2025 yılının Arkitera Genç Mimar Ödülü kazananlarından Per Se Mimarlık kurucu ortakları Ali Derya Dostoğlu ve Uğur Özer ile kariyerlerinin gelişimi ve tasarımla inşaatı bir araya getiren pratikleri hakkında konuştuk.

Ali Derya Dostoğlu: Aslında Per Se Mimarlık’ı üç ortak olarak kurduk; ben, Uğur ve Orkun Beydağı. Uğur ve ben, Galatasaray Lisesi’nden devre, hatta yatakhane arkadaşıyız. Dolayısıyla tanışıklığımız epey bir eskiye, on bir yaşımıza dayanıyor.
Orkun’la ilk başta ben tanışmıştım. Pratt Institute’de yüksek lisans yapıyordum, Orkun da benden bir sene sonra okula gelmişti ve orada tanıştık. Akabinde az önce ifade ettiğim gibi üç ortak olarak Per Se’yi kurduk. Uğur’la geçmişimiz çok eskiye dayandığı için birlikte iş yapmayı, farklı şekillerde pratik etme imkanlarımız olmuştu. Örneğin lisede plastik sanatlar kolunda ve ebru kolunda birlikte görev aldık ve bunlar bizim için güzel tecrübelerdi.
Bir buçuk sene sonra Orkun ayrıldı ve Londra’ya taşındı. Hala görüşüyoruz ve çok sevdiğimiz bir arkadaşımız. Onu da bu vesileyle anmış olalım.
Uğur Özer: Per Se’nin kelime anlamı “kendiliğinden” demek. Biz bu anlamıyla öğrenip, isim olarak seçtik. Ali’yle ortak olmamız, Per Se’yi kurmamız, okulun bitmesi, iş hayatına atılmamız; her biri kendiliğinden, doğal olarak gelişen süreçlerdi.
Ben Strazburg’da okudum. Ali, eğitimini Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde ve sonrasında Amerika’da tamamladı. Hayatın kendi akışında yeniden bir araya geldik, belli bir süre sonra da Per Se’yi kurduk. Ali’nin az önce ifade ettiği gibi, on bir yaşından başlayan arkadaşlığımız 2015 yılında bir ortaklığa dönüştü. Per Se olarak, on yılı da geride bıraktık .
Uğur Özer: Ortaklık bir yandan kolay, bir yandan da zor. Geçtiğimiz on yılda yaptığımız birçok şeyi, kendi başıma yapamazdım. Bu bir güç birliği ve biz bu güç birliğini, liseden beri dönem dönem birbirimize destek olarak ya da yardım ederek gösterdik. Per Se’de de bu dinamik devam ediyor bence.
Ali Derya Dostoğlu: Ben de Uğur’a katılıyorum, gerçekten insanın tek başına yapamayacağı birçok konu olabiliyor. İnsanların güçlü oldukları farklı yanlar var. Biz bu farklı yanları, beraberce ortaya koyabileceğimize inandık ve bunu başardığımıza inanıyorum. Aslında bu sadece ikimizle sınırlı bir şey de değil; ofisteki diğer arkadaşların da bize katılması sayesinde Per Se’nin, belli şekillerde iş üretebildiğini düşünüyoruz.
Uğur Özer: Mimarlık, bir ekip işi. Birkaç kişinin bir araya gelmesinden ziyade, bir ofis ortamının oluşmasıyla, çalışanların, dış paydaşların, proje ortaklarının katılımıyla yürüyen ve beraberinde gelişen bir süreç.
Ali Derya Dostoğlu: İyi dinleyiciler olmaya çalışıyoruz. İşverenlerle konuştuğumuz zaman; onların ihtiyaçlarının, ellerindeki imkanların ne olduğunu doğru şekilde saptamaya çalışıyoruz. Projeyi, işvereni zorlayacak şekilde değil de; soğukkanlı ve sakin bir şekilde, dışarıdan olduğu kadar içeriden de bakmayı deneyerek ele almaya çalışıyoruz. Bu yaklaşımımız da farklı bağlamlardaki projelerin, ortak nitelikler taşıyor olmasına sebebiyet veriyor.
Projelerin, kendi içlerinde belli başlı temalara ayrıldığını düşünüyoruz. Halihazırda uğraşmakta olduğumuz onuncu yıl kitabımız vesilesi ile bütün işleri önümüze serip bir kez daha baktığımızda bunu fark ettik.
Her ne kadar bu temalar ilişkileniyor olsa da, projelere bakıldığında farklı ilişkilenmeler de var. Bunların farkında olmak bence güzel bir şey. Örneğin küçük ölçekli bir konut projesinde öğrenilmiş bir şeyin; çok daha farklı bir ölçekte, farklı bir şekilde yer buluyor olması çok etkileyici olabiliyor.
Uğur Özer: Biz inşaat aşamasında da yer alan bir ofisiz. İlk yıllarımızdan beri, küçük ölçekli tasarımlarımızın inşaatlarında bulunmaya çalışıyoruz. Kamusal yapılarda ve belediye işlerinde ise kontrolör mimar olarak şantiyede görev almaya çalışıyoruz. Yıllar içinde karşılaştığımız zorlukların ve inşa etme aşamasında elde ettiğimiz tecrübelerin, tasarım sürecine de getirisi oluyor.
Kırsalda yaptığımız işlerde ise o yere ait malzemenin tespit edilmesi, yapım tekniklerinin araştırılması ve yıllar önce -mimarsız olarak- üretilmiş mimarlığın keşfedilmesi; Ali’nin az önce ifade ettiği gibi, büyük ölçekli projelerimize katkılar sundu. Yarattığımız ortak dil, sanırım bunun bir birikimi olarak ortaya çıktı.
Ali Derya Dostoğlu: Uğur’un bahsettiği inşaatın içinde olma konusundan hareketle buna bir yanıt verebilirim. Biz en baştan beri, çok da bilinçli olmadan, inşai faaliyetlerin merkezinde yer almış olduk. İlk işlerimizden biri olan Bursa’da Tunçsiper Lisesi Yerleşkesi içerisindeki mevcut anaokulu yapısının çatı eklentisini yaptığımız dönem, işverenimize projeyi sunduğumuzda şöyle bir yanıt aldık; “Çocuklar, çok güzel bir proje yapmışsınız, bize burayı anahtar teslim yapar mısınız?” ve dedik ki, “Günün sonunda tek katlı çelik bir yapı. Strüktürü kurduktan sonra neredeyse bir iç mekan projesi sayılır. Altından kalkar mıyız? Kalkarız.” Geriye dönüp bakınca fazla cesurmuşuz gibi geliyor.
Ardından Ayvacık’taki müstakil konut örneklerinde bu pratiğimizi devam ettirdik. İnşaatları koordine ettik ve yerel ekiplerle çalıştık. O ekiplerin iş gücünü, Bursa’dan ve İstanbul’dan tedarik ettiğimiz farklı iş güçleri ve malzemelerle harmanladık. Bütün bunlar, tasarladığımız projenin, uygulama aşamasına nasıl geçeceğine dair ipuçları sundu.
Soruya tekrar dönecek olursak; bu esnekliğin, bize bugüne kadar çok avantaj teşkil ettiğini düşünüyorum. Tasarım süresini uzatabilmek için inşaat sürecini tasarım sürecine dahil etmek, bütçeleri daha efektif kullanabilmek bizim avantajımıza oldu. Dolayısıyla genç mimarlık pratiklerine; kendilerine farklı roller atfedecek şekilde, projelerin içerisinde yer bulmaya çalışmalarını önerebilirim.
Uğur Özer: Biz Per Se’de, kurulu bir düzen üzerine bir birliktelik inşa ettik. Kimileri bunu sıkıcı ya da banal bulabilir. Ofis sahibi olmayı, her gün buraya gelmeyi ve çalışanlarla birlikte projelere kafa yormayı; sürekli bir düzen içinde gerçekleştiriyoruz. Günümüzde uzaktan çalışma, ortak paylaşım alanları, proje bazlı işler gibi birçok çalışma yöntemi de var. Fakat bu tercih biraz da yapı meselesi. Bizim ofisten çalışma düzenine daha meyilli olduğumuzu düşünüyorum. Kurulu bir düzenimizin olması, bize birçok aşamada yardımcı oldu. Sistematik olarak, yavaş yavaş üzerine koyarak Per Se’yi geliştirmeye devam ediyoruz.
Ali Derya Dostoğlu: Uğur’un bahsettiği bu kurulu düzen, sonraki süreçlerde sergilememiz gereken esnekliğe de sağlam bir zemin teşkil ediyor.
Buradaki düzenin üzerine, biz o esnekliği çok daha rahat sergiliyoruz. Zaten karmaşık bir çalışma biçimine sahip olsaydık, belki dağılabilirdik. Farklı rolleri üstlenirken dağılma imkanımız artardı. Şu an en azından biliyoruz ki Per Se’nin belli bir işleyişi var. O işleyiş sayesinde bu şapkaları, kafalarımıza daha kolay takabiliyoruz.
Bunun büyük bir kısmını da çalışma arkadaşlarımıza borçlu olduğumuzu düşünüyorum. Hiçbir zaman çok fazla sirkülasyonu olan bir ofis fikrimiz olmadı. Her zaman, uzun vadede, aynı kişilerle birlikte yol yürüme niyetinde olduk. Bu düşünce biçimi de bahsettiğim düzenin oluşmasında önemli bir yer tutuyor.
Uğur Özer: Türkiye’de genç mimar olmayı, sanılanın aksine, oldukça avantajlı görüyorum. Bunun için belli bir kapasitede olmanız ve çok çaba göstermeniz gerekiyor. Türkiye’de işler çok hızlı ilerliyor; projeler kısa sürelerde yapılıp inşaatlar da ona mukabil çok hızlı tamamlanıyor. Genç mimarlar bu dinamiklik içinde; müşterilerle birebir ilişki kurup, onları ikna edip, birdenbire kendilerini iş yapar, proje üretir ve inşa eder halde bulabiliyorlar.
Yurt dışında ise süreler daha uzun, bir iş almak daha çetrefilli. Genç mimarlar, çoğunlukla yarışmalara yöneliyor ve yarışmalardan elde ettikleri kazançla proje almaya başlıyorlar.
Ali Derya Dostoğlu: Bu hız, özellikle genç mimarlar üzerinde, çok büyük bir baskı oluşturuyor. Çünkü genç mimarların işverenlerine karşı kozları daha az oluyor. Onlara zaman ve bütçe gibi konularda isteklerini aktarmakta -daha tecrübeli meslektaşlarına göre- ister istemez zorlanıyorlar. Dolayısıyla Uğur’un bahsettiği bu dinamizmin yarattığı baskıyla mücadele etmek gerekiyor ve bu baskı sadece zamanın ve bütçenin kısıtı değil, aynı zamanda işin kalitesi üzerinde de bir baskı.
Örneğin Avrupa’da altı ayda yapılan bir avan projeye karşı, burada yaptığınız uygulama projesinde aynı niteliği sağlamak için ister istemez kendinizden feragat etmiş oluyorsunuz. Dolayısıyla durumu çok boyutlu düşünmek lazım. Yani bu dinamizm hem -Uğur’un da söylediği gibi- iyi bir şey hem de bütün bu baskılar insanın üzerinde yükler teşkil ediyor.
İnsan, o baskıya dayanabilmek için farklı roller üstlenebilmeye gayret gösteriyor ki, farklı şekillerde sörf tahtası üzerinde kalabilsin.
Uğur Özer: Bu durum, bulunduğumuz coğrafyanın bize etkisi. Avrupa’da, daha stabil ülkelerde, çok daha nötr bir mimarlık yapabilirsiniz. Tasarım süreci uzun, ofis hayatı ve istenilen projelerin kalitesi belli. Türkiye’de ise bu süreçler, her seferinde yeni bir mücadeleyle yürüyor.
Ali Derya Dostoğlu: Hatta bu kalite, inşai aşamada da devam ediyor. Yurtdışında belli nitelikte inşaatların yapılması büyük önem arz ediyor. Burada ise soruyu tersten sormak gerekiyor: Yani böyle bir detayı uygulamakta zorluk çekerler diye baştan düşünüp projeyi sorgular hale geliyoruz. “En iyisi bunu böyle yapmayalım, çünkü ne de olsa istediğimiz gibi uygulanamayacak,” deyip tasarımı ona göre kurguluyoruz. Bu da esnekliğin ve kendini adapte etmenin bir parçası.
Ali Derya Dostoğlu: O dinamizmin ayırdına ilk varışım, yurt dışında çalıştığım ofiste oldu. Brooklyn Dumbo’da Garrison Architects’te yarı zamanlı olarak çalışmaya başlamıştım. Tezim bittikten sonra, tam zamanlıya döndüm ve epey uzun bir süre Queens’te bir kamusal kütüphanenin ek yapısını tasarladık. Alan olarak oldukça kısıtlıydı, fakat haftalarca uğraşılan bir projeydi.
Bir yandan da, Türkiye’de tanıdığım ofislerin işlerine bakıyordum; bir iş başlıyor, öbürü bitiyor, o yayınlanıyor, öbürü ödül alıyor… Ciddi bir fark olduğunu hissetmiştim. O zamanlar İstanbul da günümüzdeki halinden çok daha iyi bir noktadaydı ve bütün o hengame içerisinde, Türkiye bir çekim merkeziydi.
Eğitime dönecek olursak, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi mezunuyum ve geleneksele yakın bir eğitim aldığımızı düşünüyorum. Bunu kötü veya iyi olduğu için değil, yalnızca nesnel bir tespit mahiyetinde söylüyorum. Pratt Institute’de yüksek lisans yaparken ise yüz seksen derece farklı bir eğitim anlayışının göbeğine düşmüş oldum. Hatta bir şeylere sıfırdan başladığımı hissetmiştim. Yine de o geleneksel temelin işime yaradığını düşünüyorum.
Mesela ilk dönem, MoMA’nın yanında bir yüksek yapı tasarlamamız gerekiyordu ve plan çözümlerini ben üstlenmiştim. Aldığım geleneksel eğitimin de rahatlığıyla bir güzel çekirdekleri, ofisleri, konutları vesaire çözmüştüm. Hoca da bunu kısa sürede çözebilmiş olmama çok şaşırmıştı.
Farklı yaklaşımlar ve farklı iş yapma biçimleri, ister istemez insanı sorgulatıyor. Bunlar birbirlerinin doğru veya yanlış olduğunu ortaya koymaktan ziyade, üst üste binerek güzel deneyimler ortaya çıkarıyor. İnsan her birinden bir şeyler öğreniyor.
Gerçekten de MoMA’nın yanındaki yüksek yapının, sineğin dönüşüm sürecinden esinlenen tasarımla Mimar Sinan’da öğrendiğim geleneksel plan çözümünü bir araya getiren bir deneyime dönüştüğünü düşündüğümde, o katmanlaşmayı rahatlıkla görüyorum.
Bence bu hepimiz için geçerli. Türkiye’de eğitim alıp, farklı projelerde yer alan kişiler başka deneyimleri katmanlaştırıyor. Ben bahsettiğim gibi bir deneyim sürecinden geçtim, Uğur Fransa’da başka bir deneyim sürecinden geçti. Bence önemli olan, bunları üst üste koymanın yollarını bulmak.
Uğur Özer: Yurt dışında tasarım sürelerinin uzunluğu, mimarlık ofislerini tasarım ofislerine yaklaştırıyor. Türkiye’deyse iş yaparken tasarım sürelerinin kısaldığını, buna karşın uygulama çizimleriyle mimari işçiliğin ağırlığının arttığını düşünüyorum.
Öğrencilikte de aldığım eğitim; ışık, gölge, mekan, insan ölçeği, şehirdeki doluluklar, boşluklar vesaire gibi günümüzün bir tık daha soyut ve hissi kavramları üzerineydi. Türkiye’deki yaklaşımın bunun biraz dışında kaldığını düşünüyorum. Teknik donanımları, mimari tasarım araçlarını, bilgisayar programlarını çok iyi kullanan ve iyi çizen genç mimarlar yetiştiriyorlar. Fakat bu kavramlar, eksik kalıyor. Bu açıkların; tasarım ve mimarlık ofislerinde, ofisin ihtiyaçlarına göre şekillendiğini ve yola girdiğini düşünüyorum.
Ali Derya Dostoğlu: Ormos Tartışık Projesi’nin doğu etabını, Mayıs ayında tamamlamayı hedefliyoruz. Acıbadem Güneş Enerji Santrali Kumanda Binası’nın, faaliyete geçmesini bekliyoruz. Bursa Büyükşehir Belediyesi için projesini yaptığımız ve inşaatı neredeyse tamamlanmak üzere olan Tayyare Kültür Merkezi’nin kitaplık ve kafe mekanının tamamlanmasını planlıyoruz. Aynı belediye için epey bir uğraş verdiğimiz Ressam Şefik Bursalı Sanat Galerisi’nin kurul izninin çıkmasını, inşaatının başlamasını, hatta mümkünse tamamlanmasını umuyoruz.
Yeni başladığımız bir teleferik projesi var. Onun projesini teslim edeceğiz, sonrasında onayları alınabilirse uygulama projesi başlayacak. O konuda bayağı bir heyecanlıyız.
Katılmış olduğumuz davetli bir yarışma neticesinde birkaç sene önce başladığımız ve yarım kalan bir kültür merkezi projesi vardı. Süreç yakın zamanda tekrar aktive oldu, nasıl ilerleyeceği ile ilgili çalışmalarımız sürüyor.