Vedat Tokyay'ın yazdığı "Suyun Kıyısında Mimarlığın İzleri" adlı kitap, Literatür Yayıncılık tarafından yayımlandı.

Kitabın tanıtım metninden:
Bu kitabın temelde birbirine çok yakın iki tezi var. Birinci tez, suyun bir mimari mekan olduğu, ilk tezi geliştiren ve hatta yanlış anlamaları ortadan kaldıran ikinci tez ise bu mekanın mutlaka kamusal bir mekan olmasıdır. Yani suyun kıyısındaki kültürel yapıların, kentin denizle bütünleşmesini hatta onunla barışmasını sağlamasından söz ediyoruz.
Kamusal bir ürün olan suyun insanlarla ilişkilerini sağlayan mimarlık üretimleriyle başlıyoruz. Burada, özellikle Ortadoğu veya Mezopotamya uygarlıklarının geliştirdikleri yeraltı su kanallarını, Roma’nın yarattığı su kemerlerini ve depolama alanlarını, hamam ve kaplıcaları, çeşme ve havuzları, yeraltı su depolarını, sarnıçları ve su kulelerini inceliyoruz. Bu bölümün sonunda, suyun tarih boyunca bir enerji biçimi olarak nasıl kullanıldığını araştırırken Su çarkları, türbinler ve okyanus dalgalarından enerji elde etme yöntemlerine değiniyoruz.
Suyun kıyısında özgürce var olabilmemizi sağlayan kamusal mekanların neye benzediğini ve nasıl yaratılabileceğini anlayabilmek üzere; Hırvatistan Zadar kıyısından İzmir Bostanlı, Bayraklı, Alsancak Kordon ve Karantina sahillerinde yapılmış çevre düzenlemelerine, Selanik deniz kıyısından Antalya Konyaaltı sahil düzenlemesine ve son olarak da Porto’nun Riberia Rıhtımı’na uğruyoruz.
Daha sonra, işlevsiz liman yapılarının yeniden canlandırılması konusunu inceliyoruz. Bu ise bizi, liman kentlerinin MÖ’ye dayanan geçmiş tarihiyle yüzleşmeye götürüyor. 19. Yüzyılla gelişmeye başlayan endüstrinin suyun kıyısında ve limanların komşusu olarak yer alması ve 20. Yüzyıl ortalarında, limanlar gibi suyun kıyısından çekilmesi ile suyun kıyısındaki mekanın bir çöküntü alanına dönüşmesi inceleniyor. Özellikle de bu çöküntüye karşı kentlerin aldığı tavırların farklılıkları, canlandırma planları ve uygulamaları gibi konular, İzmir Limanları, Londra Docklands, Hamburg Hafen City, Amsterdam, Cenova, Barselona, Oslo Aker Brygee, Bergen, Glasgow Clyde rıhtımı, Anvers ve Antalya Kaleiçi gibi örnekler üzerinden inceleniyor.
Tarih boyunca suyun içinde yaşayan kentler bölümünde ise Venedik başta olmak üzere; Amsterdam, Brugge, Stockholm, Lübeck, İstanbul, Sinop, Eskişehir, Amasya, Gölyazı, Adana, Güney Çin’deki Su Kentleri, Mekong Deltası, Nijerya Makoko ve Deniz Çingeneleri ele alınıyor. Suyun içinde yaşamanın mimarlığa getirdiği farklı kent planları, imar yasa ve yönetmelikleri ve farklı yapı tasarımları inceleniyor.
İklim değişikliğinin getirdiği su seviyesiyle ilgili olumsuzluklara karşı yüzer evlerin bir alternatif olarak ortaya çıkışı konusu, çağdaş mimarların bu konuda geliştirdiği teknolojik ve mimari gelişmeler üzerinden anlatılıyor. Bu şekilde suyun içindeki yapıların taşınabilirliği ve sel gibi afetlere esnek bir biçimde yanıt verebilirliği konusu inceleniyor.
Kitabın ikinci teziyle birebir ilişkili konular olan, suyun kıyısında kentsel simgeler ve suyun eşiğinde yer alan yapıların davet edici formları sayesinde kentle bütünleşmeleri gibi konular inceleniyor.
Suyun kıyısındaki kentsel simgeler arasında örnek olarak Sidney Opera evi, Bilbao Guggenheim Müzesi, Lizbon Belem Kulesi, Selanik Beyaz Kule, Paris Gare d’Orsay Müzesi, Haydarpaşa Garı, Eminönü Yeni Camii ve Kılıç Ali Paşa Camii inceleniyor.
Suyun eşiğinde yer alan yapıların davet edici formlar sayesinde kentle bütünleşmeleri konusunda örnek alınan yapılar arasında, Henning Larsen’in Kopenhag Opera Evi, Sinohetta’nın Oslo Opera Evi, Renzo Piano’nun Astrup Fearnlay Müzesi bulunmaktadır.
Kitabın en sonunda ise, üç önemli konu inceleniyor. Bu üç önemli konu, aynı zamanda mimarlığın da en önemli kamusal mekanları olan köprüler, deniz fenerleri ve ulaşım yapıları, yani vapur iskeleleridir.