İclal Nilgün Bişgin ve Büşra Nur Kellegöz'ün "SUYUN İZİNDE: Gençlik Parkı Havuzunun Uyarlanabilir Yeniden Kullanımı" Öğrenci Mimari Fikir Projesi Yarışması için hazırladığı proje ikincilik ödülü kazandı.
Ankara’nın kentleşme süreci, yalnızca yapılaşma ve mekânsal büyüme üzerinden değil; doğal sistemlerin bastırılması, kontrol altına alınması ve zamanla görünmez kılınması üzerinden okunmalıdır. Kentin oluşumunda belirleyici rol oynayan su yolları, özellikle 20. yüzyılın ortalarından itibaren bir yaşam kaynağı olarak değil, yönetilmesi gereken bir tehdit olarak da ele alınmış; bu yaklaşım derelerin yer altına alınması ve kentsel yüzeyden silinmesiyle sonuçlanmıştır. İncesu, Bent Deresi ve Hatip Çayı gibi doğal su yolları, yalnızca fiziksel olarak değil, kentsel bellekten de koparılmış; Ankara’nın “susuz” bir kent olarak algılanmasının mekânsal zemini de bu süreçte oluşmuştur.
Gençlik Parkı, bu bastırılmış hidrolojik gerçekliğin en yoğun biçimde okunabildiği kentsel bir kesit alanıdır. Tarihsel olarak İncesu Deresi’nin (omurga damar) taşkın sahası ve doğal havzası üzerinde konumlanan park; Kavaklıdere (hızlı ve doğrusal damar), Büyükesat (dar vadilerden zemini yaran güçlü damar) ve Bülbüldere’nin (hırçın damar) İncesu’ya bağlandığı, Hatip Çayı ve Bentderesi ile birleşen geniş bir havzanın merkezinde yer alır. Jansen Planı’nda yeşil bir omurga ve kamusal odak olarak tanımlanan bu alan, erken Cumhuriyet döneminde Ankara Garı ile Ulus arasında kente gelenleri karşılayan aktif bir kamusal sahne iken; ulaşım akslarının değişmesi ve suyun yer altına alınmasıyla birlikte bu rolünü yitirmiştir. Bugün park, onu var eden su sisteminden koparılmış; merkezdeki havuz ise bu kopuşun en belirgin mekânsal izi haline gelmiştir.
Gençlik Parkı alanı; geçmişteki işlevine döndürülmesi hedeflenen bir yeniden canlandırma yaklaşımından, bilinçli olarak uzak tutulmuştur. Müdahale alanı, parkın tamamına yayılmaz; yalnızca mevcut havuz çanağı ile sınırlandırılarak, kentin suyla kurduğu ilişkinin en yoğun biçimde okunabildiği noktaya odaklanır. Parkın ana girişleri korunur; ancak Gar, Lunapark ve Ulus yönlerinden havuza ulaşan ilk deneyimler, suyun Ankara tarihinde geçirdiği dönüşümlere karşılık gelen farklı mekânsal diller üzerinden kurgulanır.
Gar yönünden yaklaşan aks, daralan ve sıkışan bir mekânsal kurgu aracılığıyla suyun giderek bastırıldığı ve görünmez kılındığı süreci hissettirir. Lunapark yönünden havuza açılan geniş alan, suyun kentle birlikte aktığı ve kamusal bir sahneye dönüştüğü döneme referans verir. Ulus Camii yönünden algılanan giriş ise, açıklığı ve kot ilişkileriyle daha serbest bir mekânsal deneyim sunar. Kullanıcı, hangi girişten alana dahil olursa olsun, suyun farklı dönemlerde edindiği kimlikleri mekânsal olarak deneyimlediği ortak bir kesitin içine çekilir.
Mevcut havuz, tasarımda kapatıcı ve monolitik bir beton kabuk olarak ele alınır. Bu kabuk üzerinde açılan yarıklar, biçimsel jestler olmaktan ziyade; kullanıcıyı parkın kaldırım kotundan başlayarak su kotuna doğru indiren, zamansal bir deneyim dizisinin taşıyıcılarıdır. Beton parçalarının izlettirdiği yollar, kullanıcıyı adım adım yer altına çekerken; suyun beton altında kalmış varoluşunu bedensel ölçekte hissedilebilir kılar.
Kesit boyunca su, tekil ve idealize edilmiş bir öğe olarak sunulmaz. Yer yer yarılarak yüzeye çıkan, yer yer sızarak varlığını hissettiren, kimi noktalarda genişleyerek göletler oluşturan, kimi anlarda ise tamamen örtülerek kaybolan su; Ankara’nın suyla kurduğu ilişkinin farklı tarihsel evrelerini eş zamanlı olarak deneyimletir. 1920’lerin doğal havzasından, 1940’ların şehirle birlikte akan suyuna; 1950’lerde doldurulan yatakların yarattığı taşkınlardan, günümüzde altyapı elemanına indirgenmiş bir su profiline uzanan süreç, mekânsal bir anlatı haline gelir.
Açılan yarıklar, farklı kotlanmalar aracılığıyla değişken mekânsal algılar üretir. Bazı anlarda kullanıcı su kotuna indiğinde üst kotla görsel bağını kaybeder; bazı noktalarda ara kotlarda askıda kalır, kimi yerlerde ise suyla aynı seviyede ilerler. Bu değişkenlik, tekil bir güzergâh dayatmak yerine, suyun mekânla kurduğu gerilimli ilişkiyi doğrudan bedensel deneyime dönüştürür. Yarıkların içinde tanımlı bir program ya da sabit bir modül bulunmaz; beton kütleler, yeşil dokular ve akan su, kullanıcıya açık uçlu bir deneyim alanı olarak bırakılır.
Gençlik Parkı, modernleşme sürecinde Ankara’nın suyla kurduğu ilişkinin birinci dereceden tanığıdır. Bu nedenle proje seçkisi, rastgele seçilmiş bir bağlam değil; kentsel belleğin bastırıldığı ve ekolojik kırılmanın en açık biçimde izlenebildiği bir kesit alanı olarak ele alınır.
Sonuç olarak proje, suyu geri getirme iddiası taşımaz; Ankara’nın bilinçli olarak bastırdığı hidrolojik gerçekliği mekânsal bir kesit aracılığıyla açığa çıkararak; mimarlığı, kenti örten değil geçmiş hatalar ile yüzleştiren eleştirel bir eylem olarak yorumlar.