıraktı: 407 TL. Gülüştüler, hiçbirinin cebinde tam para yoktu. “Bölüşürüz” dediler, ama neyi nasıl bölüşeceklerini kimse hesaplayamadı.
Tam o sırada biri “Saat kaç?” diye sordu. Cevaplar üst üste bindi:

— Onu yirmi geçti.
— Hayır, üç buçuk.
— Sekize beş var.

Hepsi haklıydı, hepsi yanılıyordu.

Ve fotoğraf hâlâ masanın ortasındaydı. Donmuş kare, dalgaların, mısırın tuzunun, filmin sesinin, güneşin doğuşunun, büyüyen ağacın, boş opera koltuklarının, göğe uzanan merdivenin, Karaköy’ün dar köşesindeki hayaletin, 407 liralık hesabın ve çelişkili saatlerin arasında asılı kaldı.

Kimse emin olamadı: Gerçekten orada mıydılar, yoksa yalnızca anıların gölgesinde mi ya da yalnızca birinin zihninde mi?

-Görünür Kılma-

Anı ve rüya, mimarlığın yalnızca fiziksel değil, duyusal ve zihinsel boyutunu da açığa çıkarır. Juhani Pallasmaa’nın The Eyes of the Skin: Architecture and the Senses (1996) adlı eserinde belirttiği gibi, mimarlık salt görsel bir deneyim değil, tüm bedensel duyularla kavranır: “Mekân, yalnızca gözle değil; dokunmayla, kokuyla, sesle ve hatta hafızayla var olur.” Bu nedenle rüya ile anı, bedenin duyular aracılığıyla ürettiği ve yeniden yaşattığı mekânsal katmanlardır.

Henri Lefebvre’nin Mekânın Üretimi (1974) çalışması, mekânı statik bir nesne olmaktan çıkarır; toplumsal ilişkilerin, pratiklerin ve deneyimlerin ürünü olarak konumlandırır. Bu yaklaşım, mimari mekânın aynı zamanda ütopyaların taşıyıcısı olduğunu da açar. Ütopya, gündelik yaşamın yarıklarından ve rastlantısal karşılaşmalardan beslenerek, bireysel düşlerin kolektif bir kurguya dönüşmesiyle ortaya çıkar. Kent ise bu üretimin en yoğunlaştığı sahnedir. Maurice Halbwachs’ın kolektif bellek anlayışına göre kent, bireysel hatıraları aşarak toplumsal hafızanın taşıyıcısına dönüşür. Aldo Rossi’nin Kentin Mimarisi (1966) eserinde belirttiği gibi, kent yapıları ve mekânları yalnızca işlevleriyle değil, “kolektif bellek içindeki süreklilikleriyle” var olur. Walter Benjamin için ise kent, özellikle de pasajlar ve sokaklar, tarih ile şimdi arasında bir “diyalektik imge” kurar. Bu çerçevede kent, yalnızca yaşanan değil, aynı zamanda hayal edilen, yeniden kurgulanan bir sahne niteliği taşır.

Gaston Bachelard’ın Mekânın Poetikası (1958) ise mekânı, yaşananla hayal edilenin birbirine karıştığı bir şiirsellik olarak tanımlar: “Her ev, her köşe, her gölge, belleğin ve düşlerin tortusunu taşır.” Bu bağlamda mimarlık ve kent, yalnızca barınak ya da fonksiyonel çerçeve değil; hatırlamanın, rüya görmenin ve hayal kurmanın sahneleridir.

-İKİYETMİŞÜÇ-

İki boyut, düzlemin ötesine geçmeyen, yalnızca uzunluk ve genişliği barındıran bir varoluş biçimidir. Resim, çizim veya grafik gibi düzlemsel temsiller bu boyutta kendini gösterir; ama derinliğini aktarmaz. Üç boyut ise hacim ve derinliği içine alır, mekânın fiziksel varlığını deneyimleme olanağı sunar. Mimarlık, heykel ve gerçek dünyadaki mekân algısı genellikle bu boyuta dayanır; beden ve mekân arasındaki doğrudan ilişki burada ortaya çıkar. Son yıllarda konuşulan 2.5 boyut ise, iki boyut ile üç boyut arasındaki ara alandır. Görselleştirme ve dijital üretimde karşımıza çıkar; örneğin paralaks efektleri, düşük poligonlu 3D modeller veya bazı animasyon teknikleri mekâna derinlik yanılsaması verir. 2.5 boyut ne tamamen düz ne tamamen hacimli, ara bir deneyim sunar.

Peki ya 2.5 ile 3 boyut arasındaki ara alan, bu alan çoğunlukla göz ardı edilmiştir ne 2 boyutun basitliğiyle ne de 3 boyutun fiziksel varlığıyla tam olarak kavranamaz. İşte 2.73, tam olarak bu boşluğu doldurur. Somutluğu kaybolmuş ama bellekte varlığını sürdüren anılar ve mekân deneyimleri üzerinden şekillenir. 2.73, fiziksel dünyadan kopuk gibi görünse de zihinde ve beden hafızasında gerçekliğini korur; mekânın geçmişini, deneyimlenmiş zamanlarını ve bireysel belleği bir araya getirir.

“2.73, mekânın belleğe dönüşmesi, bedenin kendi sahnesini üretmesi, zamanın çoğullaşmasıdır. Ne tam şimdidir ne bütünüyle geçmiş; ikisinin arasındaki salınımda doğar.”

Kent, 2.73’ün temel odaklarından biridir. Onu “geçmiş, şimdi ve gelecek” düzlemlerinde, katmanlı bir zaman-mekân sürekliliği içinde ele alır. Bu perspektif, Maurice Halbwachs’ın kolektif bellek anlayışıyla kesişir: kent, bireylerin ötesinde toplumsal hafızanın taşıyıcısıdır. Rastlantısallığın yarattığı olasılıklarla yeni ütopyaların kapısını aralar; oyun kavramını tasarım sürecine dahil ederek, Lefebvre’nin mekânın üretimi teorisi doğrultusunda, katılımcıların deneyimlerini dönüştüren araçlar geliştirir. Böylece kent, yalnızca incelenen değil, birlikte kurulan, yeniden kurgulanan bir sahneye dönüşür.

İstanbul’da, Mardin’de ve farklı bağlamlarda gerçekleştirdiğimiz atölyelerde kentsel belleğin direncini, unutulmaya karşı varoluşunu ve hatırlama biçimlerini sorguladık. Geçici müdahalelerle kent parçalarını gün yüzüne çıkarmayı, kadim uygarlıkların izlerini güncel mekânsal deneyimlerle buluşturmayı hedefledik. “Işığın belleği” üzerine inşa edilen çalışmalarımızda mekânın algısal katmanlarını görünür kılmaya çalıştık. Bu çerçevede üretilen her atölye, mimarlığı zamansal bir yolculuk, hatırlamanın ve deneyimlemenin ortak bir dili olarak yeniden düşündü.

“Somutluğu kaybolmuş, ama zihnimizde hâlâ şekillenen… İşte biz de burada, bu boyutta, izleri takip ediyoruz. Ve her düşen şapka, her açılan bavul, her ortaya saçılan kart, bizi biraz daha kendimize yaklaştırıyor.”

-YÖNTEM-

2.73’ün yöntemlerinden biri oyundur. Johan Huizinga’nın Homo Ludens (1938) kitabında belirttiği gibi, “Kültür, oyun biçiminde doğar ve gelişir.” Oyun, gündeliğin sınırlarını askıya alır; kendi zamanı ve mekânını kurar. Huizinga, “Oyun sıradan yaşamın dışında yer alır; ama yine de yaşamı şekillendirir,” derken, aslında 2.73’ün mekânsal yaklaşımını da tarifler.

Ancak bizim için oyun yalnızca bir araç değil, aynı zamanda bir sunuş biçimidir. Burada drama ve oyunculuk devreye girer. Jerzy Grotowski’nin “yoksul tiyatrosu”nda olduğu gibi, en sade araçlarla hislerin yoğun biçimde aktarılması, 2.73 atölyelerinin de bir yöntemidir. Drama, bellekte gizli kalmış anıların dışa vurulmasına, oyunlaştırılan mekânlarda sahnelenmesine izin verir.

Tadeusz Kantor’un “Ölü Sınıf’ında” hayaletler ve anılar nasıl sahneye dönüştüyse, 2.73’ün pratiklerinde de katılımcıların kişisel hafızaları kolektif bir mekânsal deneyime çevrilir. Drama, burada yalnızca teatral bir biçim değil, hissin dışavurumunu mümkün kılan en saf kanaldır.

Bu nedenle 2.73’ün yöntemi, kent mekânını yalnızca düşünmekle kalmaz; onu bir sahneye dönüştürür. Katılımcılar hem oyuncu hem seyircidir; mekân ise hem zemin hem de hikâyedir.

-MANİFESTO-

“2.73, bellekte yeniden var olan ama somutluğu kaybolmuş mekânın manifestosudur.”

Çağrımız açıktır:

Mimarlığı süreç odaklı bir araştırma alanı olarak gören, kentin belleğini ve zamansallığını sorgulayan, görünmeyeni görünür kılmaya inanan tüm meslektaşlarımızı, öğrencileri ve paydaşlarımızı 2.73’ün kolektif yolculuğuna davet ediyoruz.

Etiketler

Bir yanıt yazın