“Mimarların ne tasarlayabileceğini görmeyi büyüleyici buluyorum”

Alain de Botton'un "Mutluluğun Mimarisi" kitabını okurken sadelik ile nasıl derinleşilebileceği sorusu, hem metin hem de okunan kelimelerin zihinde bıraktığı etki anlamında ilk fark ettiğim noktaydı.

Kitapta altını çizdiğim pek çok cümle oldu. Herkese tavsiye edilebilecek bir kitap olması, gündelik yaşamımızı felsefe ile ilişkilendirmesindeki başarı, yapılar ve gelişim süreçleri ile ilgili bilgiler vermesi, kendi hayatımızdan pek çok örnekle dolu olması çok etkileyiciydi. Yapılar üzerinde güzel bir sohbet ediyormuşuz hissi ile genel izlenimlerini sakince anlatıp sonuca vardıran kitap ilerledikçe, bazı kısımlarını okumayanlar ile paylaşmaya karar vermiştim bile. Çünkü Botton bir mimar değildi ancak bir yapı hakkında yorumları sadece bir mimarı değil, herkesin iştahını kabartacak cinstendi. Zihnimizde, yapıları veya objeleri, insanlara veya hayvanlara benzeterek beğenimizin ortaya çıktığını söylüyordu. Alain de Botton’un “Ateistler için tapınak” yaptığına dair haberlerini de okuyunca kendisi ile söyleşi yaparken mimari ile birlikte başka konular da konuşmuş olduk…

Heval Zeliha Yüksel: “Mutluluğun Mimarisi” kitabınızı havaalanında, İstanbul’a dönmek üzere uçağı beklerken okuyordum, karşıma oturan kişi bir süre bekledikten sonra kitabı göstererek “Nasıl mutlu olunuyormuş?” dedi. Şaşırdım önce, ama ya başlıktan ya da çevirisinden; kitabın, uzaktan bir kişisel gelişim kitabı gibi anlaşılabileceğini düşünüp gülümsedim. “The Architecture of Happiness” ismi nereden geliyor?

Alain de Botton: Stendhal’in dediklerini izliyordum: Güzellik, mutluluk vaadidir. Bunu beğeniyorum çünkü güzelliğin sizi mutlu edeceğini söylemiyor. Sadece güzelliğin mutluluk vaat ettiğini söylüyor. Bu çok doğru.

HZY: Mimari neden önemli sizce?

AB: Benim için, konu güzellik üzerinedir. Güzelliğin, havamızı değiştirmede oynayacağı büyük bir rol vardır. Bir iskemleye veya eve “güzel” dediğimizde, aslında söylemek istediğimiz, bize önerdiği yaşam tarzını sevdiğimizdir. Bizi çeken bir davranışı vardır; Eğer büyü ile bir insan haline dönerse, kim olduğunu görmek isteriz. Eğer her nerede isek esas olarak aynı havada kalabilirsek, ucuz bir motelde veya bir sarayda da olsa (evlerimizi yeniden dekore ederken tasarruf edeceğimiz parayı düşünün), ne kadar iyi olurdu, ama ancak çevremizden doğan kodlanmış mesajlara karşı çok kırılganız. Bu, mimari ve ev dekorasyonu konularına karşı güçlü duygularımızı açıklamaya yardımcı oluyor: Bu şeyler, kim olduğumuza karar vermemize yardım ediyor.

Elbette, mimari kendi başına bizi daima tatmin olmuş insan haline getiremez. Cennet gibi ortamlarda dahi karşılaşabileceğimiz tatminsizlikleri düşünün. Birileri mimarinin bize üstlenebilme konusunda içimizden çok zorlanabileceğimiz bir havayı önerdiğini söyleyebilir. Etkililiği hava durumuna kıyaslanabilir: Güzel bir gün, zihinsel durumumuzu önemli ölçüde değiştirebilir ve insanlar, güneşli bir iklime daha yakın olabilmek için büyük tavizler vermek isteyebilirler. Gene de, yeterli sayıda sorunun varlığı altında (örneğin romantik veya mesleki karışıklıklar) hiçbir miktarda mavi gök ve hatta en iyi bina bile bizi gülümsetemez. Mimariyi siyasi bir önceliğe yükseltme çabasındaki zorluk budur: Temiz içme suyu veya güvenli bir gıda kaynağının tartışılmaz avantajlarından hiçbirini taşımaz. Ama gene de yaşamsal olarak kalır.

HZY: Mimariyi takdir edebilmenin ön koşulunun acı ile tanışıklık olduğunu söylüyorsunuz. Biraz anlatabilir misiniz?

AB: Bir oya veya Korint sütunu bir kayrak kiremit veya lamba şeklinde de olsa, güzelliğe karşı görsel olarak tepki verebilmeye başlamamız için yaşamın kendisini trajik renklerinin bazıları ile göstermesi gerekebilir. Aşınmış bir tuğla duvar veya bir koridora inen tırabzana hayranlıkla bakmak için duranlar, pek genç çiftler olmuyor. Böyle sarılı bir güzelliği göz ardı etmek, mutluluğun bir daha içgüdüsel, daha kesin bir çeşidinin elde edilebileceği olanağına optimistik bir inancın eşliğinde geliyor.

Yaşamlarımız üzerine kalıcı bir şeyler koymuş olmamız, yanlış kişi ile evlenmiş olmamız, orta yaşlarımıza kadar başarısız bir kariyerimizin olmuş olması veya sevdiğimiz birini kaybetmemiz, mimarinin üzerimizde algılanabilir bir etki yapmaya başlayabilmesi için gerekli olabilir çünkü bir binanın bizi “etkilediği”nden bahsettiğimizde, bir yapıya yazılı asil kaliteler ve onların içinde var olduğunu bildiğimiz daha üzücü, daha geniş gerçeklik arasındaki tezadın acımsı, tatlımsı duygusundan bahsediyoruz. İşaret ettiği mutluluğun istisna olduğunu içimizden bilerek bir güzellikle karşılaştığımızda, boğazımızda bir şeyler düğümlenir.

HZY: Bir binayı çirkin ya da güzel bulmamızın temelinde neler yatıyor sizce? Güzel bina nasıl olmalı?

AB: Bir güzel bina, fiziksel şekilde güzel bir insan gibidir. Yani örneğin denge, uyum, sükunet, cesaret ve zarafet gibi erdemleri olması gerekir. Binalarda aradığımız, insanlarda aradıklarımızdan pek farklı değildir.

HZY: Güzel bir nesne güzelliği bize hatırlatmaktan çok içinde barındırır diyorsunuz. Biraz anlatabilir misiniz?

AB: Güzel ev dediğimiz şey, bizim yanlış şekillendirilmiş doğalarımızı yeniden dengeleyen ve kaybetme tehlikesini taşıdığımız duyguları teşvik edendir. Örneğin endişeli bir insan; beyaz, boş, minimalist bir evden derin şekilde etkilenebilir veya yaşamını havaalanları ve çelikten ve camdan konferans merkezleri arasında geçiren bir yönetici; kişiliğinin ona geçirdiği günlerin normal baskısı arasında tanınmayan yönleri ile temasa geçmesini sağlayacak basit rustik bir kulübeyi çok çekici bulabilir. Bizim kişisel olarak veya toplumlarımızın daha genel olarak eksik olduğu özellikleri yoğun bir şekilde içerdiğini algıladığımızda, bir şeyi güzel buluruz. Bizi korktuğumuzdan uzaklaştıran ve istediğimize yaklaştıran bir stile saygı duyarız: Eksik, erdemlerimizin dozunu doğru taşıyan bir stil.

HZY: Peki sizin en beğendiğiniz yapı nedir?

AB: Sıradan on yedinci yüzyıl Amsterdam kanal evlerine aşığım. Bunlar, basit ve şık, asil ve demokratiktir. Hepimizin olması gerektiği gibidirler.

HZY: Yerellik ile modernlik bir arada sorgulanan kavramlar. Sizce yapılarda nasıl birleşmeli bu iki kavram?

AB: Yirminci yüzyılın çoğu boyunca, önde gelen modern mimarlar, bir binaya ulusal bir kimlik verme çabasını komik buldular. “Meksikalı”, “İsviçreli” veya “İskoçyalı” olduğu anlaşılabilecek eserler yaratmayı hiç istemediler. Her gün, ulaşım ve iletişimdeki devrimlerle sıkıştırılmakta olan bir dünyaya uygun görünen ‘uluslararası stil’ olarak bilinenin aradılar. Binalarının New York’ta, Nairobi’deki gibi; Sidney’de, Rio’daki gibi olmasını istediler ve böylece, pek az bulunan yerel ilişkilere ihanet eden malzemelere döndüler (beton, çelik veya cam gibi) ve daha ilişkili ve köklü huylu olanlardan kaçındılar (taş veya toprak gibi). Endüstriyel ve ürün tasarımında olmuş olduğu gibi; bu mimarlar, yerel özelliklerin mesleklerinden tamamen silineceği rasyonel bir çağı özlediler. Ne olsa, ulusal stilli modern bir köprü, elektrikli tıraş makinesi veya şemsiye diye bir şey yoktu. Viyanalı mimar Adolf Loos, özellikle Avusturyalı tipi bir mimariyi aramayı, özellikle Avusturyalı görünümlü bir bisiklet veya telefon aramakla kıyasladı. Eğer bilim ve sanat evrensel idi ise; yerel bir mimari türü aramanın nedeni neydi? Atlanta ve Frankfurt gibi şehirlerin modern ticaret bölgeleri, birisinin sadece binalara bakarak hangi ülkeye gitmiş olduğunu asla bilemeyeceği bir modernist yer rüyasının baş örnekleri oldu.

Ancak, kendi seyahatlerimizde, diğer ülke mimarilerinde en çekici olanların, işte tam onları komşularınınkinden ayırt edenler olduğunu görüyoruz. İskoçya’ya geldiğimde, beni hemen çeken stil farkları oluyor. Gözlerim bir karayolu benzin istasyonundaki ahşap kaplamaya veya bir mağaza vitrini boyunca kullanılan koyu renkli kaba bir taşa kilitleniyor. Yeni bir ülkeye gelmiş olmanın heyecanı, karakterin beklenmedik güçlü göstergeleri olan bir ayakkabı bir insan için ne ise; bir bina için onu oluşturan bu ayrıntılar etrafında oluşuyor. Onlarda, seyahatin arkasındaki kilit motivasyon faktörü olan ulusal özelliklerin habercilerini keşfediyorum. Onlar, kesinlikle İskoç türü bir mutluluğu vaat ediyorlar. Bu duygular, folklorik egzotizm konusunda saf bir özlemden değil, ancak topraklar arasında var olan gerçek farkların mimari düzeyde yeterli ifade alanı bulması isteğinden doğuyor. Bana orada değil de burada olduğunu gösterebilecek yol levhaları, çatılar, pencereler ve tüm binalardan mutlu oluyorum. Bir ideal İskoç binasının özellikleri, prototipsel olarak takdir edilebilecek bir İskoç insanınkiler ile kıyaslanabilir. Sri Lankalı mimar Geoffrey Bawa, bir defasında ülkesinin mimarisinin çağının en aydınlanmış Sri Lankalılarının görünüm ve davranışlarını paylaşması isteğini ifade etmişti: Onların altında ezilmeden, ülkenin sömürgeci geçmişinin yük ve imtiyazlarını takdir edebilmeli, modern teknolojiye sempati duymalı, ancak gelenek ve inanç ile teması muhafaza etmeli idi. Kolombo’nun eteklerinde, binaların yerel ve uluslararası tarihi ve modern kaygıların bir sentezi olduğu, çatıların manastırlar ve sömürgecilik öncesi Kandy’nin çifte yüksekliklerini taşıdığı ve iç mimarinin başarı ile Sinhalez, Budist ve batılı özellikleri bir araya getirdiği Bawa’nın parlamento adası bir ideal Sri Lankalı portresini çiziyor görünüyor. Bawa binaları, sadece ulusun yasa yapıcı hükümeti için bir ev oluşturmuyor, onlar aynı zamanda, geri kalanlarımıza bir modern Sri Lankalı vatandaşın neye benzeyebileceğinin baştan çıkartıcı bir görüntüsünü sunuyor.

HZY: Modern mimarinin zaafı nedir sizce?

AB: Genellikle dişil ve güzelin yokluğu. Günümüzün mimarisi, genellikle stil olarak, çok erkeksi.

HZY: “Ateistler için Din” kitabınız ülkemizde ses getirdi. Geçtiğimiz aylarda da “Ateistler için Tapınak” yapma planınız yansıdı gazetelere. Kitaptan sonra tapınak. Şunumu anlamalıyız: “Ateizm inançsızlık demek değil. Dinlerin Tanrı dediğine inanmamak demek. Ama insanoğlunun içinde bir şeye inanma güdüsü var ve o kendi yolunu buluyor. Vicdanı boş durmuyor.” Katılır mısınız?

AB: “Ateistler için Tapınak” teriminin çok sayıda iyi ve akıllı insanı kızdırma gücüne sahip olduğunu biliyorum ve benim düşündüğüm şekilde, fikrim aslında rekabet amacı taşımadığından, onu son derece kötü açıklamış olduğum net. Bunun için üzgünüm. Yeni baştan başlayayım.

Benim başlangıç noktam, çok sayıda dini binanın güçlü mimari eserler olduğudur: Benim gibi adanmış ateistler dahi, birçok katedral, cami, tapınak ve kilisenin bina olarak son derece başarılı ve büyüleyici olduğunu kabul ediyoruz. Bu gücün dini açıklaması, genellikle yaratma sürecinde Tanrı’yı anıyor. Orta çağlı katedral inşaatçıları, gerçekten olağanüstü yaratıcılıklarında Tanrı’nın elinin onlara yol gösterdiğine inanıyorlardı.

Bir ateist olarak, dini mimarinin büyüklüğü için doğaüstü açıklamalara inanamam. Gücü; kitle, ölçek, malzeme, ses, hava kalitesi ve benzerleri gibi özellikler açısından analiz ederim.

Önerim, çağdaş mimarinin binalarına dini binalarda en çekici olan özelliklerden bazılarını verebilmek için ve bu etkilerin şimdiye kadar sadece dini mimari sokağında kalmaması için dini mimari örneklerine daha yakından bakmasıdır.

Bu konuda çalışan ve çok başarılı olan karşılaştığım mimarlar Louis Kahn, Tadao Ando ve Peter Zumthor’dur. Sanat dünyasında James Turrell de şaşırtıcı Texas’taki Rothko Kilisesi ile Mark Rothko’nun yaptığı gibi benzer alanlarda çalışmıştır.

Kahn, Ando, Zumthor ve Turrell’i bir araya getiren, bizi günlükten çıkartan ve düşünme, perspektif ve (zaman zaman) mutluluk veren bir terörü teşvik eden, soyutlaştırılmış ses getiren alanları nasıl yaratacaklarını bilmeleridir. Özellikle Turrell’in eserlerinde, bilim böyle etkilerin oluşturulması için bir araç olarak yüzeyden pek uzakta değildir. Bu, ölçek ile oynama ve bizi kendilerimizle ilgili yeni bir perspektif ile karşılaştırma hakkındadır. Müzeler, gözlem evleri ve meditasyon odaları arasındaki ayırıcı hat, büyüleyici bir şekilde fludur.

Önerim, Rothko Kilisesi veya Turrell’in Skyspace’i gibi mekânların değerli çalışmalar olduğudur. Dünyada onlardan birkaç tane daha olsa, hiç gam yemem.

Bu fikir, böyle mekânların zaten var olduğu şeklinde şikayetlerle karşılaşmıştır. Zaten bilim müzeleri ve gözlemevleri ve hatta dini binalar vardır. Neden daha fazlası? Neden yeni bir şey yaratmalı?

HZY: Konumuz mimarlık. İnançlı birisi olarak dini yapılara çok merakım var. İzler, gözler ve araştırırım. “Ateistler için tapınak” fikri çok ilgimi çekti, biraz ipucu verir misiniz? İnsanlar oraya gidince ne yapacaklar?

AB: Cevap herhalde kişiseldir. Bir kişinin olağandışı bir şeye girişme iştahı ile ilgili olmalı. Mesleki olarak mimarlık dünyası ile büyük ölçüde uğraşan biri olarak, geçmişin başarıları üzerine inşa etmeye devam eden yeni bir nesil arıyorum. Nelerin inşa edilebileceğine dair belirlenmiş bir planım yok. Ben bir mimar değilim. Ancak, mimarların ne tasarlayabileceğini görmeyi büyüleyici buluyorum.

Görünüşe göre, “ateistler için tapınak” terimi, akla rahatsız edici şeyler getirmekte. İnsanlar, olmayan bir tanrıya tapma veya belki de bir kült yaratma isteyebileceğimi düşündüler. Gelecekte bu kadar dramatik veya delice bir şey görünmüyor. Terim, şaka yollu kullanılmıştı, ancak lâfzî olarak yorumlandı. Bunun için çok üzgünüm. Böyle mekânlara ne ad verildiği benim için önemli değil. Ben sadece çağdaş mimarinin, tarih boyunca dini mimarinin önemli noktalarını analiz ettiğini ve yeni bir nesil mimarın, Kahn, Ando ve Zumthor gibi eklektiğe borçlu olan büyük laik yaratıcıların izinde yürümesine izin vermemiz gerektiğini söylüyorum.

HZY: En beğendiğiniz şehir?

AB: İngiltere’de Bath.

HZY: En beğendiğiniz mimarı bizimle paylaşırsanız memnun oluruz.

AB: Peter Zumthor, John Pawson, Michael Hopkins ve Tadao Ando’yu beğeniyorum.

HZY: Saydığınız isimler gibi Türkiye’den modern mimarinin öncüsü olarak okunabilecek mimarlarımız var. Bilmemenize biraz üzüldüm doğrusu. Size anlatmamız lazım…

AB: Çok teşekkür ederim. Aynı fikirdeyim, bir daha Türk mimarlar hakkında daha fazla bilgi alacağım… Harika olduklarını biliyorum.

HZY: Peki, bu mimarların en beğendiğiniz yapıları hangileri?

AB: Zumthor – Spa Vals, Pawson projelerinden herhangi biri, Hopkins, Glyndebourne Opera binası, Ando, Church of the light, Kahn, Salk Enstitüsü

HZY: Yaşayan Mimari kuruluşu (Living Architecture) hakkında biraz bahseder misiniz? Amacı nedir?

AB: İç dekorasyon mecmuaları ve emlak fuarlarının başarısına bakıldığında, Birleşik Krallık’ın artık yabancı yemekler veya müzik kadar iyi çağdaş mimariye de aşina olduğunu zannedebilirsiniz.

Ancak, metropol, Londra merkezli odağın altını kazıdığınızda hemen İngiltere’nin eskiye derin aşık ve yeniden dehşete düşen bir ülke olarak kaldığını keşfedersiniz. Ne kadar kadim olduklarını bize anlatabilmek için taşra otelleri birbirleri ile yarışıyorlar, tatil yazlıkları Jane Austin bir küçük kızken orada olduklarına yemin ediyorlar; kuranderli sürme pencereler emekli olma niyetinde değil. Mobilyaların miras kalması ve su tesisatı ile uğraşmamak, gizemli statü sembolleri olarak işliyor.

Birkaç yıl önce İngilizlerin nostaljisini ve düşük düzeydeki beklentilerini eleştiren mimari ile ilgili bir kitap yazdım. Sağlıklı bir şekilde dikkati çekti ve onun arkasından mimarinin geleceği hakkında bir dizi konferansa davet edildim. Ancak, bir gece, Bristol’da böyle bir konferanstan dönerken, ruhum bir an için karardı. Sizin çok duygusal olduğunuz bir konu hakkında bir kitap yazmak ne kadar mutlu edici olsa da, gerçek şuydu: – Birkaç istisna dışında – kitaplar hiçbir şeyi değiştirmiyordu. Mimari hakkında bu kadar kaygılanıyorsam, yazı yazmak korkaklar içindi; gerçek sınav, inşaat yapmaktı.

Böylece, bir not defterinin arkasında 2010’da resmen başlatılan bir proje doğdu: Yaşayan Mimari (www.living-architecture.co.uk), Birleşik Krallık’ın çeşitli yerlerinde dünyanın en iyi mimarları tarafından tasarlanan evler yapan ve bunları yıl boyunca tatil amacıyla halka kiralayan, kar amacı gütmeyen bir kuruluş. Bunu çağdaş mimari için bir anıt vakıf olarak tanımlıyoruz.

Hayalimiz, insanların müthiş bir mimari uygulayıcı tarafından tasarlanan bir mekânda yaşama ve uyumanın nasıl bir şey olduğunun deneyimine sahip olmasına izin vermekti. İngiltere’de şahane modern binalardan örnekler olsa da; bunlar insanların gelip geçtiği yerlerde bulunuyor (havaalanları, müzeler, ofisler) ve var olan birkaç modern evin özel sahipleri var ve ziyaret edilemiyorlar. Bu, mimari hakkındaki tartışmaları saptırıyor. İnsanlar modern binalardan nefret ettiklerini söylediklerinde, esas olarak evlerdeki deneyimlerine dayanarak değil, savaş sonrası kule şeklindeki bloklar veya tatsız klimalı bürolara karşı duydukları şeyden bahsediyorlar.

Yaşayan mimarinin evleri, kasten çeşitli. Hollanda firması MVRDV’ın yaptığı bir tanesi, Suffolk’ta bir tepenin kenarından tehlikeli bir şekilde sarkıyor. Norveçli mimarlar, JVA tarafından yapılan Thorpeness’deki bir başkasının dört çelik çatısı var ve bunlardan her birinde bir yatak odası, bir de banyo var. Genç İskoç firması NORD tarafından olan bir üçüncüsü, Dungeness nükleer santralinin gölgesinde bir sert siyah kutu. Efsanevi İsviçreli mimar Zumthor’un imzasını taşıyan dördüncüsü, Devon kırlarına eklesiyastik sükunet ve dinginlik getirmeyi hedefleyen bir seküler mini manastır.

Güdülen fikir, aşikar olandan kaçınmak ve evleri insanların pek tatil yapmayı düşünmediği yerlere koymak ve insanların kendi evlerinden bildikleri odalardan farklı olan odalar tasarlamaktı. Ayrıca, her şeyi erişilebilir tutmak istiyoruz. Fiyatlar kişi başına gecesi yirmi sterlinden başlıyor ve binaların kendileri hep rahat olsa da, ihtişamlı olmaktan çok uzak.

Kuruluşun çekirdeğinde bir eğitici misyonu var, hem öğretmek, hem de rahatlatmak; banyolarda lüks tuvaletlerin bulunması, öğrenim hapının tatlılaştırılmasının bir yöntemi. Bazıları, genel bir konut kıtlığı varken, tatil evleri yaptığımızdan dolayı eleştirdiler. Buna vereceğimiz basit cevap, kuruluşun aslında taşra ekonomilerine ve çevreye baskı getiren ikinci ev talebini azaltmayı ümit ettiği.

Gelecekte, eğer yanımıza yeterli sayıda mal sahibi ve yerel merci toplayabilirsek, her yıl yeni bir ev yapabilmeyi ümit ediyoruz – ve her seferinde, mimarinin sınırlarını biraz daha fazla zorlamak istiyoruz. Sheppey adasında bir kule, Doğu Anglian sazlıklarında bir modern münzevi için bir ev, Aberdeen dışında düşük maliyetli bir eko-ev ve Yorkshire bataklıklarında, ayrılık geçirmiş bir aile için bir birleşik bina yapmak istiyoruz.

Bir yazar için, uygulayıcı bir çeşit insan olmanın bir çeşit sınav oluşturacağı inkar edilemez. Her ev için görünüşe göre bağış yapanlar, yerel merciler, mimarlar, atık uzmanları ve çatal-bıçak üreticileri ile sonu gelmeyen bir toplantılar dizisi gerekti. Ev kiralama işi, ayrıntıya büyük titizlik verilmesini gerektiriyor: Şilte koruyucuları çok iyi bilmiyorsanız ve en doğru köpek politikası (evet, ama yatak odalarında değil) hakkında fikriniz yoksa pek başarılı olamazsınız. Gene de, küçük ayrıntılar eğlendirici. Kendi evinizi tasarlamanın zevkleri ne olursa olsun, belki de başka birinin tatil gereksinimlerini düşünmek, yataklarının yanındaki kütüphaneyi, hoş geldin sepetini ve dolaplarını tasarlamak, daha da mutlu edici olabiliyor.

Eğer mimarinin karakterlerimizi değiştirdiğine inanmasaydım, bu projeyi devam ettirmezdim. Hangi odada isek, o eski kişi olmaktan çıkıyoruz. İngiltere’de aşırı uzun bir üredir binalarımız geçmişin tek değerli alan olduğuna ve geçmiş yılların giysilerini giymemiz gerektiğine ve teknolojinin kötü ve geleceğin korkutucu olduğuna işaret ediyorlardı. Yaşayan mimarinin evleri, Birleşik Krallık için teknoloji ile uzlaşmış olan, artık acı verecek şekilde geçmişe gömülü olmayan demokrat, hoşgörülü, oyuncu ve iyimser bir ülke olarak yeni bir vizyon öneriyor.

İngiliz konutlarının kurtuluşu, zevk standartlarının yükseltilmesine dayanıyor. Eğer bunun yemek pişirmede ne kadar süratle ve ezici bir şekilde başarıldığını düşünürse, iyimser olmak için çok neden var. Tüketiciler, önceki bir neslin sormayı akıl edemeyeceği şekilde tuz veya yağ düzeyleri hakkında zorlayıcı sorular sormayı öğrendiler. Doğru kılavuzluk altında benzer bir hassaslık, konut binalarının en kötü özelliklerine karşı da gösterilebilir. Ümidim, bir Yaşayan Mimari evindeki bir tatilin mütevazı ancak kararlı bir şekilde ne çeşit evlerde yaşamak istediğimiz konusundaki tartışmayı değiştirmeye yardımcı olacağım.

HZY: Bu kuruluş, Long House gibi bir projenin yatırımcısı mı? Sistem nasıl çalışıyor?

AB: Kuruluş kar amaçlı değil. Daha sonra evleri yapmakta kullandığımız bir fona para yatıran bir yatırımcılar ekibimiz var.

HZY: Verdiğiniz bilgiler için çok teşekkür ederim.

Etiketler

Bir cevap yazın