Katılımcı, YAP İstanbul Modern: Yeni Mimarlık Programı

YAP İstanbul Modern... Yer...

Mimarlık nasıl yapılırsa yapılsın, özünde bir ‘yer’ kurma düşüncesine sırtını dayar. Bir yer kurmak, bir yer yapmak, mekan kurmaktan daha önce gelen bir kavramdır. ‘Yer’, ‘mekan’ olmadan önce , o alanı ve onun etrafına saçılmış gizli bir enerji alanının tanımladığı, sınırları biraz belirsiz, biraz da kendiliğinden oluşan bir bölgeyi tanımlar. O yüzdendir ki mekanların sınırları ve tanımları belirginken, yer tanımı herkese göre değişir…

Zihinlerde, sokak ve kaldırım bir yer değildir. Yer belirgin bir kimliği ve mutlaka mekansal olmayan bir tanımla zihinlerimizde canlandırabildiğimiz bir alanı tarif eder. Ne yer olmaksızın bir mimarlık olabilir, ne de sonucu yer olmayan bir mimarlık!

Hatta geçici bir yapı bile yer olmaksızın inşa edilemez. Yer bulunduğunuz şehirdir; yanı başınızda duran çınar ağacıdır; öte yanınıza demirlemiş devasa gemidir; barok bir camiden yükselen ezan sesidir; yaya geçidini kapatan çöp konteyneridir…

Sürdürülebilirlik üzerine bir yer yapmak
YAP İstanbul Modern ile birlikte tanımlanan problemi, geçici bir ‘Yer’ üretilmesi olarak algılıyoruz. İzleri imalatından 3 ay sonra tamamen silinecek bir ‘Yer’ içerisinde bir Yer üretmek… Sürdürülebilirlik, yeniden kullanma gibi zaten bir tasarımın ihtiva etmesi gereken olguların üzeri sertçe çiziliyor verilen şartnamede…

Tükenen dünya kaynakları, insanoğlunun yarattığı yıkım, kaynakların fazlaca asimetrik bölüşümü, adaletsizlik, yoksulluk… Zaten insanın ürettiği bu kısır döngüde dönüp durmanın, büyük ihtimalle kendimiz dahil ürettiklerimiz ve tükettiklerimiz arasındaki dengeyi sağlayamamamızın kaçınılmaz sonu bu…

… ve sonrasında yapacağımız geçici bir pavyon tasarımı ile buna mimarlık üzerinden nasıl bir cevap verebiliriz sorusu…

Sürdürülebilirlik sadece tekil bir yapının sorunu değildir , kentin bir organizma olarak üstesinden gelmesi gereken çok yönlü bir olgudur. Sürdürülebilir olma, en üst ölçekten en alt ölçeğe kadar devamı sağlanabilir , günün çıkarlarına göre şekillendirdiğimiz bir dünya yerine, kaynaklarını, olanaklarını eşit bir şekilde paylaştığımız bir şehri, sistemi zorunlu kılar.

Probleme yer üzerinden tekrar bakacak olursak İstanbul ve diğer dünya kentlerinin durumlarının farklı olduğunu görürüz. İstanbul pervasızca büyüyen birçok kentten oluşan dev bir kent… Diğer dünya kentlerinin aksine arazi rantı, kontrolsüz kentleşme, gettolaşma, bununla birlikte sınıflar arası ayrımın giderek arttığı, göç, hızlı kentleşme ile kol kola büyüyen bir kent.

Bu çerçevede sürdürülebilirlik, yeniden kullanım konularının İstanbul’da, NewYork’tan yada Rio’dan çok daha farklı anlamlar üstlendiği kesin. Bu yüzden, yeni fikirler ithal etmek ve dünyada ‘trend’ olmuş akımlara kendimizi kaptırmak yerine, kendimizden, yerden ve onun sorunlarından yola çıkan bir davranış silsilesi geliştirmemiz gerekli.

Özellikle kentin doğal kaynaklarını geri dönülmez bir şekilde tahrip eden, doymak bilmez bir canavar gibi İstanbulu yiyip bitiren inşai faaliyetlerin sonucunda oluşan değerin, en hafif deyimiyle çarçur edildiği bu döneme dikkat çekmek istiyoruz. Hepimizin biraz sorumlu olduğu bu durumla yüzleşmek ve sonuçlarını ziyaretçilere tekrar kibarca hatırlatmak, bu işe yüklenecek fazladan bir görev midir?

Şu soruların cevabını düşünmemiz gerekiyor:

Bu tasarım sadece günah çıkarmak için üstlendiğimiz sanatsal bir misyona mı hizmet edecek, yoksa gerçek bir yüzleşmeye hep birlikte hazır mıyız?

Geçici bir pavyon yapmanın dayanılmaz hafifliği ve evrensel mimarlık temennileri ile her yerin pavyonunu mu yapacağız; yoksa belki çirkin, hatta çöp yığını görmek pahasına içinde yaşadığımız kentin ‘Yer’ ini yapabilecek miyiz?

Sürdürülebilirlik çerçevesi içinde tasarımımızdan arta kalanları kimlerin kullanacağını ve nasıl dönüşeceğini mi belirleyeceğiz; yoksa biz dönüşümün bir parçası olup başkalarının artıklarıyla yeni bir yer kurabilecek miyiz?

Bu tasarım ile önce İstanbul’da, Türkiye’de, daha sonra dünyada sürdürülebilirlik üzerine bilinç oranını bir miktar arttırmamız, insanları bir açılış kokteylinde geçirdikleri zamandan biraz daha uzun düşündürmemiz mümkün olabilecek mi? Yoksa parlak mimarlık dergilerine kapak olacak saman alevi işlerin mi peşindeyiz?

Duyular, yer ve ait olma
Bazen hiç olmadık bir yerde ve anda bir düşünce gelir aklınıza. Yolda yürürken bir çocuğun yüzünde kendi çocukluğunuzu görürsünüz, unuttuğunuz sımsıcak bir anınızı hatırlarsınız. Bir sinema çıkışında pasajda bir koku alırsınız, eski sevgilinizi anımsarsınız, onunla izlediğiniz bir filmin ruh haline bürünürsünüz. Sisli bir günde keskin soğuk ellerinizi hissizleştirirken, öğrencilik yıllarında durakta otobüs beklerken, havadaki ağır kömür kokusunu ve burnunuzu sızlatan soğuğu hatırlar, o ana geri dönersiniz.

İnsan zihni çok karmaşık yörüngelerden, algılardan, duyulardan beslenir…

Adam, sahil yolundan çıkıp antrepolar ve otoparkın içerisinden yapıya doğru ilerliyor.. Güneş batmak üzere.. Denizin kokusunu alıyor.. İleride yığın halinde istiflenmiş silueti görüyor.. Pek bir şeye benzetemiyor.. Etrafında ışıklar ve insanlar, biraz da dramatik bir müzik var, içerlerden bir yerlerden gelen.. Yığın ona İstanbul’daki pervasız inşaat faaliyetini anımsatıyor.. Belirsiz bir yerlerinden içine girip çıkan insanlar var.. Bazıları tanıdık geliyor.. Çıkanların yüz ifadeleri farklı farklı.. ‘Hurda ve inşaat artıkları mı bunlar?’.. Merakla içeri dalıyor.. Biraz karanlık bir odadan, çerçevelenmiş denize bakıp düşüncelere dalıyor.. Çıkanlardan biri, sessizce ‘ucube’ diye fısıldıyor yanındakine..

Etiketler

Bir yanıt yazın