Rant Her Zaman Vardı, Şaşırtıcı Olan Operasyonlar

Mimar Korhan Gümüş ile gündemdeki yolsuzluk operasyonlarından AKM'ye pek çok konuyu konuştuk.

Gündemi sarsan yolsuzluk operasyonlarında iddialar inşaat şirketlerinden belediyelere kadar uzanıyor. Biz de Mimar Korhan Gümüş’e sorularımızı yönelttik. Rantın değil operasyonların şaşırtıcı olduğunu, operasyonlarla birlikte bilinçaltında bilinen işlerin bilinçüstüne çıktığını söyleyen Gümüş “Belediye vergiler, harçlar ile elde edilen gelirlerin dışında çok daha büyük bir alanı yönetiyor. Aslında rant dediğimiz şeyi yönetiyor” dedi. AKM yönetiminin yenileme projesinde engel oluşturduğunu da sözlerine ekleyen Gümüş: “Yoksa AKM hiçbir kamu yapısında yaşanmayan katılımcı, şeffaf, ayrı ayrı uzmanlık alanlarının bağımsız fikir süreçleriyle Türkiye’nin en güzel uygulaması olacaktı.”

Serkan Ayazoğlu: İstanbul’da kamu mirasını yönetecek yapı yok demiştiniz. Bunu biraz açabilir misiniz?

Korhan Gümüş: Geçmişten beri böyle bir eksiklik söz konusu. Modern kamu yönetimi fikrinin ortaya çıkışında şehrin kendi içinde küçük üretim yapısıyla bir düzen vardı. Modernleşme bunun üzerine işlem yapıyordu. Planlama, teknik hizmet olarak kenti melez bir yapıda dönüştürüyordu. Hiçbir zaman total bir tasarım yoktu. Şehir kendi gerçekliğini üretiyordu. Yolları genişleten, boruların çapını hesaplayan, elektriği, gazı dağıtan kendi yapısını oluşturan, kenti yöneten bir mekanizma vardı. Kent geleneksel yapısıyla devinirken kamu, bunun içine düzenleyici, modernleştirici, bir güç olarak giriyordu. Şimdi ise kent insan haklarıyla, farklı kamu yararının temsiliyle, her şeyiyle politik bir şeye kavuştuğu için 19. YY’ dan kalma bu endüstriyel yönetim modeli post endüstriyel döneme cevap vermiyor. O dönem endüstriyel olmayan bir kenti yönetmeye, onu dönüştürmeye çalıştırıyorduk. Şimdi zaten endüstriyel bir kentte yaşıyoruz. Bu kenti dönüştürebilecek bir yapı yok. Bu segmentler, kompartımanlar halinde tanımlanmaya çalışılıyor. Sorgulayıcı üst diller olarak kentle mesafeli durmuyor, kenti üretmiş olduğu hakikat alanında tanımlamaya çalışıyor ve o yüzden de kentsel hareketliliği tanımlayamıyor, onunla ilişki kuramıyor.


Fotoğraf: Can Erok

Kamusal alana STK’ların girişi yok

Bu noktada STK kısmında ne gibi eksiklikler var?

Bu yapıya hazır örgütler yok. Bu alan örgütlenmiş, yapılanmış değil. Çünkü olağanüstü koşullar olduğu için kamusal alan resmi alanın kontrolünde kalıyor. Bu yüzden de bizde STK’lar sadece itiraz ediyormuş gibi kalıyor. Sivil girişimler, vatandaş girişimleri sadece hak tanımlı itiraz etme yönünde örgütleniyor. Kamusal alana STK’ların girişi yok. Buradaki faaliyetlere katılamıyor sadece itiraz ediyor, ya da kabul ediyorlar.

Peki, bu nasıl aşılabilir?

Hem yönetimde hem STK tarafında deneyim eksikliği var. Yönetim, sivil toplumu nasıl içine alacağını bilmiyor. Bunun için kamusal hizmetler, teknik ve anonim hizmetler olarak kalıyor Taksim örneğinde olduğu gibi Park ve Bahçeler Müdürlüğü, güvenlik, zabıta, diğer hizmetler işini yapıyor ama bunlarla kamusal alanı tanımlayamıyoruz.

Kuzeye yönelim kent merkezlerini değersizleştiriyor

İstanbul’un kuzeye doğru genişlemesi 3. Havalimanı 3. Köprü gibi projelerle hız kazanıyor. Bu yönelim merkez yapı stokunu değersizleştiriyor demişsiniz. Yeni bir durum mu bu?

İstanbul bunu hep yaşadı. Bazı kent merkezleri değersizleşti. Bunun nedeni de post endüstriyel döneme geçmekti. O dönemde İstanbul’un sanayi merkezi, üretim fonksiyonları değişti. Bu kente faydalı olabilecekken zararlı oluyor. Bir taraftan şehir yenilenirken statüko değişiyor. Zenginlikler el değiştirebiliyor. Bu bir anlamda olumlu. Sosyal adalet sağlayabilir. Yoksul insanlar arazilerinin değerlenmesiyle zenginleşebilir. Ekonomik bir dinamizm yaratıyor. Ama diğer taraftan bu adil olmadığı için insanları çalışmaktan alıkoyuyor. Bu yöntemle toplumsal ahlak kuralları falan da ortadan kalkıyor. İnsanlar normal çalışmayla zengin olamayacaklarını ya da geleceklerini güvenceye alamayacaklarını düşünüyorlar ve o yüzden de kentsel rantın kendi açılarından maksimize edilmesi için bir yarış var. Rant meselesini bir sorun olarak görüyoruz ve tanımlayamıyoruz. “Rant kötüdür, iyi bir şey değildir, rant projesi” diyoruz. Rantı bilinçaltından bilinç üstüne çıkaramıyoruz. Bir köprü yapıyorsunuz rant yaratıyor, bir yol yapıyorsunuz rant yaratıyor. Bu rantın oluşacağını önceden biliyoruz. Marmaray yapılmadan sahil merkezinde bir rant oluşacağı belli. Biz ranta karşıyız dediğinizde yapılmasın mı demek? Birinci köprü nasıl oldu, Maslak nasıl oldu, Mecidiyeköy nasıl oldu? Yapılmasın diyoruz ama yapıyorlar. Demek ki biz yapılmasın demekle bilinçaltına itiyoruz bu meseleyi. Yani görünür olmaktan çıkarıyoruz sadece.

Ne yapılabilir?

Bunun yöntemlerini araştırmak lazım. Hukuk buna yarar. Planlamanın katılımla olması, farklı kamu yararının çatıştığı bir alan olması demektir. Zaten rantı, planlamanın bugünkü teknik yapısından performatik bir yapıya dönüşmesi için dikkate almak gerekir. Karaborsanın olduğunu bilirken içkiyi yasaklamaya benziyor. Onun yerine serbest bırakıp, nasıl vergilendirilir, faydaları, zararları nelerdir bunları konuşamıyoruz?

İktidara kim gelirse rantı ele geçirmek kaygısıyla geliyor

Kanal Projesi gibi devasa projeler var. Bunlar hakkında fikriniz nedir?

Hukuk toplumları bu kadar kolay hazmedemez bu projeleri. Üçüncü köprüyü yapacaksınız ve ormanları tıraşlayacaksınız. Veya kentin merkezine tünel yapacaksınız. Bunu Paris, Londra gibi İstanbul kadar tarihi olmayan şehirlerde bile yapamazsınız. Yönetim bunları aklına bile getirmez. Türkiye’de deneysel şeylerin gerçekle arasında bir sorun var. Biz bunları metafor olarak konuşmuyoruz. O zaman yapılmakla anlaşılıyor. Bir tasavvur olarak kalmıyorlar ve uygulamayla karşımıza çıkıyorlar. “Siz de gelin iktidara ve başka bir şey yapın” gibi bir siyasetin içine sıkışıp kalıyoruz. Hiçbir politika üretilemiyor. Bizim siyasetten anladığımız şeyin kent tarafında tamamen boş olmasının nedeni bu. Bütün siyasi partiler aynı patronaj sistemini savunuyor ki rantı kontrol edebilsin. İktidara kim gelirse o rantı ele geçirmek kaygısıyla geliyor. Demek ki bizim politika merkezi ele geçirmek, onu kamusal alana yönlendirme, rantı paylaşma yönünde koşullandırılmış. Kenti konuşamamamızın ardındaki neden de bu.

Asıl felaket rantı görmemek

Normal hukuk devletinde bu projeler karşılık bulamaz ise planlardan projelerden önce hukuk mu konuşmak gerekiyor?

Hukukun öznesinin insanlar olduğunu düşünürsek o zaman İstanbul’da yaşayan insanlar kuzey ormanlarının yapılaşmaya açılmasına karşı çıkarlar. Çünkü kendi emlakları değersizleşecek. Piyasaya iki misli mal sürülünce elinizdeki binanın, yapı senedinin değeri düşer. İstanbul bunu yaşadı. Burada bu değişim olmasın demiyorum. Hakça olmalı. Merkezi sistemde iktidarı kim ele geçirirse ona yakın kesim zenginleşiyor. Bu planlı yapılırsa, hukuki altyapısı sağlanırsa, bizim bunları önceden konuşma, müzakere imkânımız olursa, farklı kamu yararı gözeten gruplar taleplerini siyasi alanda temsil edebilirlerse, ideolojik çatışma yerine, soğukkanlı tartışma ortamı olursa o zaman biz kenti planlayabileceğiz. O zaman diyecek ki insanlar üçüncü köprü kuzeye yapılırsa, ulaşım sorunu çözülmeyecek. Benim mülkümün değeri düşecek. Ya da yapılırsa oradaki gelişme benim su kaynaklarımı ve yeşil alanlarımı yok edecek. Düşünün Ataköy’de önünüzde yeşil bir bant var. TOKİ bu yeşil bandı inşaata açıyor. Kamu üçüncü havalimanında olduğu gibi büyük bir gelir transferi sağlamış oluyor. Bu İstanbul’un aleyhine, bu para İstanbul’un cebinden alınıyor. Rantı kötülük olarak algıladığımız için konuşamıyoruz ve denetleyemiyoruz. Asıl felaket rantı görmediğimiz zaman başımıza geliyor çünkü siyasiler istedikleri gibi at oynatabiliyorlar.

Belediye aslında rant dediğimiz şeyi yönetiyor

İktidarın aman bizi eleştirmesin diye ihale dağıtığını söylemiştiniz. İstanbul’da belediyelerin, inşaat şirketlerinin patronlarının da olduğu operasyonlar yapıldı. Düşünceniz nedir?

İnformel bir işleyiş var. Ak Parti bu sistemi öğrenerek geldi iktidara. Refah Partisi bildiğimiz formel hukuk sistemiyle adil düzeni savunurken informel işleyişin farkında değildi. Yerel yönetimlerle tanışmamıştı. O yüzden rüşvet almak, vermek suçtur diye düşünüyordu. Yönetime geldikten sonra görüldü ki informel bir işleyiş var. Görüldü ki bu informel ekonomi kamu kurumlarının resmi bütçesini geçiyor. Diyelim ki İstanbul Belediyesi’nin bütçesi sekiz milyon dolar sadece imardan yaratılan rant 800 milyon dolar. Mesela Adalar Belediyesi’nin bütçesi çok küçük ama orada imar rantının yarattığı şey çok büyük. Dolayısıyla bu informel gelirleri bir şekilde toplayıp tekrar dağıtmak zorunda belediyeler. Belediye vergiler, harçlar ile elde edilen gelirlerin dışında çok daha büyük bir alanı yönetiyor. Aslında rant dediğimiz şeyi yönetiyor.


Fotoğraf: Can Erok

Operasyonlar rantı bilinçaltından bilinçüstüne çıkardı

Bu informel işleyiş hep var mıydı?

Ak Parti hareketi Refah Partisi içinden bu işleyişi çok daha geliştirerek çıktı. Ak Parti’nin Refah’tan farkı bir sol partiden liberal bir partiye dönüşmesi gibi oldu. Refah Partisi bu informel alanı yönetmeyi başaramadı. İstanbul’un ekonomisini yönetemeden zaten Türkiye’yi yönetemezsiniz. Bir yer düşünün burada çiçek yetiştirmek ile oraya 134 metrelik bina yapmak arasında büyük fark var. İkisinde de arsanın fiyatı çok farklı oluyor. Birisinde daire fiyatına arsa satılabilir, diğerinde arsa milyon dolara satılabilir. Bu para basmak gibi bir şeydir. Bu kararı veren belediye aslında bu parayı paylaştırmış oluyor. Birisinin cebinden alıp diğerinin cebine veriyor. Ama bu rant dağıtılırken ne bir vergilendirme var, ne de bütçede bu işin yapıldığını gösteren bir şey var. Bilinçaltında olduğundan konuşulamıyor ama yapıldığını herkes biliyor. Sürpriz olan şey basında yer alması. Yapıldığını herkes biliyor. Başbakan da “Planlı bir şebeke var. O yüzden oluyor” diyor. Çünkü yolsuzluğu ilan ettiler. Demek ki uzlaşma ilan etmemek üzerine. Bizim bu rant sistemini konuşamıyorsak, tartışmıyorsak, ama oluyorsa demek ki bir uzlaşma var arada. Burada tarafların çatışmasının dışarıda bıraktığı şey aslında sivil toplumdur. Onun için resmi alanda, saray içinde gerçekleşiyor çatışma. Suç zaten her zaman mevcut beni şaşırtan operasyon. Cumhuriyet tarihinin en büyük yolsuzluğunun ortaya çıktığı söyleniyor. Ama operasyonlar olmasaydı da ihalelerin nasıl verildiğini görüyorduk, basının nasıl susturulduğunu görüyorduk. Bu işler bilinçaltından bilinçüstüne çıkmış oldu sadece.

Siyasetçi ihale dışında bir yol bilmiyor

Burada da bir STK eksikliği söz konusu mu?

Fikir üretimi kamusal sürecin bir parçasıdır. Bu karar sürecin bir parçası olan kamusal nitelikli uygulamaların piyasa aktörlerine terk edilmesi mümkün değildir. Sivil toplumun örgütlenmemiş olması orada ortaya çıkıyor. Bunu sadece siyasetçiyle çözemeyiz. Çünkü siyasetçi ihale dışında bir yöntem bilmiyor. Sivil toplumu harekete geçirmeyi bilmiyor. O zaman kamunun her türlü teknik gibi görünen karar süreci, bir eşitsizlik ve haksızlık yaratıyor. Yöneticinin keyfi tasarruflarına yol açıyor. Yolsuzluğu üreten de aslında bu üçüncü aktörün olmaması. Neoliberal sistemle baş etmek için siyasi tercihlerden öte bir şey yapmak gerekiyor. Solcusu da gelse, İslamcısı da gelse sağcısı da gelse komünisti de gelse piyasaya teslim oluyor. Bu sistemin içine bağımsız aktörleri katmak gerekiyor. İhale yaptığınızda fikir sürecini ertelemiş oluyorsunuz. Fikir üretmek zaman kaybetmek demek değildir. İşi müteahhidin perspektifiyle yapılacak olan bir şeyden kentin perspektifine taşımak demek.

AKM kutuplaşmış resmi siyaset rejimi içerisinde sıkıştı

AKM’nin durumu nedir?

Siyasetçiler beni suçluyor “Sizin yüzünüzden yıkamadık” diye. Yıkmaya çok niyetlilerdi. O dönemde sivil toplum olarak donanımlıydık. Başbakanın Brüksel’e verdiği dosyayı da biz hazırladık. Tasarım ve proje işlerini gönüllü yapmaktan başka çare yoktu. İhale ile yapılsaydı, fikir üretimi mümkün değildi. Yıkılmak istendiği zaman çok geniş toplantılar yapıldı. Yıkmak da dâhil her şey konuşulacak dendi. Tarafsız araştırma grubu meslek alanında en iyi hizmet verebilecek insanlardan oluştu. Tabanlıoğlu, proje yönetimini büyük bir başarıyla yaptı. Bina hem statik açıdan hem elektronik sistemleri açısından incelendi ve Başbakan böyle ikna edildi. Fakat Kültür Bakanlığı’nın hazırladığı uyduruk, eski 1/200’lük planla mahkemeye gidildi. Mahkemedeki bilirkişinin haberi bile yoktu ne yapıldığından. Zahmet edip izlememişler bile. Mahkeme reisinin de projeden haberi yok. Bir körlük içinde oluştu süreç. Dolayısıyla kamuoyu, kimse ne olduğunu bilmiyor. AKM çoktan dönüşmüş olacaktı ama AKM’nin içindeki asıl sorunun sosyal olduğu ortaya çıktı. Yönetiminde öyle kötü bir bürokrasi vardı ki bu yapıyı yönetmeyi de başaramıyordu, yenileme konusunda da engel oluşturdu. Yoksa AKM hiçbir kamu yapısında yaşanmayan bir katılımcı, şeffaf, ayrı ayrı uzmanlık alanlarının bağımsız fikir süreçleriyle Türkiye’nin en güzel uygulaması olacaktı. Mimarisinde bir değişiklik yoktu ve restaurant da çıkarılmıştı projeden. Sadece teknik altyapısı güçlendiriliyordu. AKM’yi protesto eden grubun toplantısına gittiğimde bana “Siz AKM’yi özelleştiriyorsunuz” dendi. Bu bana yapılacak büyük bir haksızlık çünkü biz oranın yıkılmasını engelledik. Biz kamuoyunu oluşturmasaydık yıkılacaktı. İş yine kutuplaşmış resmi siyaset rejimi içerisinde sıkıştı.  

Etiketler

1 Yorum

  • hakan-ozkan says:

    Yeşim ağzına sağlık. Ancak bu yarışmayı düzenleyenler, yada başka deyişle bu şehri yönetenlerdeki algı çok büyük ihtimalle, “ne alakası var konsolla sahabiye nin” şeklinde olacaktır. Akıl sahneyi terk edeli epey oldu bu memlekette. Haaa bu arada köprülü kavşak inşaatları için önce gövdesine kadar budanan sonra da göstermelik olarak söküm makinası ile sökülen ağaçların akibetini bu işlerle mahallinde ilgilenen bir teknik elemana soran arkadaşıma verilen yanıt şöyle: ” aş evlerine odun olmaya götürülüyorlar”. E o halde neden tek tek köküyle söküp götürmek için uğraşıyorsunuz? Zekamızla dalga geçmek için mi? Ağaçlar için gelen tepkiye verilen yanıtı hatırlarsınız

Bir cevap yazın