Mimarların kendileri için tasarladıkları evler, tasarım süreçlerini, önceliklerini ve felsefelerini yansıtarak, kişisel değerleri ve estetik tercihleri ile mimari ifadenin sınırlarını zorlayan deneysel projeler olarak öne çıkıyor.

Le Corbusier dairesinde – Fotoğraf: FLC/ADAGP
Mimarların kendileri için tasarladıkları evleri incelemek, tasarım süreçleri, öncelikleri ve felsefeleri hakkında fikir verebilir. Genellikle ölçek olarak küçültülmüş olsalar da, bu kişisel konutlar mimarların zihniyetlerine ve sonuçta müşterinin dayattığı kısıtlamalar olmaksızın fikirlerini nasıl yaşanılan mekanlara dönüştürdüklerine dair bir bakış sunar.
Yapılar aynı zamanda yaratıcılarının kişisel değerlerini, yaşam tarzlarını ve estetik tercihlerini de yansıtıyor.
Bu projeler genellikle mimari ifadenin sınırlarını zorlayan deneyler ve kendi tasarım ilkeleri için test alanlar olarak karşımıza çıkıyor.
Ray ve Charles Eames’in prefabrikasyon için tasarlanmış deneysel evlerinden, Frank Gehry’nin Santa Monica’daki Hollanda kolonyal evini dekonstrüktivist fikirlerini sınamak için yeniden şekillendirmesine kadar, bu projeler dünyaca ünlü mimarların tasarım süreçlerinin farklı bir yönünü gözler önüne seriyor.
Los Angeles, Birleşik Devletler, 1949

Eames House / Charles and Ray Eames – Fotoğraf: Flickr user rpa2101
Orijinal adıyla Case Study House No. 8 olarak bilinen Eames House, ilk olarak Los Angeles Arts and Architecture Magazine’in Case Study House programının bir parçası olarak inşa edilmiş.
Case Study House programının, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya çıkan en yeni malzeme ve yapı tekniklerini keşfetmeyi amaçlıyordu.

Eames House / Charles and Ray Eames – Fotoğraf: architectenwerk.nl
Charles ve Ray Eames tarafından tasarlanan ve inşa edilen ev, sırasıyla 1978 ve 1988’deki ölümlerine kadar evleri ve mimari ofisleri olarak hizmet verdi.
Proje, biri konut diğeri mimari çalışma ofisi olarak hizmet veren iki hacimden oluşuyor.
Paris, Fransa, 1933

Molitor Binasında Stüdyo Daire / Le Corbusier – Fotoğraf: FLC/ADAGP
Paris’in rue Nungasser-et-Coli bölgesinde yer alan apartman bloğu, Pierre Jeanneret ile iş birliği içinde 1931-1933 yılları arasında Le Corbusier tarafından tasarlanıp inşa edilmiş. Mimar, bu yapının en üst iki katını kendi evi ve stüdyosu olarak planlamış. 1934 yılından, 1965’teki ölümüne kadar eşi Yvonne Gallis ile burada yaşamış.
Bu proje, Le Corbusier’nin mimarlık ve şehircilik alanındaki bazı teorilerini test etmesi açısından önemli bir deney alanı olmuş. İç mekanda, alçak tavanlı bölümler yüksek ve tonozlu odalarla dengelenerek mekansal bir ritim oluşturulmuş.

Molitor Binasında Stüdyo Daire / Le Corbusier – Fotoğraf: FLC/ADAGP
Mimar, yaşam alanı ve ofisinde, sonraki tasarım anlayışının bir ifadesi olarak tuğla duvarları açıkta bırakmış. Daire, Le Corbusier’nin tablolarıyla dekore edilmiş ve özel yapım mobilyalarla donatılmış. Küçük ve bağımsız bir merdiven, çatı katındaki bahçeye erişim sağlıyor.
2016 yılında World Mirası Listesi’ne alınan bu daire, kapsamlı bir restorasyon sürecinden geçirilmiş olup günümüzde halka açık olarak ziyaret edilebiliyor.
Roquebrune-Cap-Martin, Fransa, 1929

Villa E-1027 / Eileen Gray – Fotoğraf: Manuel Bougot
Mobilya ve iç mekan tasarımcısı olarak tanınan Eileen Gray, ilk mimari eseriyle Modernist mimarinin simgelerinden birini ortaya koymuş. Jean Badovici ile birlikte kendisi için bir inziva mekanı olarak tasarladığı bu yapı, çevresi ve manzarayla uyum içinde konumlandırılmış.
İç mekan tasarımında Gray’in konfora ve işlevselliğe verdiği önem belirgin şekilde hissedilirken, mobilya ve aydınlatma unsurları da bütüncül bir yaşam deneyimi sunacak şekilde bir araya getirilmiş.

Villa E-1027 / Eileen Gray – Fotoğraf: Manuel Bougot
Katlanabilir masalar ve döner çekmeceler gibi modüler ve dönüştürülebilir detaylar, 120 metrekarelik tatil evine dinamik bir mimari kimlik kazandırıyor. Ayarlanabilir lambalar yukarı ve aşağı hareket ederek mekanın aydınlatmasını esnek hale getirirken, ahşap kepenkler ray sistemi üzerinde kayarak iç ve dış mekan arasındaki etkileşimi artırıyor. Hareketli ayna panelleri ise dış mekan manzaralarını yansıtarak, iç mekanın sürekli değişen bir perspektife sahip olmasını sağlıyor.
Association Cap Moderne’nin öncülüğünde gerçekleştirilen kapsamlı restorasyon çalışmalarının ardından, yapı bugün halka açık bir ziyaret noktası olarak işlev görüyor.
Lincoln, Birleşik Devletler, 1938

Gropius House / Walter Gropius – Fotoğraf: Wikipedia Commons
Lincoln, Massachusetts’te bulunan Gropius House, Walter Gropius ve ailesinin Harvard Üniversitesi’ndeki görev süresi boyunca yaşadığı yapı. 1938 yılında tamamlanan bu yapı, Gropius’un Amerika Birleşik Devletleri’ndeki ilk mimari projesi.
Çiftlik evlerinin arasında konumlanan ev, modern unsurlar ve malzemelerle, özellikle şerit pencereler ve cam bloklarla, Amerika’nın konut anlayışına Uluslararası Stili (International Style) kazandırarak mimarlık dünyasında büyük bir heyecan yaratmış. Gropius’un 1969’daki ölümünden sonra ise, bu ev, mimarının çalışmalarının kalıcı etkilerini sergileyen bir National Landmark olarak kabul edilmiş.

Gropius House / Walter Gropius – Fotoğraf: Wikipedia Commons
“Uygulamama gelince, A.B.D.’deki ilk evimi inşa ettiğimde – ki bu kendi evimdi – New England mimari geleneğinin hala canlı ve yeterli bulduğum özelliklerini kendi anlayışıma katmaya özen gösterdim. Bölgesel ruhun çağdaş bir tasarım yaklaşımıyla bu şekilde kaynaşması, tamamen farklı iklimsel, teknik ve psikolojik geçmişe sahip Avrupa’da asla inşa edemeyeceğim bir ev ortaya çıkardı.”
Helsinki, Finlandiya, 1936

Riihitie 20 House / Aino and Alvar Aalto – Fotoğraf: Hezzu via Wikipedia under license CC BY-SA 4.0
Aino ve Alvar Aalto, Helsinki’ye taşındıktan sonra 1936 yılında bu evi aile konutları ve ofis olarak inşa etmişler. Ev, ofis bölümü ile yaşam alanı arasında belirgin bir ayrım sunuyor.
Başlangıçta, muayenehane olarak kullanılan alan zamanla büyüyüp, Helsinki’nin Munkkiniemi bölgesine taşındığında, Riihitie 20’de yer alan bina Aalto’nun ölümüne kadar 40 yıl boyunca onun evi olmuş.

Riihitie 20 House / Aino and Alvar Aalto – Fotoğraf: Alvar Aalto Foundation
Riihitie 20 House, “Romantik İşlevselci” tarzının özelliklerini taşırken bolca kullanılan ahşap ve sıvalı tuğla kaplama malzemeleri, mimarın tasarım dilinde yeni bir yönü ortaya koyuyor. Ev, günümüzde Alvar Aalto Foundation’a ait ve halka açık bir ziyaret yeri olarak kullanılmakta.