İyinin berisi

Her hafta Çarşamba günleri Taraf Gazetesi'nde yazan İhsan Bilgin bu haftaki yazısında Mies van der Rohe mimarisini konu alıyor.

Konformizmden kaçmak, yani alışkanlıkların kucağındaki rahatı bozmak, estetik kadar etikle alışverişe geçmek için de uygun bir hamle. Ama etik deyince de on emirin orta-sınıf süzgecinden geçtikten sonraki tortusu olan kısıtlayıcı ahlâkı değil, tersine hayatı ketleyen sınırlılıklardan kurtulmaya teşvik eden özgürleştirici enerjiyi yani iyi hayatı anlamak kaydıyla… İyi yaşama yani iyi düşünme, konuşma, bakma, duyma, tatma, sevme, güven verme, vicdanlı ve cömert olma vb. ile bunlara engel çıkaranlardan özgürleşmeye teşvik eden bir yaşam dünyası, ama insanın alışkanlıkları olmaksızın kıpırdayamayacağını da hatırda tutup, özgürleştirici hamleye öyle yer açmak kaydıyla… Bu kez örneği baştan verip ilerleyelim…

Bir ev

Orta Amerika’nın kuzeyine doğru: Illinois’dayız. Orman-koru karışımı yoğun yeşillik içinde açılmış bir düzlük. Düzlüğün kenarında ayaklar üzerindeki platformlara oturan yeşillerle kuşatılmış bir konstrüksiyon var. Ev veya bina dedirtmiyor, dış dünyadan ayıran kapalı duvarları yok. Bunun dışında her şeyi de var üstelik; açık, kapalı terası, yemek masası, sandalyesi, camı-çerçevesi, mutfağı, banyosu, hatta cam duvarları bile; yine de ilk bakışta büyükçe bir akvaryum adeta. Banyo- wc- tesisat odası bir kutu/ çekirdek olarak tam ortaya konmuş. Çevresindeki boşluk, koridora dönüşmeden sarıyor etrafını kutunun; her köşe dönüşü başka bir işlevsel yere karşılık geliyor: sırayla oturma/ yemek, şömine/ oturma, yatak/ soyunma, mutfak, açık ve kapalı teraslarla kapanıyor çevrim. Bildiğimiz duvar ortadaki kutunun üç kenarını dönüyor o kadar, başka yok. Bu duvarlardan biri şömine, biri mutfak, diğeri yatak sırtı, öteki de büfe dolabı oluyor. Neredeyse tamamen duvarlardan ve ufacık kapalı mekânlardan oluşan evlerimizin tam tersi. Duvarlardan arınmış. Banyo- wc- kazan dışında küçük/ kompartıman yok. Yekpare bir boşluk. Duvarları eksik bir ev değil bu, veya duvarlar sonradan yıkılmış değil. Zaten hiç olmamış; peki ya mahremiyet? Hani ev zaten özel alandı? Yani mahremdi? Bir daha kapanmak neden ve kimden? İçeride mahremiyet için kutu yeter, dışarıda da korunacak kimse yok zaten; koru, evin genişleyen bahçesi ve korunağı gibi. Yekpare bir boşluk olan evde eşik oluşturan köşelerle işlevsel katmanlar oluşuyor. İrili ufaklı odalardan ve tıkışmış ıvır zıvırdan âzade olduğu gibi çoluk çocukla doldurmak da gerekmez bu evi, çünkü zaten ıssız değil. Boşluğuyla cömert ev, hırslı bir iştahla tıka basa doldurulan evlerden fazlasını sunuyor: yemek pişirilir- yenir- içilir, okunur, yazılır, çalışılır, uyunur, müzik dinlenir, misafir bile ağırlanır bu yekpare mekânda. Hatta misafir kalıcı bile olabilir; beraber yenir- içilir, konuşulur, uyunur, kısacası birlikte yaşanır; tıpkı mimarının bir süre evin kalıcı konuğu olduğu gibi. Pek mesut olmadıkları rivayet edilse de ev sahibesi evi böyle tasarlayan birinden pembe- yeşil bir huzur bekleyecek kadar toy değildi herhâlde. Ama özgürleşmeyi ve özgür olmayı ummuş olmalı bu güngörmüş kadın, en azından hissetmiştir. Korunun içinde, ağaçların gölgesinde kırılgan bir yalıtılmışlıkla kazanılmış, adeta yüzen bir boşlukta yaşamak ona nasip olmuş. Bu varlıklı kadının tatil evi çok da büyük değil, zaten özgürleşme deneyimi de herhangi bir özenilmiş şeyin mesela villanın küçüğü değil de odanın çok büyüğü oluşunda saklı. Her yerinden kuşatıyor geçicilik. Toprağa kök salmamış, adeta yüzen bir boşluk. Şeffaf bir zarla çevrilmiş, dış kabuğun yüzey derinliğini taş veya tuğlanın değil, ham ipek perdelerin oluşturduğu bu yekpare boşluk, hayat cendere gibi geldiğinde, çaresiz bir tutuculuğun yuvası değil, sıkıntıyı terk etmenin itici gücü olur ancak. Zaten misafir de “Daha az daha çoktur!” derken fazlalıklardan arınıp hafiflemenin daha zengin bir hayat vaadi olduğunu kastediyordu.

Bir mimar

Mies van der Rohe ‘nin nefes alınamaz hâle gelen Hitler- Mussolini- Franco- Stalin Avrupa’sından kaçıp sığındığı Chicago’nun kırsalında Mss. Farnsworth’e yaptığı evin kentte yeri var mı? Yok tabii!…

Mekânın sunduğu imkânların doldurmakla değil, boşaltmakla artacağını bilen Mies van der Rohe, Chicago’da apartman yaptığında da duvarları minimize edip köşelerle kurarak büyütmüştü küçük daireleri. Dış çeperin düzlüğü ve yeşili olmadan aynı özgürlük deneyimi olmuş mu? Tam değil, ama Lake Shore Drive’daki dairelerin koru tarafından kuşatılmak yerine, Michigan Gölü’nün parıltısı ile karşı karşıya olduklarını unutsak bile kıyaslanacakları emsal, Farnsworth malikânesi değil de, Chicago’nun öteki apartman daireleri olurdu kuşkusuz. Malikâne ile Lake Shore Drive dairelerinin ortak yanı da Mies’in ölçek ve konum dinlemeden keskin sınırları silmek suretiyle yerini ferahlatarak iyiye yer açan tasarım dili olabilir ancak. Üstelik aynı Mies daha Avrupa’dayken, Stuttgart’taki bloğunda iç düzeni iskambil gibi karılıp yeniden dağıtılabilen evler düşünüp yapmıştı.

Evlerimiz, Mies’inkilerden kat kat büyük ama öyle konforlu ve cazip değiller. Neden acaba? Tasarımın, piyasanın hiçbir katmanında önceliği olmamasından herhâlde.. Sanırım tam da o aralıkta: yatırımcının vizyonu, müteahhidin tahayyülü, emlakçinin kavrayışı ve talep sahibinin bezginliği ile mimarın masası arasındaki bir yerlerde, inşaat ve gayrımenkul üzerine konuşmanın “kompleli, sıfırlı, artılı, ebeveynli” o bozuk dilinin cümle aralarında buharlaşıp gidiyor onca metrekare. Mies gibi mimarların varlığı olsa olsa değerlendirilememiş potansiyellerle, kayıplarla yüklü kötü hayatların kader olmadığını hatırlatıyor bizlere; tabii düşünmeye ve iyi yaşamaya niyeti olanlara… Büyük bir çoğunluğun mimarlığın piyasa söylemindeki önceliklerin çoğundan daha fazla hayatlarıyla ilgili olduğunu anlamasına fırsat bile kalmadan geçip gidiyor onyıllar… Stuttgart’tan 70, Chicago’dan 50 yıl sonra hâlâ aynı evleri yapa yapa, otura otura…

Etiketler

Bir yanıt yazın