Çıralı’nın sönmeyen rant ateşi!

Antalya'nın Kemer ilçesine bağlı Ulupınar köyünün mahallesi olan Çıralı, dünyaca ünlü bir tatil ve doğa cenneti. Ancak Çıralı iki yıldır ülke gündeminde bu özelliğiyle değil, 'tahsis', 'kiralama' ve 'eylem' gibi kavramlarla anılıyor.

Yıllardır yaşadıkları Çıralı’da kendilerini kaplumbağaların yuvalama alanı olan kumsala atarak günlerce eylem yapan köylüler, 1. derece doğal sit alanı olan kumsalın bir kısmının ‘Ormanspor’ aracılığıyla kiraya verilerek günübirlik tesis yapılmasına isyan etmişleri. Günlerce süren eylemlerin ardından özel bir şirkete yapılan kiralama yargıya taşınmış, eylemler ise ‘şimdilik’ son bulmuştu…

Cennetin içinde cehennem azabı yaşamak
Ancak gerçek bir dünya cenneti olan Çıralı halkının çilesi henüz bitmiş değil. Turizm sezonunu öncesinde ziyaret ettiğimiz Çıralı’da kiminle konuşsanız dertli. Çünkü yıllardır yılan hikâyesine dönen Çıralı Koruma Amaçlı İmar Planı bir türlü tamamlanmadığı için bölgede hemen herkesin dilinden kadastro, ölçüm, tahsis, orman, hazine ve 2B sözcükleri düşmüyor. Öyle ki Çıralı sakinleri sezon hazırlıklarının sürdüğü cennetin içinde ‘cehennem’ azabıyla yatıp kalkıyorlar. Ormanspor tahsisi eylemlerinin ardından Ulupınar Orman Şefliği tarafından köylülere gönderilen ‘işletmelerinizi’ boşaltın tebligatı da cabası. Çıralı halkı, yıllardır devletin çözüme kavuşturmakta geciktiği plansızlığın sıkıntısıyla bocalıyor.

Devlet bir mahallenin sorununu çözemeyecek kadar aciz mi?
Peki dünyanın en güzel kumsallarından biri olarak kabul edilen Çıralı’daki sorunlar neden bir türlü çözülemiyor. Türkiye küçücük bir mahallenin planlama sorununu çözemeyecek kadar aciz mi? Bu sorunun yanıtını bulmak için Çıralı’nın hikâyesinin bütününü görmek gerekiyor. Çünkü iki yıl önce de, bugün de Çıralı’da konuştuğumuz hemen herkesin zihnindeki karmaşanın en önemli nedeni ‘bilgi’ eksikliğiydi. Çıralı’daki hemen herkes yaşanan sonuçların sancısını çekiyordu ancak kimse bu sonucu yaratan durumun ‘bilgisine’ sahip değildi. Çünkü karmaşayı yaratanla çözmesi gereken neredeyse aynı olunca durum içinde çıkılmaz bir hal alıyordu.

Çıralı’nın bitmeyen rant romanı
Çıralı’nın hikayesine aslında bir ‘rant romanı’ demek yanlış olmaz. Gerçek bir Türkiye klasiği olan bu rant romanının sayfalarını çevirmeye 1946 yılından başlayalım. Devletin hüküm ve tasarrufu altındaki topraklarda sürdürülen kadastro çalışmalarının yolu o yıllarda sadece iki üç köylünün yaşadığı Çıralı’ya da düşer. Büyük kısmı kumul olan bölgede köylülerin mısır ektiği arazilerin bir kısmı yapılan kadastro çalışmasında orman dışında kabul edilir. 1972’de yapılan başka bir kadastro çalışmasında da benzer kararlar çıkar. Ancak 1976’da yapılan bir başka kadastro çalışmasında, bugün tartışmaların odağında olan ve Ormanspor tahsisiyle de gündeme gelen alanı da kapsayan ünlü ‘397 nolu parsel’ orman sınırına dâhil edilir. Ayrıca 1980’li yıllarda yapılan ‘kullanım kadastro’ çalışmalarında da arazilerin büyük kısmı ormana dahil edilir ve ardından köylülerle devlet arasında bitmeyen davalar başlar. Davalar sürerken 1989 yılında bir başka kadastro çalışması yapılır ve bu kez de daha önce orman sınırına dahil edilen yerlerin bir kısmı ‘orman dışına’ çıkartılır.

Bir öküz karşılığı Çıralı’da beş dönüm yer alınan günler
Çıralı’daki kadastro çalışmalarının kısa tarihi böyle. Bir içeri, bir dışarı biçiminde sürüp gidiyor. Tam Aziz Nesin’lik bir öykü olan kadastro çalışmaları, biz Çıralı’da görüşmeler yaparken de sürüyordu… Bütün bu kadastro çalışmaları, tartışmalar ve davalar sürerken Çıralı halkı ne yapıyordu sorusuna yanıt bulmak için mahalle sakinlerinden Sami Demir’in kapısını çalıyoruz. Sami Demir, “Bizim dedelerimiz burayı 1320’lerde almış, o dönemden tapularımız var” diyerek başlıyor hikâyesini anlatmaya: “Yörük’müş dedem. Buralarda hayvancılık yapmışlar. Zaten o zaman alınan yerlerin karşılığı olarak bir inek ya da öküz verip beş dönüm yer alıyorlarmış. O zamanlar dedelerimiz Kumluca’ya develeriyle yük taşımaya gidiyorlarmış. Yörük oldukları için Mart ayı gelince de yaylaya çıkıyorlar. O dönemde Çıralı’da üç tane ev varmış. Çok sıcak olduğu için burada kimse kalmıyormuş. Mart dedi mi ille 1400- 1700 metre yüksekliğe Korkuteli, Elmalı yaylalarına çıkıp üç direkli kıl çadırı kuracaklar. Eylül olunca da dönecekler…”

‘Akdarı ekiyorduk ve sivrisinek çoktu’
Sami Demir, bugün sokaklarında dünyanın dört bir yanından gelen doğa ve tarih tutkunu turistlerin dolaştığı Çıralı’daki düzlüklere mısır ve susam ektiklerini anlatıyor; “Öküzlerle sürüyorduk tarlaları. Ben çocuktum o zaman. Ürünü hasat edince yine yaylaya çıkardık. Akdarı ektiğimiz için burada çok sivrisinek ve sıtma oluyordu. Darıyı tarladan kaldırınca atları sivrisinek ısırıp kabartırdı. Atları denize götürüp yıkıyorduk. Bir gün ben çadırda yatıyordum. Yumurta yemek istedi canım, ninem bana kızdı ve yumurta yememi istemedi. Israr ettim, ‘Cavırın eniği yumurtayı yersen ye’ dedi ve kafama vurdu. Meğer yumurta sıtmaya iyi gelmiyormuş. Geçmişte burada günler böyle geçiyordu.”

Yavaş yavaş turizm gelmeye başladı…
Sami Demir Çıralı’da geçen zor günleri aslında gözleri parlayarak anlatıyor. Kumluca’ya 10 lira yövmiye karşılığında pamuk toplamaya gittiklerini, keçi güttüğü günleri, kaput bezi ve çam dallarıyla üzerini örterek başladıkları ilk seracılık girişimlerini anlatırken sıkıntı değil, neşe geçiyor yüzünden. Kumluca’da kendisine 5 keçi karşılığı 5 dönüm arazi teklif edilen İhtiyar Yörük’ün teklifi reddederek dağa çekilişini, atalarından dinlediği Çıralılı Rum Yorgi’nin ‘eziyet’ hikâyelerini anlatıyor. Ve sonra ekliyor: “Yavaş yavaş turizm gelmeye başladı…”

Devletin ‘su akar iz bırakır, turist döviz bırakır’ vecizesi
Sami Demir’in turizmin gelmeye başladığı döneme ilişkin anlattıklarına uzun bir parantez açıp, Çıralı’daki rant romanının sayfalarını bu kez de devletin gözünden okuyalım. “Su akar iz bırakı, turist döviz bırakır” vecizesinin ilköğretim ders kitaplarında okutulduğu 1970’li yıllarda döviz açığı çeken Türkiye, Antalya’da iki ayrı bölgede turizmin geliştirilmesi için planlama çalışmaları yapar. Kentin batısındaki ilk planlama çalışması Danimarkalı Ole Helveg firmasına yaptırılır. Ancak meseleye yalnızca turizm açısından yaklaşan firmanın planı 80 bin yatak önerisi getirmesine karşın bölgenin kırsal yerleşimi ve doğal dokusunu göz ardı ettiği gerekçesiyle eleştiri konusu olur.

Kredi Dünya Bankası’ndan, plan Danimarka’dan, toprak bizden
Eleştirilere rağmen Güney Antalya Turizm Gelişim Projesi 1974 yılında devreye sokulur. Dünya Bankası’ndan sağlanan 26 milyon dolarlık altyapı kredisiyle uygulamaya konulan projede, aşırı geliştirici Ole Halveg planı ile korumadan yana tavır alan Milli Park planı arasında bir orta yol bulunur. Buna göre Kızıltepe, Tekerlektepe, Kemer, Çamyuva ve Tekirova’dan oluşan 5 gelişme noktası seçilerek bu alanların dışındaki yerlerin korunmasına yönelik kararlar alınır. Kemer’in merkez olarak planlandığı bölgede öngörülen yatak kapasitesi 25- 30 bin civarındadır.

Yatak kapasitesi 60 bine çıkıyor
1976 yılında planın uygulamaya geçmesinin ardından 1982 yılında bölge ‘turizm alanı’ ilan edilir ve kamu arazilerinin tahsisine olanak sağlanır. Tahsislerin ardından yatırım talebi aşırı yükselir ve 1988 yılında yapılan revizyonla birlikte yatak kapasitesi 52 bine yükselir. 1990 yılında yapılan bir başka revizyon ile yatak kapasitesi 60 bine yükselir.

Kamunun malı deniz, özelleştirmeyen keriz!
Korumacılıkla geliştiricilik arasında kurgulanan sentezle hayata geçirilen Güney Antalya Turizm Projesi giderek başlangıçtaki hedefinden sapar, aşırı geliştirici bir içerikle korumacı yaklaşımlardan uzaklaşır. Ayrıca kamunun ortak faydalanması gereken ve milli park sınırlarında bulunan Beldibi, Göynük, Kemer, Çamyuva ve Tekirova’daki tüm doğal plajlar ve günübirlik alanlar turizm tesislerine açılır. Bu dönemde milli park sınırlarında büyük oranda küçülme yaşanırken, özel mülkiyetin kapladığı alan o oranda büyür.

Papatyalardan yandaşlara arazi yağması
1986 ve 1987 yıllarında bölgedeki orman arazilerinde gerçekleştirilen turizm tahsislerinden, Papatyalardan yandaş iş adamlarına, hayali ihracatçılardan hısım akrabaya kadar hemen herkes nasiplenir. Kamu kurumları, bankalar ve belediyelerle kooperatiflere kadar uzanan tahsis furyasındaki siyasi kayırmacılık akıllara durgunluk verecek boyuta ulaşır. Tıpkı bugünkü HES tahsislerinde olduğu gibi o dönemde de alanı olsun olmasın hemen bütün yandaşlar turizm yatırımcılığına soyunur. Tahsis almak için alelacele kurulan şirketlerin birçoğunun bürosu bile yoktur. Yazar Bülent Habora bu dönemi ” Kaymak Tabakanın Bereket Tanrıçası, Halkın Gaddar Düşmanı: ANAP” kitabında belgeleriyle anlatacaktır.

Çıralı’da turizm başlıyor
Bölgede yaşanan bu genel tablo giderek Çıralı’yı da kapsamına almakta gecikmez. Beldibi-Tekirova arasındaki bantta belirli bir doygunluğa ulaşan ve yatırım olanakları daralan sektörün hedefinde bu kez Çıralı ve ötesi vardır. Çıralı halkı seksenli yıllarda çevrede yaşanan turizm hareketliliğinden etkilenir ve burada da ilk turizm denemeleri başlar. Bu dönemde yaşananları Sami Demir’den dinleyelim: “Bizim bir akrabamız vardı. İlkokul dörde kadar okudu. Sonra çekip gitti Çıralı’dan. Gittiği yerlerde görmüş, bir gün gelip ‘ben burada turizm yapacağım’ dedi. 1983-84 yıllarıydı. Geldi, bir evde pansiyonculuk yapmaya başladı. Turizm sezonunda bizim yanına varmamızdan hiç haz etmezdi. Köylüleri yabancıların yanına yaklaştırmak istemiyordu. Bizi onlara kötü tanıtıyordu. Oysa yabancılar gidince yine bizimle birlikte oluyordu. Sonra bir iki oda daha yaptı. Bir iki başkası derken seksenlerin sonuna doğru pansiyonlar çoğaldı gitti. Seracılık yavaş yavaş geri çekilmeye başladı. Sonra burada herkes turizmciliğe başladı. Turizmle biraz para kazandı köylü…”

Çıralı’nın yıldızının parladığı günler
Çıralı’daki bu hareketlilik ve ilgi yetkililerin de dikkatinden kaçmaz. Milli Park sınırları içerisinde olan Çıralı önce devlet eliyle bu alanın dışına çıkartılır. Ardından da bölge turizm bölgesi ilan edilir. Ancak bu arada Çıralıda iyi şeyler de olmaya başlar. Çeşitli sivil toplum örgütleri ve Çıralı halkının işbirliğiyle tarımsal kaynaklı turizmin (agro-turizm) güzel bir modeli gelişir Çıralı’da. Organik ürünlerin yetiştirildiği tarımsal üretim alanları, tarihi ve doğal dokusuyla Çıralı giderek yıldızı parlayan bir yer haline gelir ancak bu durum yeni yatırım alanları arayan ‘kitle turizmi’ yatırımcılarıyla, aslında kamu arazileri üzerinden rant elde etmekten başka planları olmayanları da bölgeye çeker. Ancak Bu arada plansız ve kontrolsüz biçimde çarpık bir yapılaşma başlar Çıralı’da. Kumul seddesini de içine alan çarpık yapılaşma sonucu bölgenin ekolojik bütünlüğü de zarar görmeye, kumul ilerlemeye başlar. Anıtsal nitelikteki fıstık çamlarının birçoğu kurur. Bilinçsiz tarımsal ilaç kullanımı yüzünden yeraltı suları zarar görür.

‘Dışarıdan gelip köylüyü sindirmek isteyenler vardı’
Bu dönemin atmosferini daha iyi anlamak için yine Sami Demir’e kulak verelim: “Çıralı’ya dışarıdan gelip görenler burayı boş zannediyorlardı. Buradan bir yer de biz kapsak da rant çevirsek diye düşünenler oluyordu. Bu köylüyü nasıl kandıracaklarını düşünüyorlardı. Dışarıdan gelip buradaki köylüyü sindirmek isteyenler vardı. ‘Bizim filan yerde adamımız var, filanca bakan benim adamım, biz falanca yeri tahsisle alacağız. Siz bir şey bilmiyorsunuz, biz şunu yapacağız, bunu yapacağız. Arazileri elinizden alırız’ gibi şeyler söylemeye başladılar. Köylüler de bu söylenenlere alerji olmaya başladı, hazmedemedi.”

Bakanlığın korumayan ‘koruma’ planı
2000’li yılların başına gelindiğinde çarpık bir yerleşime dönen Çıralı’da bir koruma amaçlı imar planı yapılması gündeme gelir. Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından yetkilendirilen bir sivil toplum örgütü tarafından hazırlanan koruma amaçlı imar planını 2000 yılında bitirilir ancak onaylanması 2007 yılını bulur. Bu arada yaşanan gelişmelerin plana dâhil edilmediği iddiası ve başka onlarca gerekçeyle plana itiraz eden Çıralı halkının büyük çoğunluğu planı yargıya taşır.

Planı hazırlayan da onaylayan da aynı kişi olunca…
Çıralı’da yaşanan süreci daha iyi algılamak açısından plana ilişkin itirazlara kısaca değinmekte yarar var. Planın özünde korumayı öngörmediği, aksine yapılaşmayı özendirdiği iddiası en temel iddia olmakla beraber; planı yaptıran ve onaylayan kurumun tek bir bakanlık olması, planı hazırlayan sivil toplum örgütünün yetersizliği, planın eski haritalarla çizildiği ve tarihi ve doğal dokusu korunması gereken Çıralı’nın turizm teşvik bölgesi kapsamına alınması gibi itirazlar dava dosyasına eklenir. Ancak iddialar arasında en çarpıcı olanı, planın hem hazırlanışında hem de onaylayan ekibin içinde yer alan bir mimarın varlığı olur. Davayla ilgili bilirkişi raporlarına da yansıyan olaya göre, Mimar Feridun Uyar, 2000 yılında planı hazırlayan ekibin içinde çalışır. Ancak 2004 yılında Bakanlık tarafından Antalya Koruma Kurulu’na görevlendirilen Uyar’ın plan tutanağında ‘uygundur’ imzasının bulunması akılları karıştırır.

Çıralı’da orman davaları dönemi
Bu arada kumsala bitişik ormanlık alan, daha önce yapılan orman kadastrosu sonucu 2b kapsamında orman dışına çıkarılmışken, açılan davalar sonucunda 2002’de yeniden orman içerisine dahil edilir. Bu dönem Çıralı’nın gündeminde yine davalar vardır. Uzmanlara göre Çıralı’da açılan davaların ‘hazine’ ile ilgili olanlarının muhtemelen tamamının ormanla ilgili olduğu görüşü hâkimdir. Çünkü dava konusu olaylar dinamik bir seyir izlerken koruma amaçlı planın bürokraside 7 yıl bekletilmesi plana yapılacak itirazların çoğalmasına neden olurken bu arada geçen sürede Çıralı’da özellikle ormanlık alanlarda değişiklikler yaşanır.

Bilirkişi: ‘Koruma amaçlı planlamanın tanımı yapılmalı’
Danıştay 6. Dairesi’nin görevlendirdiği; Prof.Dr.M. Doğan Kantarcı, Prof.Dr. Melih Ersoy ve Doç.Dr. Baykan Günay’dan oluşan bilirkişi heyeti tarafından Çıralı’da yapılan inceleme rapor haline getirilir. 52 sayfalık bilirkişi raporunda çarpıcı ayrıntılara yer verilir ve plan Danıştay tarafından iptal edilir. Bilirkişi heyetinin, “Koruma amaçlı plan ile imar planı arasındaki fark ne olmalıdır?” sorusunu yönelttiği raporda yer alan tespitler Çıralı’da yapılmak istenen uygulamaları da gözler önüne serer. Rapora göre, panda doğal peyzaj ve anıt ağaçların tümüyle yok sayıldığı, plana tarımsal üretimin sürdürülmesinin mümkün olmadığı, tarımsal üretimlerini sürdüren mülk sahiplerinin turizm yatırımcılığına özendirildiği ve planın Çıralı’nın koruma bölgesi kimliğini yok etme potansiyeline sahip olduğunun altı çizilir. Planın alana turizm sektörü açısından baktığını vurgulayan bilirkişi raporunda, bunun sonucunda yerli halkın dışındaki sermayenin alana hâkim olmasının kaçınılmaz olacağı uyarısı yapılarak; “Koruma amaçlı planlamanın ciddi anlamda ülkemizde tanımının yapılması gerekmektedir” tespitinde bulunulur.

Yıl 2012: Çıralı Planı hala bitmedi!
Çıralı’daki planın iptal edilmesinin ardından yeni düzenlemelerle birlikte yinelenen koruma imar planı halen bitirilmiş değil. Doğası, tarihi ve içinde yaşayan insanıyla bütünlük içinde kimliğini koruyarak geleceğe taşınmasını beklediğimiz gerçek bir cennet olan Çıralı’nın üzerinde beklentisi olanların üzerinde uzlaşamamış olmalarından mı bilinmez 2012 sezonunun başında Çıralı halen plansızlığa mahkûm ediliyor. Buradaki birçok insan gibi Sami Demir de plansızlığın kurbanlarından biri. Çıralı insanı cennetin içinde yaşıyor ama o cennetin güzelliklerinden konuşamıyor. Kahvaltı, ikindi çayı, yemek ve ev gezmelerinin; kadın sohbetlerinin hemen hemen tek konusu imar sorunu ve buna bağlı davalar.

‘Biz Çıralı’da beton istemiyoruz, bizi rahat bıraksınlar!’
Çıralı’dan ayrılırken Sami Demir’e burada yaşayan insanlar olarak ne istediklerini soruyoruz. Yanıtı çarpıcı:

“Biz burada hem tarımızı yapalım hem de eko-turizm tarzında turizmi sürdürelim istiyoruz. Biz Çıralı’nın betonlaşmasını istemiyoruz. Büyük işletmelerin yapılmasını, beş yıldızlı otellerin gelmesini istemiyoruz. Dünyanın her yerinden Çıralı’yı görmek için gelenler de beton istemiyor, ‘biz beton olursa gelmeyiz, toprağa basmaya geliyoruz buraya’ diyorlar. Biz burada doğal yaşamımızı sürdürmek istiyoruz. Kendi töremizi, geçmişimizi burada yaşatmak istiyoruz. Bizi rahat bıraksınlar. Biz yıllardır burada böyle yaşamışsak bundan sonra da yaşamak istiyoruz.”

Rayiç bedel 130 bin lira olunca
Çıralı’dan ayrılırken Ulupınar yolundaki köylülerle konuşuyoruz. “Yine ölçüm var” diyorlar. Yine 2B konuşuluyor. Yukarıdan aşağıya, Çıralı ve Adrasan kıyılarına doğru zümrüt yeşil örtüyü izliyoruz. Dünyanın en güzel coğrafyalarından birindeyiz. Ulupınar’ın neredeyse tamamı 2B kapsamındaymış. Köylülere rayiç bedeli ödeyip ödeyemeyeceklerini soruyoruz. “Nasıl ödeyelim, burada arazinin dönümüne 130 bin lira rayiç bedel istenecekmiş” diyorlar.

Türkiye muz cumhuriyeti mi?
Sözün bittiği yerdeyiz. Elli yıldır hiçbir değer üretmeden teşvikle, krediyle, tahsisle ülkenin sırtına binenlerin, halkı yaşam alanlarından edenlerin ellerini ovuşturduklarını görüyoruz. Türkiye bir muz cumhuriyeti değilse, artık muz cumhuriyetlerinde bile görülmeyecek uygulamalara daha fazla göz yummadan cennet Çıralı’nın sorunlarını bir an önce çözmelidir. Aksi halde Çıralı kısa süre sonra cenneti cehenneme çevirmenin belgesi olarak tarihe geçecek…

*Kaynakça: TBMM Tutanak Dergisi (Sayı:10, s. 109-116), Danıştay 6. Dairesi Bilirkişi Raporu (2008), Çıralı köylüleri dava dilekçeleri, mahkeme kararları ve tanıklıklar.

Etiketler

Bir cevap yazın