Elmas Zeynep Ağaoğlu bu yazısında, 15 dakikalık şehir fikrini merkezine alarak, çağdaş kent ütopyalarının gözetim, denetim ve yönlendirme pratikleriyle nasıl iç içe geçtiğini ele alıyor.

Milenyumla birlikte, uzun yıllar kentler üzerine çalışan mimar ve kent kuramcısı Carlos Moreno, Avrupa şehirlerinde —özellikle İspanya’da— mahalle yaşamı ve yaya odaklı yerleşimler üzerine edindiği deneyimlerden hareketle 15 dakikalık şehir fikrini ortaya attı; bu fikir, bireyin günlük ihtiyaçlarını yürüyerek ya da bisikletle on beş dakika içinde karşılayabildiği, ilk bakışta masum bir kent önerisi olarak sunuldu. Paris Belediyesi’nde uygulanması planlanan bu modelde kent, bir çember mantığıyla ele alınıyor; insanlar yaşam, çalışma, alışveriş ve sosyalleşme gibi tüm ihtiyaçlarını bu çemberin içinde karşılıyordu. Trafik azalacak, hava kirliliği düşecek, kent içinde küçük küçük köyler oluşacaktı. Yüksek yaşam kalitesi, parlak bir yem gibi oltaya takılmıştı.
Derken, yaşam kalitesinin ne kadar hayati olduğunu fark ettiğimiz bir döneme girdik: Covid-19 ve pandemi süreci. İnsanlığı silkeleyip kendine getiren o eşik… Pandemi bize ne gösterdi? İnsanların korkmaya başladığını. Globalizmin ve dijital bilişim dünyasının etkisiyle, bireyin özgürlüklerinin elinden alınmasının aslında hiç de zor olmadığı görüldü. Dünyanın dört bir yanında gözetlenen toplumlar ortaya çıktı. Parça parça, evine kapanmış, evinden çıkmayan —ya da çıkarılmayan— insanlar… Her şey bilinir hâle gelmese de, herkes izlendiğinin ve izlenebilir olduğunun bilincindeydi. Kim nerede, ne yapıyor, hangi markete hangi saatte gidiyor; bilinmese bile biliniyormuş gibi davranılan bir eşik oluşmuştu. Evinden çıkmayan insanın kontrol edilmesi çok daha kolaydı.
Bu da bir “öneri”ydi.
Tıpkı 15 dakikalık şehir önerisi gibi.
Boş bir sofrada, sessizce önümüze ittirilen bir tabak… Çaresizdik. Çünkü yemezsek aç kalacak, aç kalırsak ölecektik. Ah, o öneriler… Yönlendirmenin en suya sabuna dokunmaz hâli. Önce masum bir fikir atılır ortaya, sanki hiç düşünülmemiş gibi. Sonra tepkiler izlenir: Karşımdaki oyunu gördü mü? Eğer fark edilmezse, işte o zaman derin bir “oh” çekilir; bıyık altından bir gülümseme belirir.
Peki nedir bu masumiyetin arka yüzü?
Her önerinin arkasındaki o güç nedir?
Yönetme isteği mi, yoksa daha fazlası mı?
Virüsü mü kontrol edeceksiniz, beni mi?
Şehri mi yöneteceksiniz, insanı mı?
Kent mi 15 dakikalık olacak, yoksa yaşadığımız hayatlar mı on beş dakikaya sıkıştırılacak?
Tam da bu noktada ütopya kavramı devreye girer. Ütopyalar tarih boyunca daima içine alan, ama dışarı bırakmayan düzenler olarak kurgulanmıştır. Bir kez içine girenin oradan çıkmaması istenir. Çünkü ütopya, varlığını sürdürebilmek için kaçınılmaz olarak toplum mühendisliğine başvurur. Nasıl yaşanacağı, ne yapılacağı, kaçta kalkılıp kaçta yatılacağı belirlenir. Siyasal ya da toplumsal boyutu ne olursa olsun, ütopya içinde bir düzen, bir tek tiplik arayışı vardır. Giyimden kuşama, saç tıraşından bedenlere kadar her şeyde birlik sağlanır. Fazlalıklar ve lüzumsuzluklar ayıklandığında, her şeyin güzel olacağına inanılır.
İşte 15 dakikalık şehir de, her ne kadar iyi niyetle düşünülmüş olsa da, önce bir belirsizlik alanı, ardından da kendine münhasır, kendi ölçeğini üreten bir distopya kurar. Bu sistemin adı tarihte çoktan konmuştur: Panopticon.

Jeremy Bentham’ın Panopticon’u, bireyi izlendiğini varsayarak disipline eden bir mimari iktidar modelidir. Gözetim burada fiziksel zorla değil, sürekli görünürlük ihtimaliyle işler. Birey denetimi içselleştirir; iktidar artık dışarıdan değil, içeriden çalışır.
Bu mantık yalnızca teoride kalmamıştır. Küba’da Batista, Venezuela’da Pérez Jiménez dönemlerinde panopticon, bir yapıdan ziyade rejimin mekânsal aklı olarak işlemiştir. Meydanlar, üniversiteler, kamusal alanlar gözetimin merkezine dönüşmüş; birey her an izlenebileceğini varsayarak kendi davranışını sansürlemiştir. Kent, başlı başına bir denetim aracına dönüşmüştür.
Bugün ise panopticon biçim değiştirmiştir. Artık kuleler yoktur; onun yerine kameralar, kartlar, uygulamalar, konum verileri ve algoritmalar vardır. Gözetleyen görünmezdir, gözetlenen ise çoğu zaman buna gönüllü olarak katılır.
15 dakikalık şehir modeli de bu tarihsel panopticondan biçimsel olarak ayrılır; fakat mantıksal olarak benzeşir. Yakınlık özgürlük gibi sunulur, fakat aynı zamanda yoğunlaşmış bir mekânsal kontrol üretir. Bireyin hareket alanı daralmaz gibi görünür; ancak öngörülebilir hâle gelir. Kent, küçük küçük mahallelere bölünür; her biri kendi içinde işleyen mikro devletçiklere dönüşür.
Çoğulculuk yerini kapalı döngülere bırakır. Daha az temas, daha az karşılaşma… Çünkü siyaset, steril ve düzenli mekânlarda değil; kalabalıkta, karmaşada, beklenmedik karşılaşmalarda doğar. Kent, farklı olanların birbirine çarptığı ölçüde kamusaldır. Oysa 15 dakikalık şehir, bireyi tanıdık olanın içine yerleştirir; benzerlerin benzerlerle yaşadığı, sürtünmesiz bir düzen kurar. Bu düzen çatışmayı değil, uyumu; itirazı değil, normalleşmeyi üretir. Kamusal alan daralmaz gibi görünür, fakat içeriğini yitirir. Karşılaşma azaldıkça, siyaset gündelik hayattan çekilir; geriye yalnızca düzenlenmiş hayatlar kalır.
Sonuçta fark edilmesinden korkulan şey tam da budur:
Masum görünen bir Paris ütopyasının, adım adım bir distopyaya evrilmesi.
Onu tanımlayan artık ne olduğu değil, ne olmadığıdır.
Bize sundukları değil, bizi alıkoyduklarıdır.