İstiklal Caddesi’nde yer alan ve geçmişi 1827 yılına dek uzanan Elhamra Han; inşasından bu yana eğlence mekanı, ofis, mağaza, tiyatro, sinema gibi birçok işlevi bünyesinde barındırmış. Bugün ise zemin kattaki mağazalar ve üst katlardaki özel mülklerin yanı sıra 18. İstanbul Bienali’nin duraklarından biri olarak birçok sanatçının eserine ev sahipliği yapıyor.
İstiklal Caddesi’ne her gittiğimizde önünden geçtiğimiz Elhamra Han, İstanbul’daki mimari doku içerisinde önemli bir yere sahip. Şehrin ilk tiyatrolarından biri olarak inşa edilen altı katlı yapı, dönüşümün en önemli tanıklarından biri. Strüktürel yapısı da Ulusal Mimari Akımı ve Selçuklu Mimarisi gibi farklı dönemlerden taşıdığı izlerle bunun bir temsilini sunuyor.
Geçmiş ile günümüz arasında köprü kuran yapı; izleyiciyi, 18. İstanbul Bienali kapsamında geçmiş-günümüz, hayal-gerçek, yaşam-ölüm arasında salınan bir kürasyona davet ediyor. Yapının kentteki savunmasız varlığı ve bienalin kendini koruma ile gelecek olasılıklarını merkeze alan kavramsal çerçevesi, birbirini besleyerek güçlü bir söyleme dönüşüyor.
Yapının ikinci katına -Bienal için ayrılan alana- vardığınızda sağınızda ve solunuzda birer koridor ile karşılaşıyorsunuz. Sol koridor boyunca ekoloji odağında varlık, mücadele, sömürgecilik gibi konular işleniyor.
Riar Rizaldi’nin filmi Bekerel, Endonezya’nın ekolojik krizini ve sömürgecilik mirasını mercek altına alıyor. Filmde, güneşin nükleer teknolojiyle yapay olarak hareket ettirildiği ve insanların doğaya aykırı bu ritme uyum sağlamak için dinlenmesinin yasaklandığı bir alternatif Endonezya tasvir ediliyor. Spekülatif kurmaca tekniği ile günümüz dünyasının dayattığı insanlık dışı uygulamalar, başroldeki Sajad Ali isimli filozof çocuk tarafından sorgulanıyor.
Sergi, Lara Saab’ın uzun yıllara yayılan ve ilk kez sergilenen Vahşi Magueyler – İnsaniyetsiz Yakınlıklar projesi ile devam ediyor. Saab’ın yine ekoloji odaklı dönüştürücü görsel günlüğü; agave bitkisi ve dönüşüme dair sessiz tanıklıklar çevresinde şekilleniyor.
“Vahşi Magueyler – İnsaniyetsiz Yakınlıklar (2025), agave ya da ‘yüzyıl bitkisi’ adlarıyla da bilinen ve ömründe yalnızca bir defa çiçek açan, Meksika’ya özgü maguey bitkisine dair uzun soluklu bir görsel günlük ve inceleme. Süs bitkisi ticareti yoluyla Lübnan’a gelen ve mülk sınırlarını işaretlemek için kullanılan maguey, artık yabani bir ot olarak büyüyor. Lara Saab, son altı yıldır Beyrut’ta ve Lübnan genelinde bulunan maguey kümelerini ziyaret ederek bu bitkilerin farklı doğal ortamlardaki göç yollarını ve yaşamlarını izliyor; böylece sanatçının resim pratiği bitkinin devinimini, sessizliğini ve barındırdığı olasılıkları yakından izleyen, sürekli gelişen bir araştırma yöntemine bürünüyor.”
Bu güçlü eserleri takiben Jagdeep Raina’nın dikiş ve dokuma ile ifade ettiği siyasi mücadelelere tanık oluyorsunuz. Sanatçının kendi aile kökenlerinden gelen tekniklerle ortaya koyduğu bu eserler, 1960’larda Hindistan’da ABD ve diğer yabancı ülkeler tarafından desteklenen bir tarım politikası olan Yeşil Devrim’in Pencap üzerinde bıraktığı kültürel, siyasal ve çevresel sonuçlardan esinle oluşturulmuş Güzel Topraklar başlıklı bir dizi işlemeli kumaşla birlikte sergileniyor.
Sol koridor bir Türk sanatçının eseriyle noktalanıyor; Sevil Tunaboylu, Kalan. Hem sanatçının kişisel tarihinden hem de kolektif mitolojiden beslenen eser; göç odaklı bir anlatı sunuyor.
Sergi alanın sağ tarafına geçtiğinizde ise 2 tek kanallı video, bir de heykel ile karşılaşıyorsunuz.
Öncelikle kendinizi David Lynchvari kırmızı bir odada, Alevlerin Arasındaki Bahçe’de buluyorsunuz. Natasha Tontey’nin eseri ile ritüeller ve gerçeküstü görüntüler eşliğinde, gerçek ile hayal arasındaki dengeyi sorgulamaya itiliyorsunuz.
“…atalara ait ritüeller ve yerli halkın bilgi biçimleri, direnme, hayal kurma ve ihtimam alanlarına dönüşüyor. Endonezya’nın yerli halklarından olan Minahasa’nın kozmolojisinden beslenen Natasha Tontey, bu kültürün insan ile insanötesi varlıklar arasındaki dengeye dair inancını araştırıyor. Alevlerin Arasındaki Bahçe, bir grup kız çocuğunun yetişkinliğe geçiş öyküsünü büyülü gerçekçi unsurlarla betimliyor.”
Sonrasında geniş bir alanda Şafak Şule Kemancı’nın tüm mekanı saran eserleriyle tanışıyorsunuz. Heykelin düşürdüğü gölgeler korumanın geri çekilmek ya da saklanmak değil, başkaları için bir sığınak sunabilmek anlamına geldiğine işaret ediyor. Ekolojik çerçevede yaptığınız zihinsel yolculuk, Kemancı’nın heykeli ile birlikte mekanı sarıyor ve zirve noktasına ulaşıyor.
Han’daki yolculuğunuzu Mona Benyamin’in Filistin’in travmalarla dolu geçmişine dair tek kanallı videosuyla noktalıyorsunuz. Filistin asıllı sanatçı, trajik ve absürt diliyle öyle bir anlatı sunuyor ki; zamanı, varlığı, etiği ve vicdanı sorguladığınız kırık bir kalple mekandan ayrılıyorsunuz.
Elhamra Han sunduğu çok katmanlı eserler ile izleyicide derin bir iz bırakıyor. Yaşadığınız sorgulamalar eşliğinde yeniden Han’ın gündelik hayatına adım attığınızda artık farklı bir perspektife sahip olduğunuzu fark ediyorsunuz.
http://www.istanbul.gov.tr/istanbulun-semtleri-pasajlariyla-beyoglu
https://bienal.iksv.org/tr/18-bienal-mekanlar/elhamra-han
18. İstanbul Bienali’nin Başlığı ve Kavramsal Çerçevesi: Üç Ayaklı Kedi