“İleride Kentleri Eskisi Gibi Tasarlamayacağız”

Sinan Logie ile güncel projelerinden, sergilerinden, İstanbul'un durumundan ve umutlu olmaktan konuştuk.

Sinan Logie, üniversite dönemi de dahil 25 senesini Belçika’da geçirdikten sonra 2011’de İstanbul’a dönmüş ve İstanbul için üretmeye karar vermiş bir mimar, akademisyen, kent aktivisti ve sanatçı. İlk olarak Melek Aksoy’la beraber yaptığı “Arketipler” sergisiyle dikkatimi çeken Logie, daha sonra SALT Ulus’ta devam eden “Cümleden Öteye Bir Şehir Vardı” sergisi ve Yaşar Adanalı’yla beraber giriştiği Beyondİstanbul projesiyle karşıma çıkınca kendisiyle söyleşi için iletişime geçtim. Bu söyleşide, pek çok tanımın arasında dolaşabilen, farklı meslek gruplarıyla üretken ortaklıklar kurabilen bir mimarın temel bir bakış açısı etrafında şekillenen fakat belirli bir forma hapsolmayan üretimlerine tanık olacaksınız. İyi okumalar.

Burcu Bilgiç: Sizin kişisel tarihinizle başlayabiliriz söyleşiye, Türkiye’de gençlik yıllarınızı geçiriyorsunuz sonra uzunca bir süre Belçika’dasınız ve bir noktada Türkiye’ye dönüp yerleşmeye karar veriyorsunuz. Benim en çok merak ettiğim niye Türkiye’ye döndüğünüz.

Sinan Logie: 73’te Brüksel’de doğdum sonra 78’de Ankara’ya taşındım, 86’ya kadar Ankara’da yaşadım sonra Brüksel’e deöndüm. 2011’e kadar 25 yıl orada geçti, Brüksel Özgür Üniversitesi Mimarlık Bölümü’nden mezun oldum ve Belçika’nın yenilikçi mimarlık üreten L’Escaut Architectures firmasında görev aldım. Ardından 6 yıl kendi ofisimi yönettim Brüksel’de, sonra her şeyi kapattım geldim İstanbul’a. Niye sorusu iyi bir soru. Belçika’daki mimari ortam ve perspektif çok dardı; yaşlı nüfusa sahip bir ülke, binaların en iyisini vaktinde tasarlamışlar, yeni ihtiyaçları yok… Türkiye’deki nitelikli bina eksikliği ve o yıllarda İstanbul’un 2010 Avrupa Kültür Başkenti olması gibi biraz göz boyayan etkinliklerden doğan, burada iyi bir enerji var, yaratıcı fikirlere yer tanınıyor veya tanınacak” gibi fikirler oluştu kafamda. O yıllarda İstanbul’da bugünden daha çok yabancı vardı. Ben de baya heyecanlandım ve geldim; sonra tabi o heyecan sonrasında, gözlerimin önünde büyük bir uçurum açıldı. Tam 2011 seçimleri öncesi taşındım ve yavaş yavaş Kanal İstanbul, 3. Havalimanı, 3. Köprü gibi çılgın projeler silsilesi dizilmeye başladı medyada.

“Türkiye’deki işverenlerin mimarlara karşı olan tavrına, belediyelerle mimarların ilişkilerine, bir de mimarlık ofislerindeki patronların çalışanlarla ilişkisine adapte olamadım.”
 

Öte yandan burada değişik mimarlık ofisleriyle kısa vadeli tasarım desteği vermek amaçlı ortaklıklar kurduğumda Türkiye’deki mimarlık üretim ortamını da inceleme fırsatım oldu. 8-9 tane birbirinden değişik, hem ünlü hem daha az bilinen ofisle çalışma olanağım oldu. Türkiye’deki işverenlerin mimarlara karşı olan tavrına, belediyelerle mimarların ilişkilerine, bir de mimarlık ofislerindeki patronların çalışanlarla ilişkisine adapte olamadım. Yavaş yavaş mimarlıktan çıkıp, Bilgi Üniversitesi’ndeki akademik çalışmalarıma önem verdim. 2013’te lisansta stüdyo dersi vermeye başladım, 2015’ten itibaren hem lisans hem yüksek lisans derslerine giriyorum. Haftada dört yarım günüm Bilgi’de stüdyolarda geçmeye başladı. Bir de bunların yanında, Stüdyo X’in varlığı, Yaşar Adanalı’yla tanışıklığım ve Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitüsü’nden Yoann Morvan’la tanışmam yüzünden yavaş yavaş daha çok kentsel aktivizm diyebileceğimiz noktaya doğru kaydım.  Bir de mimarlığın yanı sıra birkaç yıldır sürdürdüğüm sanat çalışmalarıma da daha çok yüklendim, resim sergileri de açmaya başladım. Böylece mimarlığa aktivizm bakış açısı ve akademik bakış açısıyla devam ediyorum diyebilirim.

Bir de kitabınız var “İstanbul 2023” isimli, fakat onun Türkçe çevirisi yok sanırım?

Şu anda tercümesini bitirmek üzereyiz, bu yaz Türkçesi yayınlanacak. İstanbul’un kuzey çeperlerini doğudan batıya yürüdük Yoann’la. Yoann antropolog bir arkadaşım. Hedef 2023 kapsamında bütün bu çılgın projelerin oradaki kentsel ve sosyal dokuyu nasıl değiştirdiğinin alanda gözlemlenmesi üzerine bir kitap oldu. Bence iyi bir çalışma. Sürekli Arkitera’da veya diğer medyalarda bütün bu mega projeleri okuyoruz ama bu kitap sayesinde hepsini birbirine bağlayan bir tür yürüyüş ve okuma ortaya çıkıyor ve ne kadar boğucu bir sistem, bir yönetim altında olduğumuzu da gösteriyor.


Akıṣkan yapılar // Faz11 // isimsiz // Tuval üzeri yağlı boya // 140x220cm, 2015, Foto: Barıṣ Özçetin
‘’Cümleden öteye bir ṣehir vardı’’ Sergisi // SALT 

“Bir ümidim var, çünkü zaten böyle devam edemez, ne İstanbul’un doğası ne de toplumu bunu daha fazla kaldırabilir.”

 

Bu eleştirel bakışınızın yanında; sizin de içinde olduğunuz Beyondİstanbul projesi var ki mekân üzerine üretenler için bir çeşit kent aktivizmi önerisi görüyorum ben orada, umuda yönelen bir bakış var.

Yazdığım metinler ve kitaplar eleştirisel olsa da eleştirinin yanında yeni mimari, kentsel üretim metotları arayışı da var hep. Beyondİstanbul onları buluşturmaya çalıştığımız bir alan. Yaşar Adanalı, Düzce Umut Atölyeleri’nde çok aktif olarak çalışıyor; depremzedeler için üretilen konutlar için çok destek veriyor. Benim Bilgi Üniversitesi’ndeki stüdyomda ise geçen sene Derbent Mahallesi için kamusal alanlar tasarladık. Onları bu sene bitirip umarım uygulamaya geçireceğiz. Aynı grup öğrenciyle şu anda Gülsuyu’nda, Gülensu Mahallesi’nin dönüşümü üzerine, belediyenin planlarına alternatif plan önerileriyle gidip belediyeyi yeni planlama şekillerine doğru itmeye çalışıyoruz. Öte yandan, okuldaki stüdyolarımda, mimarlığı da değişik şekillerde pratiğe geçirmeyi öğretmeye çalışıyorum. İyi mimarlık yapmak için önce iyi insan olmak lazım, o benim için önemli bir şey. Son yıllarda mimarlık medyasının da öne koyduğu, rahmetli Zaha Hadid gibi ikonik yapılar yapan kişiler. İyi mimar olmak tamamen şaşırtılmış veya yanlış bir tahayyül biçimine girdi bence. Zaha Hadid gidip Azerbaycan’da diktatörler için çalışır, burada Kartal’ı hiç alanı gezmeden tasarlar… Mimarlık önümüzdeki yıllarda muhtemelen bambaşka bir pratiğe dönüşecek ve o Düzce’deki Umut Atölyesi veya Herkes İçin Mimarlık veya Plankton Project gibi projeler bunun ilk adımları. Bunun Türkiye gibi bir coğrafyada doğacağını da düşünüyorum. Çünkü nüfusun yüzde ellisi 30 yaşın altında ve böyle bir kentsel dönüşüme tanıklık eden çok az ülke var şu anda. Avrupa’nın nüfusu çok daha ihtiyar ve orada belli bir refah var, fakat burada insanlar o refahı oturtmak ve sürdürülebilir hale getirmek istiyor. Bu yeni pratikler bana çok heyecan veriyor ve önümüzdeki yıllarda bunların çoğalacağını öngörüyorum. Bir ara bu emlak balonu da patlayacak, hiçbir ülkede böyle bir inşaat faaliyeti sonsuz olarak süremiyor. O da bence bu mimarlığı ve kent üretimini düşünme şekillerini oldukça değiştirecektir. Bir ümidim var yani, çünkü zaten böyle devam edemez, ne İstanbul’un doğası ne de toplumu bunu daha fazla kaldırabilir.


Bilgi Üniversitesi Mimarlık Yüksek lisans stüdyosu öğrencileri ve Derbent halkı katılımcı planlama süreci sırasında,
Fotoğraf: Sinan Logie

Bense eğitim sistemimizin yapısının böyle bir uyanmayı beslemediği görüşündeyim.

Artık sürekli bir fikir alış verişi var, eskisi gibi kapalı bir Türkiye’den bahsetmiyoruz. Sosyal medya gibi aygıtlarla da dünyaya bağlanan bir toplumuz. İlkokul, Ortaokul eğitimi bozuldu son yıllarda, o çok içkarartıcı bir durum. Öte yandan Bilgi Üniversitesi’nde gözlemlediğim eğitim kalitesini ve alternatif fikirlerle öğrencileri uyandırmak durumunu ben Avrupa’da görmedim. Avrupa, “Beaux-Arts geleneğinin devamında güzel bina nasıl tasarlanır, eskiden klasikti şimdi modern çizmemiz lazım çocuklar, bir de belki bir gün parametrik mimariyi de kabul ederiz, onu da biraz düşünelim” gibi bir söylem içerisinde. Mesela Bilgi Üniversitesi’nde Emrah Altınok’un verdiği bir kentsel tasarım stüdyosu var, öğrencilere David Harvey’den Lefebvre’e inanılmaz okumalar veriyorlar. İTU’den çıkan insanlar da tanıyorum, Mimar Sinan Üniversitesi’nden de… Bence hepsi pırıl pırıl, karamsar olmak gerekmiyor. Fakat şu an kriz içindeki ekonomik sistem son mücadelesini veriyor ve bu yüzden çok agresif. Yani o yüzden son günlerde insanlar Fransa’da geceleri meydanlarda forumlar yapmaya başladı; çünkü iş yasaları değiştiriliyor, insanların iş hakları söz konusu. İşte bütün bu sistemin kriz halinde olduğunu biliyoruz ve yeni fikirler, beraber yaşama biçimleri üretmek lazım.

Beyondİstanbul’a dönecek olursak biraz, Yaşar T.U. Darmstadt’ta yılda iki atölye veriyor. Geçen yıl Derbent’te stüdyomuzun çalışmasına da vesile olmuştu. Bütün Derbent mahallesinin barınma hakkı mücadelesine Bir Umut derneğiyle beraber yedi yıl hukuki destek verdiler. Biz gidip orada tekrar o mahalleye nasıl umut verebiliriz ve bunu kamusal alanlar tasarlayarak nasıl yapabiliriz diye düşündük. Mahallelilerle katılımcı atölyeler düzenledik. Hem mimarlık öğrencileri hem de mahallede yaşayanlar için oldukça ilginç ve zenginleştirici bir süreçti. Yani Beyondİstanbul’da sahaya inilecek. Değişik mahallelere gidip katılımcı planlama projeleri yapmayı hedefliyoruz. Bir yandan da araştırma var tabi; Hem Yaşar’ın hem benim artık baya ürettiğimiz makaleler var, bütün o makaleleri yazmak için biriktirdiğimiz kitaplar, okumalar, internet sayfaları var; bütün bunları İstanbul üzerinde araştırma yapan akademisyen ya da öğrencilerle paylaşmak gibi bir hedef var.

Sonra yürüyüşler… O çok önemli bir kalem aslında. Situationistler ya da İtalya’daki Stalker grubu gibi kentsel aktivizmi yürüyüş üzerinden kurgulamak bizim için çok önemli. İnternetten, Google Earth’ten bir sürü şey bulabiliyorsunuz istatistikleri okuyup; ama alanda insanların çöplerini bile açıp okuduğunuzda oradaki mahallede nasıl bir yaşam var, insanlar ne tüketiyor, refah düzeyi nedir, çok daha iyi anlayabiliyorsunuz. Tabii konferanslar ve konuşmalar da olacak. Türkiye’deki kent politikaları üzerine yazan gazetecilere destek vermek hedefli bir danışma masası olacak. Bir de mekânımız var işte, Yaşar’ın üç yıl önce tuttuğu bir mekân. Burada masa kiralanıyor, staj için gelenlere de ayrıca çalışma ortamı sağlanıyor. Bir yıl önce çıktı fikir, yazın web sitesi oturdu şimdi dernekleşme sürecindeyiz hala. Tabii çok yoğun olduğumuz için her şeyi bir çırpıda bitiremedik ama yurtdışından gelen stajyerlerimiz olmaya başladı. Bu kış Hindistan’dan gelen bir stajyerimiz oldu ve bu aralar Yunan bir stajyerimiz var.

Stajyerleriniz sizin hali hazırda süren projelerinizde mi çalışıyorlar?

Yaşar mesela şu aralar Studio X’te gecekondu tarihi üzerine bir kitap hazırlıyor, ayrıca Düzce Umut atölyesinin sergisi olacak, Christos o projelere destek veriyor. Hindistan’dan gelen stajerimiz Arketipler’in kitapçığını yaptı; sonra kendi çalışmasını da yaptı, daha çok biyoloji ve yeşil dokuyla ilgilenen bir izleği vardı. İstanbul’daki kontrolsüz şekilde yeşeren bitki örtüleri üzerine bir araştırma yaptı. O daha çok stajyerin kendi alanına odaklanan bir çalışma oldu biz ona daha çok destek verdik “şunu oku, şuraya git, buna dikkat et” gibi konularda.

“Mimarlık okumaya başladığımda mekân algımı, mekân tasarlama yeteneğimi kaykay sayesinde elde ettiğimin farkına vardım.”
 

Önceki yıllarda yaptığınız çalışmalarda, “Praxis” kavramı üzerinden giden, şehri kaykay ile gezen ve farklı bir şekilde tekrar üreten bir yöntem var. Orada da kente dair, kenti deneyimlemeye dair bir arayış var diyebilirim. Temelde kentle olan ilişki sizin için ne anlama geliyor?

Ankara’da 6 yaş doğum günümde bana kaykay hediye ettiler. Üzerine oturup yokuştan aşağıya indim ve anladım ki hayatımın sonuna kadar kaykay yapacağım. Sonra kaykaya Belçika’da profesyonel seviyede devam ettim. Mimarlık okumaya başladığımda mekân algımı, mekân tasarlama yeteneğimi kaykay sayesinde elde ettiğimin farkına vardım. Çünkü kaykay yaparken, bir merdivende kaykayınızı havada çevirip tekrar üstüne inmeyi zihninizde tasarlamanız lazım, mimari proje gibi onu 3 boyutta canlandırmak lazım. Öte yandan kaykay pratiğiyle sürekli kentin kullanılmayan atıl alanlarının ve tam tersine çok yoğun kullanılan meydanlarının arasında gidip geldim ve aslında kentin, yani modern metropollerin, bizi tüketici kalıbına sokmaya çalıştığını gördüm. Aslında kenti biraz yaratıcı şekilde, sınırları zorlayarak kullanmaya başladığınızda kent bir tür tabiat haline geliyor. Hatta kaykay dalga sörfünden geliyor ve Hawaii’de dalga sörfü “he’e nalu” diye bir kelime, dalgayla birleşmek dalgayla bir olmak gibi bir şey, onun için kaykayı da kentle birleşmek, kentle bir olmak gibi, neredeyse bir dini tören gibi görüyorum. Hawaii’de dalga sörfü bir törendi, en iyi sörfçüler kabilelerde kral ya da kraliçe ilan ediliyordu, birkaç bin yıllık bir gelenek yani. Onun için mekânla bir tür titreşime girmek, onunla bir olmak benim için önemli. Mesela kaykay yapıyorsanız, kapalı bir sitede yaşamak veya sokaklarda kendinizi emin hissedebileceğiniz bir Jeep kullanmak gibi bir isteğiniz olmuyor; çünkü kentle barışıksınız.

Kaykay sizin kenti deneyimlemeniz için nasıl bir araç olduysa şimdi de yürümek onun yerine geçiyor belki.

Artık biraz ihtiyarladığım için, bir de İstanbul’da kaykay biraz zor onun için onu yürümekle takas ettim diyebilirim, evet. (gülüşmeler)

Yürümekle de aynı şekilde arabanın sizi zorladığı güzergâhtan çıkıp bambaşka kent kesitleri alabiliyorsunuz. Mesela Beylikdüzü’nden İkitelli’ye kadar yürüdük; dağ tepe, otoyol, kapalı site, çöplük, hastane, Olimpiyat Stadı, Autopia… Arabayla göremeyeceğin şeyler görebiliyorsun sekiz saat yürüyüşle.

Rotalarınızı önceden belirliyor musunuz?

Yaklaşık olarak evet. En azından baṣlangıç noktamızı ve istikametimizi belirliyorduk. Yol üstünde beğendiğimiz bir şey olunca durup orada takılıyorduk veya rotayı değiştiriyorduk.

“Muhtemelen önümüzdeki yıllarda kentlerden kırsala doğru bir göç başlayacak… Onların bıraktığı boşluklar tekrar yeşermeye başlayacak.”
 

Kenti kaykayla veya yürüyerek deneyimlediğinizde, şehrin bize dayatılan halinden farklı bir “tabiat” haline geldiğinden bahsettiniz. Bu birkaç yazınızda değindiğiniz bir konu, şehir ve kırsal arasındaki ayırımın kalkıp bir bütün olarak “doğa” denilen şeye dönüşmesini ele alıyorsunuz. Bu dönüşümü tarihsel olarak neye bağlıyorsunuz? Bu daha kapsayıcı “doğa” algısı bir kırılmayla mı yoksa geçişle mi ortaya çıkıyor?

Tarihte kenti tanımlayan şey surlar sonuçta, sonra birden teknoloji o surları yıkacak kadar kuvvetli oluyor ve kent yok oluyor; yani “city”den “urban”a dönüşüyor. Bu “urban” Endüstri Çağı’yla doruğa varıyor, sonrasında yeni teknolojiler ve globalleşme ile beraber endüstri alanları kentin dışına taşınıyor ve dönüşüyor. Kent teorileri Post-urban bir zamanda olduğumuzu söylüyor. Bu post-urban zamanda hem o bilgi bulutu yani internet var hem de fonksiyonlar eskisi gibi okunamıyor, her şey çok daha karmaşık. Bir de son yıllarda ve aylarda gördüğümüz gibi artık büyük kentler terör aktivitelerinin yoğunlaştığı alanlar haline geldi.

Muhtemelen önümüzdeki yıllarda kentlerden kırsala doğru bir göç başlayacak. İnsanlar hem doğa ile birleşmeyi hem de daha güvenli alanlarda daha az para kazanıp daha az tüketmeyi tekrar öğrenecek ve onların bıraktığı boşluklar tekrar yeşermeye başlayacak. İstanbul betonlaştı diyoruz ama İstanbul’da herhangi bir bina iki yıl kullanılmasın her yerinden yeşillik fışkırmaya başlıyor. Burası inanılmaz bir coğrafya ve topoğrafya öyle verimli bir toprak ki örttüğümüz yeşillik her an tekrar iktidarı almaya hazır.

“Gelecekte kentlerin içine hem tarım hem de doğa koymamız gerekecek.”

Onun için bence büyük bir değişimin başlangıcındayız. Bunlar tabi uzun yıllar alan süreçler ama ileride kentleri eskisi gibi tasarlamayacağız. Bir de herhalde disiplinleri de biraz sorgulamak lazım, çünkü şu anda kırsalı orman mühendisi tasarlıyor, şehri şehir plancısı ama aralarında pek bir planlama bağı yok. Aslında belki Japonların örneğini verebilirim; Japonya’da tarihte mimar yok peyzaj mimarı var ve önce peyzaj tasarlanıyor sonra onun uygun yerlerine binalar konuluyor. Önümüzdeki yıllarda bütün bu tarım mühendisliği, orman mühendisliği ve kent planlamasının üstüne gelecek yeni bir disiplin de ortaya çıkabilir ve peyzaj tasarımının çok makro ölçekli bir şekli olabilir. Bu bahsettiğim ayrılmış disiplinleri tekrar birleştiren bir tasarım metodu, çünkü gelecekte kentlerin içine hem tarım hem de doğa koymamız gerekecek. Şu anda küçük olan kentler, köyler de gelişmeye başlayabilir; onları büyük kentlerde yaptığımız hataları yapmadan nasıl tasarlayacağız, bunu da düşünmek lazım. Çünkü artık eskisi gibi enerji veya kaynakları bolca kullanamayız.


Ursulines Squares Brüksel // Public Space – Kamusal alan // 2003-2006 // L’Escaut Architectures + Sinan Logie 
Fotoğraf: Filip Dujardin

Kent aktivisti olmayı neden seçtiniz, pekala daha çok mesleğin pratik yanıyla ilgilenen, projeci bir mimar da olabilirdiniz?

Belki şanslıydım. Belki birisi gelip bana “iki gökdelen çiz Sinan” deseydi ve onları çizseydim bugün büyük bir ofisim olurdu ve öbür şeylerle ilgilenmezdim ama zannetmiyorum. İlk çalıştığım ofisten beri hoşlandığım şeyler farklı. Mesela işverenle arkadaş olamazsam onun için bir proje çizemiyorum ve gökdelen isteyen bir insanla arkadaş olabileceğimi zannetmiyorum. Onun için orda bir doğal seçilim oluyor. Bir de baştaki kaykaylı sorularından kaçtım ama Brüksel’de birkaç kaykay parkı tasarlama şansım oldu ve katılımcı planlama süreçleriydi. Onları üretirken, bu benim tasarımım, bu benim fikrim gibi bir egoya da kapılamıyorsun; çünkü orada herkesin emeği, herkesin fikri ve işi var. Onun herkesin ürettiği ve herkes için bir proje olması mimari müelliflik ve mimari ego konularını çöpe atmama neden oldu da diyebilirim. Bence öyle projelerin başarısı da o. Brüksel’deki o meydan her hafta sonu insan kaynıyor, 12 yaşından 70 yaşına kadar insanların kullandığı bir mekân haline dönüştü. Tek kişi planlasaydı öyle olamazdı bence.

Bilgi Üniversitesi’ndeki stüdyoda da katılımcı planlama yöntemleriyle mi ilerliyorsunuz?

Çoğu zaman öyle. Geçen sene Derbent’te öyle çalışmaya çalıştık; bütün alan araṣtırmasını ve ihtiyaç belirleme sürecini mahallelilerle yaptık. Her öğrenci katılımcı atölyelerden sonra kendi projesini üretti. Ama mesela Düzce Umut Atölyesi tamamen katılımcı bir planlama. Orada bir sürü kişinin, orada yaşayacak insanların, projeye dahil olan mimarların, avukatların ve diğer tüm meslek gruplarının fikri var. O benim Brüksel’deki pratiğime daha yakın diyebilirim. Ama okuldaki projede de, mahalleliyle sohbet edebilmek, onların mahalle algılarının önemini öğrencilere gösterebilmek çok iyi bir şeydi. Mimarlık okullarında, özellikle yüksek lisansta öğrenciye büyük kent lokmaları veya itibarlı proje tasarlatmak gibi yanlış yaklaşımlar vardı. Biraz daha ayağı yere basan projeleri ve küçük ölçekte kentsel akupunktur nasıl yapılabilir gibi soruları yavaş yavaş masanın üstüne koymak ve onları çoğaltmak lazım. Kentin sorunlarını hep büyük ölçekli altyapılarla çözmeye çalışıyoruz ve o noktasal dokunuşları tamamen unutuyoruz. Son yıllarda kurulan TAK gibi grupların da pozitif katkıları olacak ama bu daha başlangıç. Daha 5-6 yıldır başlayan yeni pratikler var ve bunların köklenmesi, bütün okullara yayılması ve sonra mimari pratiklerde var olmaya başlaması 10-15 yıllık bir süreç. Herkes bu konuda taş üstüne taş koymalı. 


Melek Aksoy + Sinan Logie // Arketipler segisi (C.I.V.A. // Brüksel)
Fotoğraf: Sinan Logie

“Arketipler sergisinde, Osmanlı-Selçuklu fantezisinden öte düşünmek gerektiğine dair birkaç ipucu vermek istedik.”

Sergileriniz oluyor bir yandan da, benim en yakından takip ettiğim serginiz Brüksel’den sonra geçtiğimiz aylarda Ankara’da Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı’nda sergilediğiniz “Arketipler” sergisiydi. Sergiler nasıl dahil oluyorlar bu akademik ve aktivist mimarlık sözlüğüne?

Yavaş yavaş mimarlık pratiğinden çıkarken birkaç yıldır mimari sergilerle uğraşmaya başlamıştım. 2014’te Studio X’te “Growing up in a Growing Metropolis” isimli serginin küratörlüğünü yaptım. Çocuk İstanbul diye bir dernek var, onlar Studio X’te çocuklarla, çocukların İstanbul’u nasıl anladıklarına dair resimler ve maketler üretmişlerdi, bende onları toparlayıp sergilemiştim. “İstanbul’da neyi seviyorsun neyi sevmiyorsun?”, “Belediye başkanı olsaydın ne yapmak isterdin?” gibi konularda resimler yapmışlar, evden okula kadar olan yolun zihinsel haritasını çizmişlerdi. Sergide değişik sanatçıların eserleriyle onları karşı karşıya koydum. Mesela Serkan Taycan’ın TOKİ’yi de fotoğrafladığı “Kabuk” serisiyle çocukların resimlerini yan yana getirdim. Biraz bu masum, ama detaylı resimlerden acı gerçeğe doğru olan mesafeyi gösteren bir sergiydi.

Geçen kıṣ İstanbul 2023 kitabının Roma’daki MAXXI müzesinde olan sergisinde, kent çeperindeki simge haline gelen bu yeni yapıların maketlerini bir harita üzerinde sunduk. Her birine yapıların kartpostalları ve küçük hikâyeleri eşlik ediyordu.


Sağda: İstanbul Manufaturacilar çarşısı // Doğan Tekeli & Sami Sisa  + Metin Hepgüler // 1960-67 Unkapanı, İstanbul
Solda: Rüstem Paşa Kervansarayı // Sinan (1489-1588)
Fotoğraf:  Zeynep Dilara Aksoy 

‘’Arketipler’’in amacıTürkiye’deki mimarlık üzerinden bir sergi yapmaktı. 3 ay Belçika’da sergilenecekti iş. Genelde Avrupalılar, Türkiye’de mimarlık derseniz, Sultanahmet ve Ayasofya dışında pek bir şey bilmiyorlar. O yüzden kronolojik ve doğrusal bir sergi yapmak yerine bazı mimari öğeler ya da arketipler üzerine kuralım sergiyi, diye düşündük Melek Aksoy’la beraber. Her bir arketip için bir tarihi bina ve bir modern veya güncel yapı yan yana gelsin, diye hayal ettik. Ayrıca bütün Türkiye coğrafyası üzerinden örnekleri yan yana getirelim istedik ki biraz ufuk açıcı olsun Avrupalılar için. Bir yandan da bütün bu modern mimari eserler şu anda Türkiye’de tehdit altında olan eserler. Bazı kesimlerin politik görüşlerine uygun olmayan bir mimari bu ve hepsini yıkıp yerlerine Osmanlı, Selçuklu motifli binalar yapmayı tercih eden bir zihniyet var karşımızda. Yani biraz da kendimiz için bunları belgeleyip, tekrar bütün bu binaların değerini hatırlamak ve nasıl bir tarihi süreklilik içinde olduklarını görmek istedik. Öte yandan tarihi dediğimiz binaların nasıl daha önce Anadolu’da var olmuş olan Ermeni, Rum ve öbür uygarlıkların da birikimleri üzerinden kurulmuş olduğunu vurguladık. Osmanlı-Selçuklu fantezisinden öte düşünmek gerektiğine dair de birkaç ipucu vermek istedik. Tabi sadece 11 arketip var, toplam 22 adet; o yüzden tüm mimarlık tarihini kapsayamadık. Bunu belki önümüzdeki yıllarda Arketipler 2-3 yapıp genişletmeyi ümit ediyoruz.

Beyondİstanbul’un websitesi: www.beyond-istanbul.org

Sinan Logie’nin sanat çalıṣmaları için : http://sinan-logie.blogspot.com

Sinan Logie’nin akademik metinleri için: https://bilgi.academia.edu/SinanLogie

Etiketler

4 yorum

  • omer-yilmaz says:

    + Meslek ilgisizliği.

  • melih-cimenli says:

    Aslında çok şey yazılabilir madde madde ama yine işin sonunda gelip dayanılacak belli başlı çıkarımlar var.
    Sadece yapılacak yapı kararının seçilme şekli varolan sorunları ne kadar azaltabilir?

    Ve var olan bir yarışma yapısı tipolojisi (neredeyse kopya üretim süreçlerine dönüşmüş), konsept aşaması sonrasının yeteri kadar düşünülmesi (uygulanacak bir yapı üzerine daha belirli düşünülmüş kararlar gerekir diye düşünüyorum) benim bu süreçte eksik gördüğüm bazı maddeler.
    Çok daha bütüncül bir değişim gerekiyor mimarlık okulları, MİMARLIK ODASI, mimarlık paydaşları. Ki bu imkansız.
    Yine hep bu fikri, eylemi yalnızlık çekilecektir.

  • ebubekir-simsek says:

    Durumun vahametini şuradan anlamalıyız ki; an itibari ile 718 defa okunmuş haylice önemli bir yazı ve 0 geri bildirim.

  • omer-yilmaz says:

    Etkinlikle ilgili anket sonuçları: http://rktr.co/1BLXqNw

Bir cevap yazın