“Romantik Plancılar”dan Kentsel Dönüşüm Konusunda Alınması Gereken Dersler

MSGSÜ Mimarlık Fakültesi Dekan Yardımcısı ve aynı zamanda Şehir ve Bölge Planlama Bölümü öğretim üyesi olan Doç.Dr. Murat Cemal Yalçıntan'la kentsel dönüşüm üzerine güzel bir söyleşi gerçekleştirdik.

Türkiye’de kentsel dönüşüm dediğimizde aklımıza neler gelir? Şık, yepyeni, steril yaşam alanları mı yoksa tahliyeler, yerinden edilmeler, barınma hakkı ihlalleri mi? İşin iç yüzünü öğrenmek isteyenler için Murat Cemal Yalçıntan’la güzel bir söyleşi gerçekleştirdik.

Bahar Bayhan: Kentsel dönüşüm kavramı Türkiye’de nasıl ortaya çıktı? Daha da önemlisi neden bir anda kentsel dönüşüm uygulamaları patlak verdi?

Murat Cemal Yalçıntan: Aslında iki tane çok önemli belirleyici var. Birincisi deprem. Deprem riski karşısında bir şeyler yapmaları gerekiyordu ve gerçekten kentseldönüşüm kavramı buna çözüm olacak bir cankurtaran gibi geldi. İkincisi de ekonomik büyümeyle ilgili. Türkiye ekonomisi inşaat sektörüne her zaman bir can simiti gibi sarılmıştır ama özellikle AKP döneminde yapılan duble yolları, TOKİ’nin yaptığı atılımları vs. düşündüğünüz zaman inşaat sektörü büyük gelişme kaydetmiştir. Şu an gelişmiş ülkelerin inşaat sektörü %3 civarındayken bizde %5-6 civarında seyrediyor ve bu sektör, ekonominin motoru gibi kullanılıyor. Bir yandan işsizlik sorununu çözebiliyorlar çünkü inşaat sektöründe bir büyümeye bir istihdam sağlarken sanayi sektöründe 1 büyümeye 0,3 istihdam sağlanıyordu. Yani istihdam anlamında büyük potansiyeli olan bir sektör. Dolayısıyla bu iki dinamik, deprem ve ekonomik büyüme anlamında Türkiye’nin inşaat sektörüne duyduğu ihtiyaç bence kentsel dönüşüme sığınmamıza neden oldu. Aslında kentsel dönüşümü hiçbir zaman kötü bir şey olarak görmedim. Kentsel dönüşüm, gerekli olduğu yerde kullanılacak bir mekanizmadır. Aynı şekilde kentsel yenileme de öyledir. Sanırım artık ilk dönemi geçtik, şimdi kavramları ve neyi nerede nasıl kullanacağımızı netleştirme zamanı diye düşünüyorum. Ciddi hatalar yapıldı, ciddi bir muhalefet oluştu, ciddi mağdurlar ortaya çıktı. Artık bunları tekrarlamamak gerekiyor. Tabii Ayvansaray’daki hareket bir tekrara işaret ediyor, umarım tekrar yaşanmaz. Neler yaşandığından dersler almak, ona göre de yol çizmek lazım.

BB: Başta kentsel dönüşüm kavramını nasıl algıladık? Bugün Türkiye’deki uygulamalar ile aslında olması gerekeni karşılaştırırsanız ortaya nasıl bir tablo çıkar?

MCY: Düşünün ki biz İstanbul’u yönetiyoruz ve İstanbul’da deprem riski var, bir şeyler yapmamız lazım. İşe depremin en büyük risk oluşturduğu yerlerden başlamak lazım. Oradaki konut stoğunu değerlendirirsek, bir kısmı belki tamiratla, onarımla halledilebilir olsa da bir kısmının yenilenmesi lazım. Burada kamu olarak özel sermayeye ihtiyaç var, özel sermayeden yatırımcıları çağırıyorsunuz, onlar da buranın yenilenmesi konusunda koşullarını sunuyorlar. O koşulları değerlendirdiğinizde uymadığını farkediyorsunuz. Mesela yoğunluk çok artıyor veya birçok insanı oradan dışarıya atmanız gerekiyor. Yatırım faktörleri ile ilişkiye girmeye başladığınız andan itibaren onlar da size, burada yoğunluk artışıyla yenileme gerçekleştiremedik ama başka bir yerde böyle bir dönüşüm gerçekleştirebiliriz gibi tekliflerde bulunmaya başlıyorlar. Önerdikleri diğer bölge aslında depreme müdahale etmek için öncelikli bir yer değil ama oraya da müdahale edilebilir. Burası üzerine proje geliştirmelerine izin veriliyor ve böylece yatırım odaklarının öncü olduğu projelerde tabii ki rant ta öncül bir faktör haline geliyor. Siyaset bu işi belirlerken belki tamamen rant odaklı düşünmüyor fakat süreç rantsız bir şekilde işleyemez oluyor. Kamunun gücünün eskiye oranla azalmış olması veya kamunun kaynaklarını farklı yere aktarmak istiyor olması devreye giriyor, çünkü neticede artık çok güçlü bir inşaat sektörümüz var ve güçlenmesini de destekliyoruz. Dolayısıyla kamu kaynaklarını kimsenin yatırım yapmadığı alanlara aktarır, özellikle de sınırlı kaynaklardan bahsediyorsak. Böyle bir süreçte rant ortaya çıkıyor, dolayısıyla rant, bu sistem içerisinde doğal bir şey haline geliyor. Çünkü özel sektör yatırım yapacaksa rant elde etmeyi amaçlıyor. Dolayısıyla bir dönüşüm, yenileme süreci yaşanacaksa bu biraz özel sektörün elinden yaşanacak ve özel sektörün bu süreçte bir şekilde yönlendirilmesi, yatırımların düzenlenmesi lazım. Mağduriyetin oluşmaması lazım ki eğer oluşuyorsa orada devletin devreye girmesi lazım. Veya özel sektör elde ettiği rantın bir kısmını kamu ile paylaşmalı ki kamu bu tip mağduriyetlerin önüne geçebilsin. Çözüme ilişkin birçok formül ortaya atılıyor, o formüller üzerine tartışmak lazım. Bu ülkede özel sektör dönüşüm yapmasın desek de bunun ne kadar gerçekçi olacağı tartışmalıdır. Zaten serbest piyasa dinamikleri, rantı artan bir bölgede kendiliğinden bir dönüşüm yaratıyor, dolayısıyla özel sektör zaten işin içinde. Ama bizim konuştuğumuz konu, toplu halde uygulanan dönüşüm projeleri. Kendiliğinden dönüşümdense toplu halde gerçekleştirilen dönüşümü tercih ederim, yeter ki yönlendirmesi, düzenlemesi olan aklı selim projeler yapılsın.

“Bu ülkenin ekonomisi inşaat sektörüne bel bağlamış durumda, bunun için de inşaat sektörünün önündeki tüm engeller kaldırılıyor.”

 

BB: Bu durumda devlet elini bu süreçlerden çekmiştir diyebilir miyiz? Diğer yandan da kentsel dönüşüm alanlarına dair özel kanunlar çıkarılıyor ve özellikle TOKİ çok güçlü bir aktör olarak karşımıza çıkıyor. Bu konuda neler söyleyeceksiniz?

MCY: Devlet aslında dönüşümden elini tamamen çekmiş durumda değil, kolaylaştırıcı pozisyonda yer alıyor. Bir yandan, ben bu işi özel sermaye üzerinden yapacağım diyor, diğer yandan da özel sermayenin bu alanlara girişinde çeşitli sıkıntılar olduğunu görüyor. Dolayısıyla bu sıkıntıları ortadan kaldırması için yasalar çıkartıyor, kolaylaştırıcı hamleler yapıyor. Mesela TOKİ’nin yaptığı genellikle özel sektörün önünü açmaya yönelik işlerdir. Kayabaşı’nda 100.000 konuttan bahsediliyor, 100.000 konutu TOKİ yaparken özel sektöre de 200.000 konutluk yatırım alanı açıyor. TOKİ orada inşaat sürecini başlatmasa özel sektör yatırım için Kayabaşı’nı tercih etmezdi. Kamunun kaynakları özel sektörün bu işte daha etkin kullanımını yönlendirecek, hızlandıracak şekilde kullanılıyor. Çünkü, yine en başta söylediğime geri dönüyorum, bu ülkenin ekonomisi inşaat sektörüne bel bağlamış durumda, inşaat sektörüne çok güveniliyor. Bunun için inşaat sektörünün önündeki tüm engeller kaldırılıyor. Örneğin yabancılara konut satışının önü açılıyor. Son 10 senede özel sektöre getirilen teşvikler, kolaylıklar incelenmesi gereken bir konu. Mesela sanayi ile karşılaştırırsak, birçok konuda sanayinin önü tıkanırken inşaat sektörünün önü açılmıştır. Bunun da aslında Türkiye ekonomisine getirdiği bir tehdit var. Özel sektörle büyüme belli bir noktaya kadar devam eder, sonra hem kent ölçeğinde hem de ülke ekonomisi açısından ciddi krizlere gebe kalınır. Bunun örnekleri yaşanmıştır, mesela Amerika’da yaşanan mortgage krizi ciddi büyük bir ekonomik krizdir. Veya 1980’lere kadar Londra’da ciddi bir ofis üretimi yapılmıştır ama 80’lerin sonuna gelindiğinde bunları satamadıklarını gördüler ve ofis arzının patlamasıyla karşı karşıya kaldılar. 2000’lere kadar Londra’nın merkezinde boş ofisler kaldı. Bu da bir krizdir aslında, kentin değerini düşürmüş oluyorsun sonuçta. Bir denge kurmak gerekir, kentin değeri sonuna kadar artmaz. Ben zaten kentin değeri üzerinden planlama yapmayı doğru bulmuyorum ama bugünkü sistem bu yönde işliyor. Kentin değerinin sürekli artacağını düşünüyorlarsa yanılıyorlar. Bir noktada bu talep bitecek hatta belki satışlar başlayacak. Bunu öngörmedikleri sürece de bizi krize açık hale getiriyorlar. Öngörüyle planlı konut, ofis üretimi yapmak lazım, dönüşüm ve yenilemeyi planlı gerçekleştirmek lazım.

BB: Bildiğim kadarıyla şu anda da ciddi bir konut fazlası var.

MCY: Evet, konut fazlası var. Deprem riski taşıyan bir kent olduğu için İstanbul’da bunu anlayabiliriz çünkü eski konutlar bir şekilde kullanılmaz hale geliyor ve onları yavaş yavaş stoktan düşüyoruz. Bildiğim kadarıyla sadece TOKİ son 10 senede 400.000 civarında konut üretti. Bu çok büyük bir rakam. Bu üretimin planlı olduğu tartışmalıdır çünkü yarın bu alanlar çöküntü bölgesine de dönüşebilir. Bunların hesaba katılması lazım. Mesela Fransa’da banliyöler üzerinden bir gelişme deseni vardır, bu banliyöler bugün çöküntü bölgeleri haline gelmiştir. Bunların toplumsal ve ekonomik sonuçları vardır. İşe sadece kenti tasarlayıp güzelleştiriyorum şeklinde bakamayız. Bunları öngörmediğiniz sürece eleştiriye açıksınızdır ve zaten bizler de senelerdir eleştiriyoruz.

“Bütün küresel kent olma iddiasındaki kentlerde sadece muhasebecilerin, reklamcıların, bankacıların yaşadığı tekdüze bir hayat mı olacak?”

 

BB: Kentsel dönüşüm uygulamaları Türkiye’de hem toplumda hem de kentlerde nasıl bir dönüşüm ortaya koyuyor?

MCY: Dönüşüm, aslında çoğunlukla küreselleşme, küresel kent kavramlarına dayanıyor. Bunlar, gerekçelerin meşrulaştırıldığı söylemler olarak düşünülebilir. Küreselleşme ve küresel kent kavramları, İstanbul’un değeri arttığı zaman, İstanbul’a yabancı yatırımcılar ve turistler akın ettiği zaman İstanbul’da zemin bulur. Böyle bir halde küreselleşmeden bahsedilebilir. Yoksa, İstanbul yerinde dururken “biz küreselleşelim, İstanbul’u güzelleştiriyoruz o yüzden kötü binaları yıkıyoruz yerlerine şahane binalar yapıyoruz” demek mümkün değildir. Ama 1990’ların başından itibaren “haydi küreselleşelim, İstanbul’u küresel kent yapsak” gibi bir söylem yayılmaya başladı ve bu, İstanbul’u pazarlama stratejisine dönüştü. Zaman içerisinde İstanbul’a olan ilgi artmaya başladı ve İstanbul şimdi bir yandan küreselleşen bir kent portresi çiziyor, diğer yandan da kentin değeri artıyor. Burada küreselleşmeyi, yatırımcının, sermayenin, iş adamının üzerinden düşündüler ve İstanbul’u ona göre hazırlamaya başladılar. Halbuki İstanbul’a gelen turistlerin çoğunluğu İstanbul’un çok ilginç bulunan kültürel, sanatsal, entelektüel ortamına, İstiklal Caddesi’ne, tarihi yapıları görmeye geliyorlar. Bu konuda ise kamunun yatırımları çok eksik kaldı. Buna rağmen bu konuda da şu anda ciddi bir yükseliş yaşanıyor. O zaman İstanbul’u nasıl hazırlamamız gerektiği sorusu da ortaya çıkıyor. Bu kadar büyük bir kitle İstanbul’un sanatsal, tarihi ortamını merak edip geliyorsa bizim İstanbul’u küreselleştirme biçimimiz bugünkü şekilde mi olmalı. Zeytinburnu’na kuleler mi dikilmeli yoksa çok daha hassas mı davranmalıyız. İstanbul’u nasıl bir geleceğe hazırladığımız konusunu hiç tartışmadık mesela. Biz, küreselleşmeyi, Saskia Sassen kitaplarında yer alan formülasyonla, finans, gayrimenkul, reklam, sigorta gibi konularda atılım yapmak olarak algıladık. Bu çok ciddi bir hata. Küresel olma iddiasındaki her kent aynı sektörlere ağırlık veriyor. Bunların içinde bölgesel bir merkez haline gelmeniz lazım. Yanı başımızda Moskova, Kahire, Lübnan var ve bunlarla yarışma halindesiniz, sizin bölgesel bir merkez haline gelmeniz lazım. Bir merkez konumuna gelsek bile bütün küresel kent olma iddiasındaki kentlerde sadece muhasebecilerin, reklamcıların, bankacıların yaşadığı tekdüze bir hayat mı olacak? Küresel kent olmanın birinci şartı her konuda çeşitliliktir. Biz bu yönde kamu yatırımları ve planlama açısından çok eksik kaldık. Bizim projeksiyonumuz sanayinin payını düşürmek hizmetler alanında payı arttırmak oldu. Bu durumda tabii ki sanayi işçisini de dışladı. İstanbul artık sanayi işçisine ihtiyaç duymuyor, onları Tekirdağ gibi sanayi bölgelerine göndermeyi hedefliyor. Bu da çirkin bir şey tabii ki çünkü İstanbul bir sanayi azmanı olarak bugüne geldi, bu da sanayi işçisi sayesinde oldu. Metropol olduktan sonra da küreselleşme bahanesiyle İstanbul’u bugüne getiren insanları kentten kovdu. Bu kentin ontolojisine aykırı bir şey aslında. Çünkü kent, insanı için vardır. Bu kentte var olmak öncelikle beni mutlu etmeli, sonra dışarıdan gelenler düşünülmeli. Son dönemde bu kentin insanlarını mutlu etmeye yönelik ciddi yatırımlar var mı diye bakarsak hayatımızı kolaylaştıran gelişmeler var diyebiliriz ama bunlar da hizmet için mi yapıldı tartışılır. Bir örnek vereyim, Altunizade’de Üsküdar Belediyesi’nin astığı “İstanbul’un ilk uluslararası voleybol salonunu açıyoruz” yazılı kocaman bir pankart gördüm. Önce şunu konuşmak lazım, acaba her mahallede, bırakın salonu voleybol sahası var mı? Niye uluslararasına, dünya ölçeğine bu kadar önem veriyoruz? Bunu artık vatandaşların da sorması lazım, sormuyorlar, sonra da “ucube muhalefetler” diyorlar bize. Sorduğum soruda nasıl bir gariplik var? Ben burada yüzemiyorum mesela. Londra’da 5 sene kaldım, her semtin kendi içinde yüzme havuzu vardı ama burada gidip yüzebileceğim bir yer yok. Bunların yapılması gerek ki yaşam kalitemiz bu şekilde yükselsin. Önce sen kendi vatandaşına yetecek yatırımları, sonra uluslararası düzeyde voleybol sahasını gerçekleştir. Parası olan herkes yüzebiliyor bu ülkede, olmayanın da derdi yüzme değil zaten. Dolayısıyla yaşam kalitesinde böyle bir açık oluşuyor. Parası olan yaşam kalitesini satın alıyor, olmayan yaşam kalitesiyle ilgilenmiyor, karnını doyurmaya çaışıyor. Dolayısıyla orta sınıfın talep etmesi gereken şeyler açıkta kalıyor. Böyle bir orta sınıf oluşamadığı için de yaşam kalitesinin artışını uluslararası voleybol salonuna bağlıyoruz.

“Her şeyi sermaye birikiminin önünü açmaya adadığımız bir ülkede yönetişim modelinin uygulanması mümkün değildir.”

 

BB: Belediye- özel sektör ve sivil toplum kuruluşları ile mahalle dernekleri arasında bir uzlaşmanın yaratılması, dönüşümün herkes için sağlanması nasıl mümkün kılınabilir? Böyle bir uzlaşmayla oluşturulan yönetişim modelinden bahsedebilir miyiz?

MCY: Şu an için mümkün değil. Yönetişim, farklı aktörlerin bir araya gelmesi ve karar üretmesidir. Bunların arasında da süreçten etkilenenler önemli bir aktör konumundadır ve onlar olmadan üretilen karar çok eksik olacaktır. Yaşayanlardan çok yoksul olanlar gerçekten bu işlerle ilgilenemiyor, karınlarını doyurma derdindeler. Orta sınıf dediğimiz grup, Türkiye’de zayıf bir grup yani sözü olmayan, talebini ifade edemeyen bir grup. Onlar ciddi anlamda bu masada yer alamıyorlar. Sivil toplumun da yeterince gelişememesi gibi bir durum var. Üst gelir grubu ise ya siyaset ya da yatırımcı ayağında bir şekilde temsil edilen pozisyonda bulunuyor. Böyle olunca sağlıklı bir yönetişim modeli kurmanız mümkün değil. Artık kamu da kamu gibi davranmıyor. Ekonomik model, inşaat sektörünü geliştirmeye çalışma, sermaye birikimini arttırmaya çalışma güdüsüyken kamunun kamu gibi davranması mümkün değil. İşte o zaman her şeyi sermaye birikiminin önünü açmaya adıyoruz. “Önünü açmak” aslında dizginsiz bir yatırım alanı açmak demek. Ne kadar dizginsiz olursa o kadar çok para kazanacaktır. Mesela 5 kat yerine 15 kat imar izni verilecek, yoğunluklar arttırılacak. Yozlaşmalar, rüşvetler gibi şeylerin de var olduğunu sayarsak yönetişim modelinin Türkiye’de uygulanması mümkün değildir. Amerika’daki, İngiltere’deki uygulamalarda kısmen başarı vardır. Bence tek başına devletin veya tek başına özel sermayenin uygulamalarına göre başarılıdır fakat hala yaşayanların temsili açısından ciddi sıkıntılar var. Yani temsiliyet sadece bize özgü bir sorun değil fakat bizden daha iyi durumda oldukları söylenebilir.

BB: Yaşayanların temsilcisi akademisyenler oldu gibi görünüyor.

MCY: Evet ama biz de istisnai bir durumuz aslında. Yani Türkiye’de şehircilik ve mimarlık tarihine baktığınızda iki veya üç dönem vardır. Bu dönemlerde üniversitelerin, üniversitelerdeki akademisyenlerin ve öğrencilerin de bu tartışma zeminine girdikleri görülür. 1980 öncesinde bir dönem vardı, çok öncelerinde de ilk gecekonduların kuruluş aşamasında yaşanan bir deneyim vardı. Bunun dışında da çok fazla bir şey yoktur aslında. Özellikle akademinin düşük gelirli kesimle kurduğu ilişkide ciddi sıkıntılar vardır. O yüzden çok büyük bir ilişki, ciddi bir savunma varmış gibi algılanmasın.

BB: Kentsel dönüşüm konusunda yurt dışından gösterebileceğiniz başarılı örnekler var mı? Yurt dışındaki kentsel dönüşüm örnekleri ile Türkiye örneklerini karşılaştırdığınızda arada nasıl farklılıklar görüyorsunuz?

MCY: Örnek verebileceğim bir uygulama yok. Her yerin, her zamanın dönüşüm ve yenileme projesinin farklı olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla tek bir yenileme projesi üzerinden düşünmek çok kolay değil. O yerin ve zamanın analizinin çok iyi yapılması ve ihtiyaçların belirlenmesi gerek. Bunu da, çok büyük bir şeffaflıkla, orada yaşayanlarla, kullanıcılarla birlikte tartışarak, onları da ikna ederek bir modele doğru taşımak lazım. Dolayısıyla başka bir yerde başarılı olmuş bir projenin burada da başarılı olması beklenmez. Ufak tefek örnekler elbette ki var. Mesela Granada’da bir Roman bölgesi, onarılarak yenilenmiş ve bu bölge, oradaki turizm aksları ile ilişkilendirilmiş, Çingenelerin hayatına uygun fonksiyonlarla donatılmış, binaların renkleri bile ona göre seçilmiş. Aslında burada, “Çingenelerin hayatı turizme konu edilecek bir şey midir?” eleştirisi de yapılabilir. Her zaman eleştirebileceğimiz noktalar olabilir. Bana göre bu, onların kararı olmalı yani Çingenelerin hayatının turizme malzeme edilip edilmeyeceğine ben karar veremem. O topluluk içinde de farklılıklar olabilir, mesela bir kesim daha kapalı yaşamayı tercih edebilir. Her iki topluluk da Roman topluluğudur, yaşama koşulları çok benzerdir, ikisi de İstanbul’da yaşıyor olabilir ama farklı iyileştirme müdahalelerine ihtiyaçları vardır. Ben özellikle iyileştirme kavramını kullanmak istiyorum çünkü İstanbul’da öncelik iyileştirmeye verilmelidir. Bugün İstanbul’un ciddi bir konut stoğu var. Bu bir zenginlik neticede, ömrünü tüketmeden neden yıkıp yenisini yapma ihtiyacı duyuyoruz. Bu ömrün sağlıklı tüketilmesi için de iyileştirme hamlesi yapmak lazım. Fakat bu tercih edilmiyor. Tercih edilmemesinin sebeplerini de yine sermaye birikim süreçlerine, inşaat sektörünün büyümesine bağlarım çünkü inşaat sektörü iyileştirmeden bu kadar büyük fayda sağlayamaz. Mesela Ağaoğlu, Taşyapı gibi oluşumlar bu yüzden son 10 yıl içinde gelişme gösterdi.

“Bize romantik diyenlere, herhalde onlar şimdiye kadar hiç aşık olmadılar gibi bir cevap verebilirim.”

 

BB: Kentsel dönüşüme karşı çıkanlara “romantikler” yakıştırması yapılıyor. Bu konuda ne düşünyorsunuz?

MCY: Bana pek çok kişi romantik demiştir bugüne kadar ki eski meslek odası başkanım dahi bana “romantik plancı” demiştir. Ben, romantik diyenlere, herhalde onlar şimdiye kadar hiç aşık olmadılar gibi bir cevap verebilirim. Aşık olabilmek için görmek, yaşamak, hissetmek lazım. Romantik diyen arkadaşlar, herhangi bir gecekondu bölgesine gittiler mi, oradaki insanlarla oturup sohbet ettiler mi, onların yaşamlarını iyice algıladılar mı, orada kurulan sosyo-ekonomik ilişkileri çözümlediler mi? Mesela bir Roman bölgesindeki eğlencenin içinde yer aldılar mı, açıkçası merak ediyorum. Onların aşık olabilme ihtimalleri yoktur zaten. Dışarıdan nasıl aşık olacaklar ki, tabii ki biz aşık oluruz, biz romantik oluruz. Bu tip eleştirileri olan arkadaşlara hep şunu söylerim: Değerli vaktinizin bir kısmını ayırın, ben gönüllü olarak sizleri gezdireceğim. Bana vereceğiniz zamanın sonrasında siz de romantik olmazsanız, sizi de aşık etmezsek oralara, o zaman başımızı önümüze eğeriz. İnsanlar, şahane ofis bloklarının içindeki şahane masalarından veya üniversitelerdeki yıkılmaz kalelerinden bize romantiksiniz diyemezler. Gelsinler, onların yaşadığı koşulları görsünler, ondan sonra bana romantik desinler. Basitçe örneklersem, Sulukule için biz, bu insanları yerlerinden etmeyin dedik. Bunun da bu binaları yapmayarak gerçekleşebileceğini söyledik. Bu binaların yerine, buradaki insanların yaşama biçimine, ekonomik koşullarına uygun iyileştirmeler, yeniden inşalar düşünülebileceğini söyledik. Buna yönelik de iki tane alternatif proje önerdik. Biz, projelerimizin muhteşem mimari projeler olduğunu savunmadık hiçbir zaman. Sadece yaşayacak projeler olduklarını savunduk. Şimdi, mimari anlamda çok kaliteli bir proje geliştiriliyor ama orada yaşayanlar için ölü bir proje gerçekleştiriliyor. Şu anda o inşaatlar tamamlanıyor ve o bölgede yaşayan tek bir Roman kalmadı. Taşoluk’a gönderilen 320 kiracı Roman’ın 310 tanesi geri dönüp Karagümrük gibi bölgelere yerleşti. Şimdi de oralarda yeni Sulukule’ler oluşuyor. Peki biz Sulukule’yi bir başarı öyküsü olarak mı anlatacağız yoksa biz romantiklerin doğru söylediği konusunda bir kanaat mi getirecekler?

BB: Dönüşüme karşı kurulan mahalle dernekleriyle yakından ilişkili olduğunuzu biliyoruz. Bu derneklerin amacı nedir ve gerçekleştirdikleri çalışmalar nelerdir?

MCY: Biz, Bir Umut Derneği, Dayanışmacı Atölye olarak bu işlere 2004 yılında başladık. O dönemde mahalle dernekleri, mahallelerindeki planlama faaliyetlerini, dönüşüm, yenileme gibi konuları tartışacak kimlikte değildi. Mahalleler, bizlerden destek alabileceklerini öğrendiler ve bizler de mahalleleri ziyaret etmeye başladık. Mesela mahalleye yeni bir plan yapılıyorsa bu planı anlatmamız için bize geliyorlardı, biz de öğrenci arkadaşlarımızla birlikte gidip anlatıyorduk. Buna karşı nasıl tepki verileceğine, neler yapılabileceğine, itiraz dilekçelerinin nasıl olabileceğine, davaların nasıl açılabileceğine dair bilgiler veriyorduk. 2004 yılından bu yana mahalle derneklerinin bu yönde kapasite oluşturmasını sağladık ve bence sivil toplumun sesini çıkarması açısından önemli bir adımdır. Süreç içerisinde çeşitli mahallelerdeki derneklerin çeşitli kazanımları olmuştur. Çok farklı işler yapılmıştır, mesela Gülsuyu-Gülensu’da mahalle dernekleriyle radikal bir planlama deneyimi yaşadık. Ben bu konuları çok önemsiyorum. Ama her şeyde olduğu gibi mahalle dernekleri de bir güç alanı haline gelmeye başladı, mahalle derneklerini ele geçirme yarışı başladı. Mesela Kadir Topbaş, geçtiğimiz seçimlerden sonra yaptığı konuşmada, “Biz dönüşümden dersler aldık, bundan sonra dersler çerçevesinde dönüşüm yapacağız, dönüşüm alanı ilan edeceğimiz yerde de ilk iş mahalle derneği kurmak olacak,” dedi. Yani olay siyaseten de kullanılır hale geldi. Mesela Sulukule’de, projeye muhalif bir dernek varken belediye desteğiyle projeye taraf olan ikinci bir dernek kuruldu. Bunların dışında, İstanbul Mahalle Dernekleri platformunun kurulması için çok çaba gösterdik. Toplantılar organize ettik ve kendilerinin devam ettirmesi için kenara çekildik. Onlar da birkaç sene götürdüler bu işi fakat zaman, toplanma yeri sıkıntısı gibi nedenlerden dolayı buluşamadılar ve sonunda sözcülerin temsil ettiği bir yapı haline geldi. Bunun nasıl formüle edilebileceği tartışmasından da ilçe bazında mahalle dernekleri kurma fikri ortaya çıktı. Küçükçekmece’de böyle bir model işliyor ve Ayazma meselesiyle ilgili Küçükçekmece Platformu çok iş yapmıştır. Aynı şekilde Sarıyer’de de bir iki yıldır benzer bir platform var. Bu tip oluşumlar çok önemlidir. Zamanla gelişme kaydedecektir fakat daha önce de belirttiğim gibi bazı tehlikeli olabilecek tarafların altının çizilmesi lazım.

BB: Son olarak MSGSÜ’de düzenlenen Çarşamba Seminerleri hakkında sormak istiyorum. Nasıl başladı bu toplantılar zinciri? Süreç nasıl ilerliyor? Konuşmacılarınızı nasıl belirliyorsunuz?

MCY: Bu aslında çok güzel bir hikaye. Ben doktora eğitimimi London School of Economics’te tamamladım ve burası, İngiltere’nin entelektüel merkezi gibi bir yerdi. Her gün çeşitli konularda birçok seminer gerçekleşirdi. İçten içe de öğrenciliğim boyunca bizim okulda kaç tane seminere gittim diye düşünüyordum. Türkiye’ye gelişlerimde bölümde bir seminerler serisi gerçekleştirme fikrini hep dile getirdim ve bunu arkadaşlar da sahiplendi. 2002 yılında döndüğümde böyle bir çalışma grubu kurdum, bölümün dikte ettiği bir şey olmaktan ziyade bu gruba katılım serbest oldu, öğrenciler, hocalar, mezunlar herkes katılabiliyordu. Toplantılarımızı yapıp, program hazırlayıp seminerleri yapmaya başladık. Zaman zaman azaldık, zaman zaman çoğaldık ama neticede ısrar ettik ve 9. zafer yılımızı devirdik. Sponsorlar bulduk bazısı geri çekildi, masrafları biz cebimizden karşıladık, kimi zaman öğrenciler katılmadı öğrenci toplamak için kantinlere koştuk. Ama neticede hiçbir üniversitenin yapamadığını yaptık diye düşünüyorum. Hatta şimdi diğer üniversiteler de bu tip seminerler düzenlemeye başladı. Kopya çektiler diye bir düşüncem yok çünkü bunlar mutlu edici gelişmeler, biz de onları takip etmeye başladık mesela. Her hafta 70-80 civarında kişinin izlediği, videoya kaydedip sitemize yüklediğimiz bir birikim oluştu. Başından itibaren bu işte yer alan değişmeyen iki üç kişiden biriyim ve çok mutluyum, gururluyum.

BB: Çok teşekkür ederiz.

MCY: Ben teşekkür ederim.

Etiketler

Bir yanıt yazın