“Tarihi reddedince mimari yozlaştı, güdük kaldı”

Ahmet Ümit ile hem yeni kitabı Beyoğlu'nun En Güzel Abisi'ni hem de kentsel dönüşümden Çamlıca Camii'ne pekçok konuyu konuştuk.

Ahmet Ümit’in yeni romanı “Beyoğlu’nun En Güzel Abisi” müthiş polisiye kurgusu, ustalıkla işlenmiş karakterleriyle bir yandan sosyal sorunlara değiniyor, bir yandan da romanın içinden ekspres treni gibi geçen Gezi olaylarına. “Beyoğlu yaşlandı, çirkin yaşlandı, biz ona iyi bakamadık” diyor roman. Biz de Ahmet Ümit ile yeni romanını ve İstanbul’u konuştuk. Şehrin kanserojen bir şekilde büyüdüğünü söyleyen Ümit, tek başına Gezi olaylarının umut yaratmaya yeterli olamayacağını belirtiyor. Kırılma noktası olarak ulus devlet sürecini gördüğünü, tarihi reddedince mimarinin fakirleştiğini belirten Ümit, mimarideki yozlaşmaya dikkat çekerek “Cumhuriyet dönemi mimarisine dair anıt olabilecek bir eser yok. Müthiş bir yapı, cumhuriyeti simgeliyor diyebileceğimiz bir yapı yok” diyor. Romanda Başkomiser Nevzat’ın sıklıkla uğradığı Feraye Meyhanesi’nin cumbasındayız, İstiklal ayaklarımızın altında ve söz Ahmet Ümit’te.

“Gezi tek başına umut aşılamıyor”

Serkan Ayazoğlu: Beyoğlu Rapsodisi’nde Beyoğlu için tarihi anlatımlar sıklıkla işlenmişti. “Beyoğlu’nun En Güzel Abisi” romanınızın ortasından bir de Gezi geçmesine rağmen şehir için umutsuz bir dili var. Neden?

Ahmet Ümit: Şehrin yağmalanması, şehrin tarihsel dokusunun bozulması, kültürel kimliğinin talan edilmesi Beyoğlu Rapsodisi’nde yoğun olarak vardı. Gezi’deki olayları başlı başına ele aldığınız zaman bilinçli bir şekilde şehrin tahribatına yönelik bir protesto yoktu. Parkın korunması, ağaçların kesilmemesi için başlayan ama giderek siyasi otoriteye “Bana sormadan yapamazsın”, “Benim şehrim ile ilgili kararları bana sormadan alamazsın” diyen bir şeydi. Ama orada bulunan insanlar şehrin dokusunu şöyle koruyalım, kimlik çok önemlidir bilincinde olan insanlar değildi. Çok umut var eden bir girişimdi. Bu ülkede dönüşümü ve değişimi olumlu yönde gerçekleştirebilecek, en azından yanlış gidişe dur diyebilecek güçlerin varlığından haberdar ediyordu. Bu bile tek başına bir umut aşılamıyor. Kentin sorunları çok büyük. Göç çok büyük ve önlenemiyor. Göçe bağlı olarak bu durumun yarattığı kentleşme-kentlilik bilinci oluşmadığı için de şu anda Tarlabaşı’nda devam eden kentsel dönüşümün nasıl olacağına dair bilgimiz yok. Bunu denetleyen de yok. İsteyen istediği gibi yapıyor ve buna kimse karışamıyor. Kazlıçeşme’deki o büyük, uzun binalar, Four Seasons oteli gibi. Bunları durduramıyoruz. Mahkemeler karar veriyor ama yıkılamıyor. Başbakan’ın söylemesine rağmen yıkılamıyor. Böyle olunca çok umut var etmek mümkün değil. Durumu sadece bir hükümet meselesi olarak görmediğimi belirtmeliyim.

“Tarihi ortadan kaldırıyorsun. Asıl deprem bu”

Romanda kentsel dönüşüm sonucunda Tarlabaşı’nda ortaya çıkan rant savaşları da yer alıyor. Genel anlamda kentsel dönüşüm hakkında düşünceleriniz nelerdir?

Çölün ortasına Abu Dhabi, Los Angeles gibi şehir kurarsınız. Orada da bir tarz tutturursunuz. Oraya bir tarz lazım. 8500 yıllık tarihi olan bir şehre kentsel dönüşüm diye sürekli bina yapamazsınız. Bu doğru değil. Yaparsanız daha fazla göç olur. Başbakan, Amerika Başkanı değil, bütün milletler bir araya gelse 8500 yıllık tarihi oluşturamazlar. İnsanla birlikte oluşan bir yapıdır bu. Önce buna saygı göstereceksin. Bu kentin dokusuna, şahsına zarar veriyorsan orada bir sıkıntı var. O zaman sen tarihi ortadan kaldırıyorsun. Ve ne acıdır ki bunu yapanlar muhafazakarlar. Tarihe merakı olduğunu söyleyip “Geçmişimiz önemlidir”, “İnsan geçmişi olmadan yaşayamaz” diyenler. Kentsel dönüşüm olabilir. Bir sakıncası yok. Ama sen Tarlabaşı’ndaki mimariye sadık kalmayacaksan orada dur. Tarihi ortadan kaldırıyorsun. Asıl deprem bu. “Şehir yıkılır” diyor da şehri sen yıkıyorsun. Bu binaların bir anısı vardır. Benim oturduğum bina 1920 yılında bir Rus General tarafından yaptırılmış. Kimliği var. Neyi anlatıyor, 1917 yılında Rusya’da devrim oldu, oradan kaçanlar buraya geldi. Bütün binaların kodları var. Binalar bize bir şeyler anlatıyor. Ben modern bir şey yapacağım. Yapamazsın kardeşim. Paris ile İstanbul’u kıyasladılar. Paris İstanbul’a göre çok küçük bir şehir ama değeri üç katına çıktı. Neden? Çünkü tarihini koruyor, kimliği, şahsiyeti var. Bir marka orası. Sen nesin, yamalı bohçasın. Ki İstanbul Paris’ten çok daha güzel bir şehirdir.

“Ben yola veya köprüye karşı çıkmıyorum, şehrin dokusuna zarar verilmesine karşı çıkıyorum.”


Fotoğraf: Can Erok

Örgütlü olmanın önemini sıklıkla vurguluyorsunuz. İstanbul’daki projelere baktığınız zaman Menderes’ten bu yana şehri yönetenlerde pozitif olmasa da bir istikrar var. STK’ların bu noktada bir özeleştiri yapması gerekmiyor mu?

Evet, STK’lar için bir özeleştiri gerekli. Ama şu da doğru değil. Bir yer var, deniyor ki şu yapılsın bu yapılmasın. Şehirse şehir, semtse semt o bölgede yaşayan insanların karşı çıkması lazım. STK’nın görevi biraz da bunları yerine getirmek olmalı. Projeler önermeli ya da istenilmeyen projelerin engellenmesi için uğraşmak lazım. Sadece konuşmak yeterli olmuyor. Ben de birçok proje ile ilgili konuşuyorum. Ancak hükümetler sürekli “Biz halka hizmet götürüyoruz kardeşim” şeklinde düşünüyor. Tamam halka hizmet götürüyorsun da bu şehrin 8500 yıllık tarihi var. Bugün İstanbul’un belli bir yerinde yaşayan insanlara hizmet götürüyorsun ama bütün bu tarih boyunca İstanbullu olmuş ve bundan sonra olacakların hakkını gasp ediyorsun. Bunun anlatılması, bu bilincin ortaya çıkarılması lazım. Üniversitede bunları söylediğim zaman “Adamlar köprü yapıyor, yol yapıyor neden karşı çıkıyorsun” diyorlar. Ben yola veya köprüye karşı çıkmıyorum, ben şehrin dokusuna zarar verilmesine karşı çıkıyorum. Köprü, yol yine yap, metro yap, şehrin ihtiyacının karşılanması lazım. Ama bu senin şehrin. Tarihi dokusunu kaldırmanı, kimliğine dokusuna zarar vermeni gerektirmez. Evet biraz pahalı olabilir ama ona göre yapacaksın. Bunu anlatmak lazım. STK’ların sadece bunu söylemesi yetmez. Çok daha aktif bir şekilde hareket etmesi lazım. Bu şehir maalesef çok hızlı bir şekilde yağmalanıyor, yozlaştırılıyor. Daha aktif olmak lazım.

“Tarihi korumak oy getirmiyor ama yol oy getiriyor. Bunun adına fırsatçılık deniyor.”

6-7 Eylül olaylarına romanlarınıza sık sık değiniyorsunuz. Bunun yemeklerimizden, mimariye birçok konuda bizi fakirleştirdiğini söylüyorsunuz….

İstanbul Hatırası romanımı yazarken Tarihi Yarımada’da Hellenistik döneme ait binalar aradım, bulamadım tabi. Ama Roma dönemine ait anıtlar bulabildim. Cumhuriyet dönemine dair baktım, neredeyse yok. Tarihi Yarımada’da iki tane bina var. Bir tanesi adliye binası diğeri Fen Edebiyat Fakültesi’nin binası. Yani koca 90 yıllık cumhuriyette anıt bina olacak yapı bulamadım. Bu çok enteresan bir şeydir. Bir yandan da yıkıyoruz, ortadan kaldırıyoruz. Osmanlı’nın mimarisi ahşaptı. Deprem içindi bu. Deprem 1990’da ortaya çıkmadı. Roma döneminde de yaşandı. Osmanlı Dönemi’nde de yaşandı. Buna bir çözüm olarak ahşap binalar bulundu. Bu, yangın felaketini getirdi. Beyoğlu’ndaki eski binaların yanına Odakule gibi yapılar yaparsan bu bir cinayet oluyor. Bu bir gelenek haline geldi. Bunun nedeni aslında biraz tarih bilinciyle ilgili. Matrak olan paradoks şu ki tarihine en fazla sahip çıktığını söyleyen ülke biziz. Tarih bizim için çok önemlidir. Hadi Hitit’i Roma’yı Doğu Roma’yı boşver. Türk ve Müslüman eserlerini bile korumamışsın ki. Menderes, yolu açarken Tarlabaşı’nda Mimar Sinan’ın camisini kaldırıp atmış ortadan. Şu anda da hala devam ediyor bu alışkanlık. Çünkü kültürü korumak oy getirmiyor ama yol oy getiriyor. Bunun adına fırsatçılık deniyor.

“Cumhuriyeti simgeliyor diyebileceğimiz bir yapı yok”

Cumhuriyet dönemi mimarisini sığ mı buluyorsunuz? Bu biraz ağır değil mi?

Cumhuriyet dönemi mimarisine dair anıt olabilecek bir eser yok. Müthiş bir yapı, cumhuriyeti simgeliyor diyebileceğimiz bir yapı yok. Tarih bilinci hamaset değil korumaktır. Binayı korumaktır. Bu yok ki. Böyle bir anlayış gelişmemiş. Mimariyi tarihten, kültürden ayıramazsın. Senin tarih açında bir yozluk var. 200 bin yıllık bir tarihi sen 1071’den başlatıyorsun. Böyle bir saçmalık olabilir mi? 199 bin yıl var. Yarım Burgaz Mağaraları 200 bin yıllık. Geçen kazılarda Hititler bulundu İstanbul’da. Sen ne diyorsun: “Alparslan Malazgirt’te cuma namazını kıldı”. Tamam bu da bir tarih. Küçümsemek olmaz. Bu tarihimizin bir parçası. Ama 200 bin yıllık bir tarih var. Baktığınız zaman öyle anıtlar var ki. Nemrut’ta dünyanın sekizinci harikası Nemrut heykelleri var. İlk kiliseyi Antakya’da Aziz Petrus kurmuş. Sen bunları nasıl reddedersin? Reddettiğin zaman mimaride de yozlaşman, güdük kalman kaçınılmaz. 6-7 Eylül olayları oldu. O insanlar kalsaydı Beyoğlu bambaşka bir yer olacaktı. Ama bence kırılma noktası bizim ulus devlet kurmak adına kültürümüzü sığlaştırmamız, tekleştirmemiz. Ulus devlet kuracağız diye öteki kültürlerin hepsini reddediyoruz. Buna şöyle bir savunma yapılıyor: “Osmanlı Devleti yıkılıyordu, biz ulus devletimizi kuramamıştık.” Ama bu senin Ermenileri sürmeni, Rumları yok etmeni gerektirmez. Kürtleri baskı altına almanı gerektirmez. Demokratik bir formül bulacaksın. Özerklik mi olacak, Amerika’daki gibi federal bir devlet mi olacak bilmiyorum. Sonuçta geldiğimiz yere baktığımız zaman çıkan sonuç doğru değil. Kürt meselesi devam ediyor, her yerde başımızı ağrıtan bir Ermeni meselesi devam ediyor. Şehre korkunç bir göç var ve bu göçle başa çıkmak mümkün değil. Bu göçün getirdiği kültür aynı zamanda tabii ki binalara yansıyor, gelişigüzel çarpık binalar yapılıyor. Kanserojen bir şekilde büyüyor şehir.

“Şu anki estetik büyüklük estetiği”


Fotoğraf: Can Erok

Beyoğlu Rapsodisi’nin önemli karakterlerinden biri olan Selim mimardır. Bir bölümde sanattan anlamadığını söyleyince Katya ona mimar olduğunu hatırlatır. Mimarinin tarihten ayrılamayacağını söylediniz. Özellikle kişiliksiz dediğiniz binaları düşününce sanat ile ilişkisi hakkında düşünceniz nedir?

Sanat ile mimari arasında güçlü bir ilişki var. Her bina sanatsal bir şey taşır içinde. Başlı başına sanat olan binalar var. Mesela Gaudi’nin Barselona’daki binalarını düşünürseniz. Orası bir bina mıdır yoksa sanat eseri midir? Burada Mısır Apartmanı dediğimiz zaman sadece yaşanılan bir bina olarak görmüyoruz. Doğan Apartmanı’nı öyle görmüyoruz. Afrika Han var, Rumeli Han var. Evet, bunlar bir bina, konut ve işyerleri ama aynı zamanda şehrin de dokusu. Bir sanatsal formu var onların. Dolayısıyla sanattan bihaber olan bir mimar düşünemiyorum. O mimarın yaratıcılığını düşünemiyorum. Mimar dediğimiz kişi “evet bir konut yapacağız, şu gelir kesimine hitap edecek, şöyle bir ihtiyaç karşılayacak” diyerek yeterli olmaz. Her konutun bir yapısı, estetik formu vardır. Bu estetik formu oluşturabilmesi için de mimarın sadece sanatla değil, sosyoloji ile de psikoloji ile de ilişkisi olması gerekir. Ama “Ben gözlerimi kaparım TOKİ gibi yaparım” diyen mimarlar benim saygı duyduğum mimarlar değil. Cumhuriyet döneminde gözümüzü kamaştıracak mimarlarla karşılaştığımı söyleyemem. Yurtdışında Vedat Dalokay’ın yaptığı yerler falan var. Ama böyle çığır açan mimarlar yok. Daha çok şuan ki estetik büyüklük estetiği. Mesela cami yapıyorlar, o caminin büyük olması onlara mutluluk veriyor. Büyük olmak bir estetik kategoridir. Ama güzellik değildir. Cami olarak Selçuklu mimarisinin küçücük, yakut gibi camilerini enfes bulurum. Ama kocaman yapılan camiler o camilerin yanına yaklaşamazlar. Güzelliği büyüklük, gösteriş, şatafat, parlaklık olarak algılıyorlar. Mimar estetik kavramını bilmezse güzelliği de büyüklük olarak bilecektir sadece.

“Sayın Başbakan gelecek kuşaklar tarafından güzel olmayan bir anıtla anılacak”

Çamlıca Camisi’nin İstanbul’un her yerinden görülmesi gibi bir kriteri var. Bu bir simge arayışı mıdır? İstanbul’un simge eksikliği söz konusu mudur?

İstanbul’un hiçbir şekilde simgesi eksik değil. Bu İstanbul’un simgesi değil, Başbakanımız’ın kendi simgesini eksik görmesiyle ilgili bir şey. Kendine ait kalıcı bir şeyin olmasını istiyor. Onun için de oraya devasa bir cami yaptıracak. Bence Başbakan yanlış yapıyor. Çünkü oraya yapılacak olan cami büyüklük kavramı nedeniyle pek parlak olmayacak. Ve sayın Başbakan gelecek kuşaklar tarafından güzel olmayan bir anıtla anılacak. Roma’da “Meçhul Asker” anıtı diye bir anıt vardır. Bu Roma’nın en iğrenç anıtlarından bir tanesidir. Şehrin ortasında bir tarak gibidir. Devasa ve çok görkemlidir. İkinci Dünya Savaşı sırasında bütün mimarlar bombalanması için dua etmişler. Fakat ne yazık ki bombalanmamış. Yöneticilerin şöyle bir sorunu var. Yönetici bir bina, bir anıt yaptırırken “Ben ne bırakıyorum?” diye 50 kere düşünmek zorundadır. Ben Başbakan’ın danışmanlarının yerinde olsaydım onun iyiliği için o camiyi yaptırmasını önermezdim.

Etiketler

Bir yanıt yazın