1. Ödül, Nurdağı İlçesi Deprem Anıtı Yarışması

Serkan Sipahi, Çağatay Çomaklı, Merve Sipahi, Elife Büyüköztürk ve Mehmetcan Öztürk'ün "Nurdağı İlçesi Deprem Anıtı Yarışması" için tasarladığı proje, birincilik ödülü kazandı.

Proje Raporu:

Anıdan Doğan: Yasın İçinde Umut Meydanı

“Anmak, geçmişi geleceğe doğru yürütmektir.” Hilmi Ziya Ülken

Giriş

6 Şubat 2023’te meydana gelen Kahramanmaraş merkezli depremler, yalnızca fay hatlarını değil, bölgenin toplumsal belleğini ve gündelik hayatını da derinlemesine sarsmıştır. Kısa aralıklarla gerçekleşen iki büyük sarsıntı, on binlerce insanın yaşamını yitirmesine, yüz binlercesinin yaralanmasına ve geniş bir coğrafyada yerleşim dokularının büyük ölçüde yıkılmasına yol açmıştır. Bu felaket, Türkiye’nin afet tarihine bir milat olarak kaydedilirken, deprem gerçeğiyle kurduğumuz ilişkinin de yeniden düşünülmesini zorunlu kılmaktadır.

Bu yıkımın en sert hissedildiği yerleşimlerden biri, deprem dizisinin odağına yakın konumlanan Gaziantep’in Nurdağı ilçesidir. İlçe merkezinde çok sayıda bina tamamen çöküp, kalanların büyük bölümü ağır hasar almakla beraber; arama-kurtarma ve enkaz kaldırma süreçlerinin ardından, yerleşim dokusunda büyük boşluklar gün yüzüne çıkmıştır.

Bu bağlamda Nurdağı Deprem Anıtı ve Kamusal Meydanı, 6 Şubat depremlerini tekil bir “afet olayı” olarak değil, bu coğrafyanın uzun tarihine yayılmış sarsıntılar, göçler ve toplumsal kırılmalar zincirinin içinde ele alan bir hafıza mekânı olarak tasarlanmıştır. Amaç yalnızca kaybettiklerimizi yüceltmek değil; kalanların yasını, dayanışmasını ve yeniden kurma iradesini taşıyabilecek bir mekânsal dil kurmaktır. Anıt alanı bu nedenle, hem yasın hem yüzleşmenin hem de geleceğe dönük inşa iradesinin mekânı olarak düşünülür.

Anadolu’nun geleneksel yas kültüründe kayıp, sessizlik ve söz; su ve toprak; gölge ve ışık iç içe geçer. Taziye evleri, ortak sofralar, mahalle avluları, kaybı yalnızca bireysel bir acı olmaktan çıkararak toplulukça taşınan bir yük hâline getirir. Gaziantep ve çevresinde kuşaklar boyunca süregelen taziye kültürü, kaybı gündelik hayatın sürekliliği içinde anlamlandırır; bir yandan dünyaya, bir yandan ahirete uzanan çift yönlü bir ilişki kurar. Nurdağı’nda önerilen anıt alanı, bu kadim deneyimden beslenerek “yalnız yas tutmama” fikrini mekâna dönüştürmeyi amaçlar: Ziyaretçiyi yalnızca bakan değil, birlikte duran, birlikte hatırlayan ve birlikte susan bir özneye dönüştürür.

Bu proje, Nurdağı’ndaki alanı yalnızca bir anma mekânı olarak değil, ilçenin yeni kamusal merkezlerinden biri olarak ele alır. Yıkım sonrası niteliğini yitirmiş mevcut ticari birimler kaldırılarak, mimari dili anıt alanıyla akraba olan yeni bir ticari doku ve onunla ilişkili ikinci bir kamusal meydan önerilir. Böylece bir yanda Anma Meydanı, diğer yanda Ticari Meydan olmak üzere iki farklı ritme sahip, fakat birbirini besleyen kamusal odak tanımlanır.

Kavramsal Yaklaşım ve Mekânsal Kurgu

Giriş bölümünde tarif edilen yas, yüzleşme ve yeniden kurma hâli, Nurdağı’ndaki anıt alanında üç ana mekânsal unsur üzerinden somutlaşır:

1. Merkezde yer alan, yıkımı ve enkazı simgeleyen soyut heykel,

2. Bu çekirdeği saran, isimlerle ve ışıklarla örülü corten çelik duvar,

3. Tüm alanı sarmalayan, anı–umut–gelecek katmanları üzerinden kurgulanan peyzaj yüzeyleri

Bu üç unsur, deprem deneyiminin farklı düzlemlerini –yıkım, ortak hafıza ve geleceğe yönelen umut– tek bir mekânsal anlatı içinde birbirine eklemleyen bir bütün olarak tasarlanmıştır.

1. Enkazın Sessiz Çekirdeği: Soyut Heykel

Anıtın merkezinde konumlanan soyut heykel, Nurdağı’nda bir gecede dağılmış yapılaşmayı ve onunla birlikte paramparça olan hayatları temsil eden sessiz bir çekirdektir. Heykel, gerçek enkazı birebir kopyalamak yerine, yıkımın duygusal ağırlığını soyut bir dile çevirir. Eğilen, kırılan, sıkışan yüzeyler; kesintiye uğrayan zamanları, yarım kalan cümleleri ve artık dönülemeyen evleri simgeler.

Bu kırık yüzeylerin arasına yerleştirilen boşluklar, yalnızca formel bir gerilim değil, aynı zamanda içsel bir “nefes alanı”dır. Boşluklardan sızan ışık, bir yandan enkaz altında kalmış hayatların anısını çağrıştırırken, diğer yandan toprağın ve toplumun iyileşme ihtimaline işaret eder. Ziyaretçi, bu çekirdeğe doğru ilerledikçe, depremi uzaktan seyreden bir tanık olmaktan çıkar; acının mekânsal merkezine, kelimelerin çoğu zaman kifayetsiz kaldığı bir “yarığa” adım atar.

2. Corten Duvar: Aile İsimlerinin Işığı ve Çevreleyen Hafıza Halkası

Merkezi heykeli saran corten çelik duvar, hem koruyan hem yüzleştiren bir yüzey olarak tasarlanmıştır. Zamanla yüzeyinde oluşacak pas tabakası, malzemenin yaşlanmasını ve değişimini görünür kılar; tıpkı depremin ardından süren uzun soluklu iyileşme süreci gibi. Bu yaşlanma, bir çürüme değil, deneyim ve hafıza birikimi olarak okunur.

Duvarın bütünlüğü içinde bırakılan kesintiler, tesadüfi değildir: Bu boşluklar, hem görsel hem anlamsal olarak “kaybın açtığı delikler”i temsil eder. Boşluklara yerleştirilen ışık birimleri, yalnızca tekil kişilere değil, aynı haneden kaybedilen aile bireylerine adanmıştır. Her bir ışık elemanının üzerinde dört–beş kişiye kadar uzanan isim kümeleri yer alır. Böylece her ışık, tek başına bir “hane”yi –bir sofra etrafında toplanmış, artık bir araya gelemeyecek aile fertlerini– sembolik olarak içinde taşır.

Gündüzleri duvarın gövdesi içinde sakin bir iz gibi duran bu isimler, gece olduğunda hafifçe parlayan bir “yıldız dizisi”ne dönüşür. Her bir ışık, Nurdağı’nın ve deprem bölgesinin gecelerinde hem yokluğu hem varlığı aynı anda hatırlatan küçük bir odak olur: Yitmiş bedenler, hatırlama eylemi sürdüğü sürece aramızda yaşamaya devam eder.

Corten duvar, ziyaretçiyi alanın çevresinde bir rota izlemeye davet eder. Yürüyüş ritmi ile isimleri okuma ritmi birbirine karışır; ziyaretçi her ismin önünde durup, anmanın anonim bir “sayı”dan ibaret olmadığını, her kaybın ardında bir aile, bir hayat, bir hikâye olduğunu hatırlar. Aile isimlerinin aynı ışık biriminde bir araya getirilmesi, kaybın sadece bireysel değil, soy ve hane düzeyinde bir kesinti olduğunu vurgular.

Duvarın iç yüzü, merkezdeki heykelle sürekli görsel ilişki içindedir; bu, kaybın çekirdeğine yönelen içsel bir bakışa karşılık gelir. Dış yüz ise Nurdağı’nın gündelik hayatına, yeni ticari dokusuna ve kamusal akışına açılır. Böylece duvar, bir tarafında sessiz bir anma, diğer tarafında ilçenin gündelik devinimi olan iki farklı ritim arasında eşik işlevi görür.

3. Anı, Umut ve Gelecek Bahçeleri: Zaman Katmanları Olarak Peyzaj

Anıt alanını saran peyzaj, salt bir “yeşil kuşak” olarak değil, anı, umut ve gelecek kavramlarını taşıyan üç zamansal katman olarak kurgulanmıştır. Bu bahçeler, belirli bitki türleri ya da donatılar üzerinden değil, ziyaretçinin mekânla kurduğu duygusal ve düşünsel ilişki üzerinden tanımlanır:

• Anı Bahçeleri, hatırlamanın ağırlığını ve yasın sessizliğini taşır. Burada zaman, sanki biraz yavaşlar; zemin, ziyaretçiye içe dönük kalma, kayıplarıyla baş başa kalma imkânı sunan bir eşik hâline gelir.

• Umut Bahçeleri, hatırlamayı reddetmeden, acıyla birlikte yaşamayı öğrenmenin alanıdır. Burada peyzaj, toprağın yeniden hayat üretme gücüne gönderme yapar; neşeli bir gösteri değil, ağır ama kararlı bir iyileşme hâlini ima eder.

• Gelecek Bahçeleri ise henüz yazılmamış hikâyelere, doğmamış kuşaklara ayrılmış sembolik alanlar olarak düşünülür. Ziyaretçi burada, yalnızca geçmişe bakmaz; “Bu topraklarda nasıl bir gelecek kurmak istiyoruz?” sorusunu da zihninde taşımaya davet edilir.

Bu bahçesel kurguda, Nurdağı’nın ovayla dağın, tarım alanlarıyla yapılaşmanın, eskiyle yeni inşa pratiklerinin buluştuğu eşik konumu düşünsel bir arka plan oluşturur. Ziyaretçi, merkezdeki enkaz heykelinden başlayıp corten duvarın aile isimleriyle örülü rotası boyunca yürüdükten sonra bu bahçelere açılarak, yıkımın merkezinden dışa, geleceğe uzanan bir rota izler. Böylece peyzaj, fiziksel olduğu kadar zihinsel bir “geçiş mekânı”na dönüşür.

4. İki Meydan, İki Ritim: Anma Meydanı ve Ticari Meydan

Proje alanı, yalnızca bağımsız bir anıt parseli olarak değil, Nurdağı’nın yeniden inşa edilen merkez dokusu içinde yer alan çift odaklı kamusal alan olarak ele alınmıştır. Deprem öncesinde niteliksiz, parçalı ve zeminle ilişkisi zayıflamış ticari birimlerin bulunduğu alan, yarışma kapsamında yeniden düşünülmekte; bu niteliksiz dokunun kaldırılmasıyla, anıtla uyumlu yeni bir ticari doku ve Ticari Meydan oluşturulmaktadır.

Bu kurguya göre:

• Anma Meydanı, merkezi heykel, corten duvar ve çevreleyen peyzaj katmanlarının odaklandığı, daha sessiz ve ağır bir ritme sahip çekirdek kamusal alandır. Burada mekânsal dil, geri çekilen donatılar ve kontrollü açıklıklarla ziyaretçiye düşünme ve yüzleşme alanı bırakacak şekilde sade tutulur.

• Ticari Meydan ise, anıt alanıyla aynı mimari dili paylaşan, fakat farklı bir ritimle işleyen gündelik buluşma ve geçiş alanıdır. Düşük kotlu, yatay etkili ticari birimler, meydanın
kenarlarında süreklilik sağlayan bir saçak gibi konumlanır; böylece hem kentsel cephe tanımlanır hem de anma alanına görsel ve işitsel baskı kurmayan bir ölçek korunur.

Bu iki meydan, net sınırlarla ayrıştırılmaksızın, iki farklı zaman duygusu üzerinden birbirinden ayrılır: Anma Meydanı’nda zaman yavaşlar, sesler kısılır, adımlar ağırlaşır; Ticari Meydan’da ise kentin gündelik devinimi, alışveriş, karşılaşmalar ve geçişler daha hızlı bir ritim üretir. Mimari dilin ve malzeme paletinin benzerliği, bu iki ritim arasında kopukluk oluşmasını engeller; anıt alanı kentten koparıp steril bir “anı adası”na dönüştürmek yerine, hafızayı gündelik hayatın tam ortasında tutan bir yaklaşım benimsenir.

Ticari dokunun zemin kotuyla ilişkisi, anma alanının sakinliğini bozmadan, kamusal hayatı destekleyecek biçimde kurgulanır. Araç erişimiyle yaya deneyimi arasında denge kurmak amacıyla, peyzajla bütünleşen açık cep otoparkları tasarlanır; böylece günlük kullanım gereklilikleri karşılanırken, sert zemin sürekliliği bozulmadan meydan algısı korunur. Ticari Meydan, Nurdağı’nın gündüz ve akşam saatlerindeki hareketini üzerinde taşırken, hemen yanında yer alan Anma Meydanı, aynı kentsel bütün içinde “sessiz bir vicdan odası” gibi varlığını sürdürür.

Sonuç

Nurdağı Deprem Anıtı ve Kamusal Meydanı, 6 Şubat 2023 depremlerinde kaybedilenleri anmanın ötesine geçerek, Türkiye’nin deprem gerçeğiyle kurduğu ilişkiyi sorgulayan ve geleceğe dönük etik bir çağrı yapan bir mekânsal öneridir. Merkezdeki enkazı simgeleyen soyut heykel, depremin açtığı yarığın mekânsal ifadesi; onu saran corten duvar, aile isimlerinin ışığıyla örülü bir hafıza yüzeyi; peyzaj yüzeyleri ise anı, umut ve gelecek katmanları arasında düşünsel bir geçiş alanıdır.

Alanı yalnızca bir “anı parseli”ne indirgemek yerine, Nurdağı’nın yeniden inşa sürecinde önemli bir odak olarak konumlandıran Ticari Meydan ve yeni ticari doku, anma mekânı ile gündelik hayat arasında bilinçli bir gerilim kurar. Bu gerilim, anıtın en kritik sorusunu sürekli diri tutar: “Nasıl hatırlıyoruz ve bu hatırlama biçimi, bizi nasıl bir geleceğe doğru yönlendiriyor?”

Bu projede verilen cevap, ne unutmaya dayalı bir normalleşme ne de acıyı sürekli yeniden üreten bir donma hâlidir. Amaç, yıkımın gerçekliğini saklamadan, kaybı görünmez kılmadan; aynı zamanda adaletli, güvenli ve dayanışmacı bir geleceğin mümkün olduğuna dair inancı mekâna tercüme etmektir. Nurdağı’ndaki bu meydan, hem acının mekânsal kaydını tutan bir hafıza zemini, hem de yeni hayatların kurulacağı bir kamusal başlangıç çizgisi olarak kurgulanmıştır.

Etiketler

Bir yanıt yazın