Yıldızların, Starların Olmadığı Bir Dünya: Kendi Mimarlıklarımızı Bulmak Üzerine

Yazıda; mimarlık dünyasında imaj, ün ve medyatikleşme süreçleri inceleniyor, özellikle öğrencilerin kendi mimarlık kimliklerini bulma deneyimi konu ediliyor.

Sevgili Muammer Onat Hoca’mın anısına (1)

Aris Konstantinidis’i, Georges Candilis’i ve Carlo Scarpa’yı çok severdi. Bu üçünün ortak noktası Akdenizli oluṣlarıydı. Bizim ülkemize kadar uzanan bu eksenin ve Akdenizliliğin enerjisini çok yakından hissederdi. Yukarıda sıraladıklarım dışında elbette beğendiği diğer yerli ve yabancı mimarlar da vardı ama Kuzeyli mimarlara da baṣka gözle bakardı. Uzun yıllardır yaşadığım, Finlandiya’nın unutulmaz efsanesi Alvar Aalto’yu ise daha başka, daha özel bir yere koyardı… Aalto’nun tasarladıklarını dikkatle takip etmişti. Bazı binalarını diğer Akademi Hocaları ile yıllar önce buralara yaptığı bir gezide yerinde gördüğünü anlatılarından biliyorum. Yıllar önce onunla birlikte tamamladığım “Ritim” ile ilgili doktoramın bir sohbetinde Aalto’yu işaret ederek “Hoca’ya bak” demişti. Onun ilk defa bir mimara bu kadar yürekten hoca dediğini duymuştum, hissetmiştim.

Zamanı geldiğinde, mezun olduğum ve yıllarca hocalık yaptığım, o muhteşem öğrencilerimin, hocalarımın olduğu Akademiden (MSGSÜ) ve Bina Bilgisi Kürsüsü’nden ayrılmadan önce, asma katımızdaki baş başa son kez yaptığımız konuşmamızın finalinde, bana özel olarak söyledikleri ise tam bir yaşam dersiydi. “Sen bizim arkadaşımızsın, dostumuzsun. Seni kaybetmek bana çok zor gelse de” diye başlamıştı. “Orası (Finlandiya) senin yerindir ve senin mizacına uygundur, ben gittim gördüm, çok mutlu olacaksın” diye sıralamıştı. “Hocanın da ülkesidir” sözlerini de eklemişti. Benim uzun süreler akademisyen ve mimar olarak yaşadığım dört ülke ve dört mimari gelenek arasındaki serüvenime, yaşam ile ilgili yolculuklarıma, yeni mimarlıklara, yeni sanatlara, yeni öğrencilere, yeni meslektaşlara, yeni dostluklara doğru büyük bir yüreklendirme ve yol göstermeydi, hatta sanki bir yol açmaydı hocamın yaptığı. Maestro Aalto’nun, ülkesine daha varmadan, o karlar ve buzlar dünyasına, sessizliğin vatanına yerleşmeden önce…

Kendisine yıllarca yardımcı olduğum, proje sınıflarında öğrencilere birlikte baktığımız, her anı ayrı bir şölen ve unutulmaz anlarla, anılarla dolu, unutulmaz bir masa etrafında toplandığımız atölyesinde, bir gün öğle arası vermiştik. Atölyeden çıkıp birlikte kürsüye gidiyorduk. Mimarlık fakültesinin en üst katında yürürken, bir sohbete başlamıştık. Neler konularımıza girmezdi ki! Bu defa ustaları konuşuyorduk. O zamanlar Muhlis Türkmen Hoca’mızın efsane eskizlerinin asılı olduğu çapraz merdivenlerin başındaki duvarların yanında, Akademi’nin o gizemli ışıkları altında, uzun koridorlarından birinde bazen durarak bazen yürüyerek, konuşa konuşa, kim bilir kaç dakikada, yavaş yavaş, kürsümüzün kapısına varmıştık. Hiç unutmam tam içeri girdiğimizde bana dönerek “Ustalar iki binli yıllarda artık yok Hüsen” demişti. Sonra da sohbete aşağıda yemek yerken devam etmiştik. Sanırım doksanların ilk çeyreğinden sonraydı. O tarihten, o sözlerden uzun yıllar geçmiş. Kendisinden çok öğrendiğimiz, mimarlığın ve daha da ötesinde yaşam ile ilgili her birimize farklı farklı yollar gösteren, hakkı ödenmez Muammer Onat Hoca’mın o kapıda sözünü ettiği, o ustalar gerçekten de iki binli yıllara girdikten sonra yok olmaya başlamıştı.

O yıllardan bugüne dek uzanan yıllarda ise daha başka bir döneme girildi, aniden ortaya çıkan bambaşka starlarla, bambaşka yıldızlarla ve her yeri hızla saran internet dünyasının bambaşka kurallarıyla. Şimdilerde ise farklı bir dönem yine önümüzde. Bu günlerin güncel konusu, endişe verici yanları ile yaratıcıları dahil herkesi düşündüren, etkileyen yapay zekâ bombası ile mimarlık ve mimarlığın bütün aktörleri, eğitimi, hocaları, öğrencileri, mimarları bakalım nerelere doğru yönelecek, nelere evrilecek? Kentler, yaşadığımız yerler, tasarımcılar, tasarımlar yıllar içinde yapay zekanın kullanımı ile ne hale gelecek? Robot dünyası ile insan dünyası arasında neler olacak ve bu insanları, meslekleri ve dünyayı nasıl etkileyecek?

Aşağıda bir bölümünü paylaşacağım yazımı hocamın o sözlerinden onbeş, onaltı yıl sonra 2009 da, Helsinki’de kaleme almışım. Makalenin başlığı “Yıldız Savaşları” olmuş (2) O günden bugüne, bir on beş yıl daha geçmiş ve yaklaşık otuz yılı bulmuş. Makalede Muammer Hocamın sözünü ettiği o ustaları hatta, yıldızları, starları yarışmalarla, ödüllerle birlikte bir araya getirmişim. Bu yazı için hızla elden geçirdiğim metin akıp giderken sonuna doğru gerçekten bir mucize olmuş ve yıldızlar da sanki çekip gitmişler, eğitimden de, etrafımızdan da, kafamızdan da yok olmuşlar. Ana aktör olmanın ötesinde sıradanlığın daha keşfedilmeyen köşelerinde bile mimarlar, insanlar güzellikler aramışlar, hatta kendilerini aramışlar. Hatta bütün bunlar çok daha sonraki bir deneme yazıma, sıradan bir dal parçasının ana aktör olduğu “Sıradan Olma Hali, Yaşam ve Mimarlık” başlıklı metnime bile yol açmış (3). Kısacası kimse Yıldızlara, starlara, meşhurlara benzemeye kalkmamış onları kopya etmeye kalkmamış, yönlendirilmeye çalışılmamış, birbirine benzeyen sanki “nüanslar mimarlığı” bir yana atılmış, herkes sanki kendisi olmuş, kendi yolunu bulmuş. Eğitim de büyük bir değişime uğrayıp adeta ters yüz edilmiş. Öğrencinin sesi çok daha fazla duyulur olmuş. Ama yine de itiraf etmeliyim ki hayal bir yana, gerçek hayatta bazı istisnalar dışında, hala özellikle de mimarinin projeye bağlı eğitiminde, aslında çok da bir şey değişmemiş, geçen otuz yılda. Yani demek istediğim yazı sanki hala bugün yazılmış gibi.

Hikaye ilk başlarda hiç tanınmayan dört gencin katıldığı bir yarışma ile başlamış. Müzik, Eurovision, mimari, yaşam, yıldızlar, starlar, meşhurlar, ustalar, hocalar, öğrenciler ve eğitim içi içe girmiş…

***

“Yetmişlerin ortalarına doğru başlayan ABBA fırtınası uzun sürmüştü. Kısa, kolay okunan ve hatırlanan ismi ile ABBA, ünlü parçaları Waterloo ile ortalığı alt üst etmiş, o yılların Eurovizyon’unu kazanarak müzik dünyasına damgasını vurmuştu. (4)

Finliler, ABBA’nın ülkesi İsveçliler gibi bu Eurovizyon işine çok önem veriyorlar. Her yıl ülkenin farklı yerlerinde, bazı merkezlerde düzenlenen organizasyonlarla birinciler seçiliyor, sonra da büyük finalde yarışıyorlar. Kazanan da o yıl ki yarışmaya katılıyor. Böyle olmasına karşın Eurovizyon Yarışması tarihinde, Finliler’in yıllardır hiç önemli başarıları olmamış. Ta ki Lordi adındaki çirkin, garip yaratıkların oluşturduğu grup hem ülkesinde hem de bir önceki birinci olan Yunanistan’ın Atina’da düzenlediği finalde her şeyi dümdüz edip büyük farkla 2006’daki yarışmayı kazanana dek. (5) Lordi, beğensek de, beğenmesek de şüphesiz yepyeni bir şey ortaya koydu. Lordi’yi yaratanlar Eurovizyon’daki eksikliği görmüş, kızlı erkekli grup elemanlarının hiç çıkartmadıkları maskelerinin arkasında, hem medyanın hem de izleyenlerin ilgisini, merakını doruğa çıkararak, bütün projektörleri kendilerine döndürmeyi başararak, Rock ile bu çirkin yaratıkları belki de bütün Eurovizyon’daki sistemi eleştiren bir ironi içinde bir araya getirdiler. Sanki mağaradan çıkmış, aslında yüzüne bile bakılamayacak hatları ile çok çirkin olsalar da, hiç de korkutucu olamayan hatta karikatüre edilmiş halleriyle komikleşen ve çocukların bile gülümseyerek seyredebilecekleri bu grup finaldeki performanslarıyla diğer katılanlardan, neredeyse bütün yüksek oyları topladı ve her geçen gün daha da tuhaflaşan Eurovision yarışmasına karşı bilinçli bir tavır sergiledi.

Finlandiya tarihinde belki de ilk defa böyle bir müzik olayından sonra, ertesi gün, bu sakin ülkede, yüzbinlerce kişi sokaklara dökülerek kentin en önemli eksenlerinden biri olan Espanad’ın sonundaki market meydanında kurulan Lordi sahnesine koşmuştu. Televizyondan da canlı verilen törenlere o zaman görev yapan, Finliler’in çok sevilen bayan Cumhurbaşkanı Tarja Halonen bile katılmış hepsini ayrı ayrı tebrik etmiş, ülkesi adına hepsini bağrına basmıştı. İmaj savaşında Lordi galip geldi. Lordi, “Hard Rock Halleluja” ile bir tarih yazdı.

Lordi’den yıllar önce bir başka tarih yazan ABBA’nın hikayesi ise o tuhaf yaratıklarınkinden farklı. Bu defa imaj makerlar, bu işle uğraşanlar, organizatörler, basın yayın, radyo istasyonları, TV’ler başka bir hikaye bulmuşlardı. İki kız iki erkek, masum yüzler, yeni ritimler ve alışılmadık vokalleri ile efsanevi parça Waterloo’yu piyasaya süren grup yeniden yaratılmış, bütün dünyaya sunulmuştu. ABBA’nın 1974 yılındaki büyük Eurovizyon finali öncesi, ilk İsveç elemelerindeki halini şans eseri bir İsveç kanalında izleyince çok şaşırmıştım. Aslında Waterloo’nun o halini, cilalanmış, hiç hataya bırakmayan bugün bildiğimiz o yıllarda piyasalarda rüzgar gibi esen halinden çok daha fazla sevmiştim. Keşke aynı olduğu gibi kalsaydı diye düşünmüştüm. Parça bir eskiz gibiydi. Mimarlıkta yaptığımız eskizler gibiydi. Hayale yer bırakan her şeyi, her yeri, her detayı çözümlememiş ama çözümlemeye doğru adım atan eskizler gibiydi. Biraz mahcup, heyecanlı dörtlü, çok basit ve küçük bir sahne önünde parçalarını fazla hareket etmeden söylediler. Parçanın ritmi, akustiği ve vokalleri son derece basitti, kolayca akılda kalıcıydı. İzleyici için bütün ambiyansı da finaldeki performansı da farklıydı. Ama bu eskiz o kadar güçlüydü ki, orada kazandıkları İsveç birinciliği onlara arkalarına büyük bir rüzgarı alarak yaratacakları bir efsanenin yolunu açacaktı.

Lordi’nin işi kısa sürede bitti. Görevini de yapmıştı. Bu estetik kurallar, müzik dünyasının formatı arasında onlar daha fazla ileri gidemez, gündemde daha fazla kalamazlardı. Sistemi daha fazla sarsamazlardı da. Ama bunun tersi, ABBA Eurovizyon çıkışından sonra uzun yıllar pop müzik piyasasında listelerde kaldı. Onların sistemi sarsmakla ilgileri de yoktu. Lordi’nin aksine, sadece ilk çıkışları Waterloo değil, çok sayıda parçaları hit oldu bir sürü ülkede. Tabii ABBA bir ticari obje olmuştu. Lordi’den çok daha fazla para getiren bir objeydi. Herkes pastadan payını alıyordu. ABBA hem kendilerine hem de bir çok kişiye kazandırıyordu. Ve sonunda kaçınılmaz olarak zamanı geldi, yüzler eskidi. ABBA da birçok grup ve sanatçı gibi tarihteki yerini aldı. Sistem ve sistemin imaj makerları devamlı yeni yüzler arıyor, buluyor ve piyasaya sürüyorlardı.

Hikayeler hiç değişmiyor. Değişenler, objeler, onları piyasaya sürenler, makyajlarını yapanlar, imajlarını programlayanlar ve onları neredeyse istedikleri hale getirip medyatikleştirenler, meşhurlaştıranlar oluyor. Müzikten diğer dallara, birinden diğerine, basın dünyasından televizyonlara, politikaya, sanata ve mimariye… Barometresi tirajla ölçülen bu para dünyasında, her dalda yeni yüzler, yeni yıldızlar gerekiyor. Son yıllarda ise daha önce de olduğu gibi imaj makerlar mimarlık bürolarının da mimarlarının da en gözde partnerleri. Hele günümüzde adeta ekonomilerin lokomotifi olan mimarlık vurdulu kırdılı bir alış veriş olduğunda, dolarlar, avrolar devreye girdiğinde imajcıların işi daha da artıyor. Portreler bir bir ortaya çıkıyor. Kimdir bu imaj yaratıcıları, imaj tasarımcıları? Kişilerdir, gruplardır, kuruluşlardır, lobicilerdir. İsteyerek ya da istemeyerek, farkında olarak, olmayarak bu işi yaparlar. İşi bu olan, kapıyı çalıp bu işe talip olanlar vardır. Tabii nereden ne gelir, ne yapmalı da para gelmeli, pazar araştırmaları nasıl olmalı, tüketicinin gereksinimleri nedir vs’yi çok iyi bilirler. Aynen futbolcuların menajerleri gibi, iş geldiğinde, transfer ayının gürültüsü içinde satıştan komisyonlarını alırlar. Mimarın kendisi de giderek bu kurgunun aktörü haline gelir. Mimarlık dünyasında elbetteki istisnalar vardır. Fakat bu işi başka türlü yapan, kendi yolunda giden, kendi imajını kendi dünyasını yaratanlar da olsa, yıldız adaylarını daha bir görünür hale getiren, yıldız yaratma sistemine bağlı olarak yapan kuruluşlar, her türlü medyasıyla, hatta okullarıyla devreye girer diğerleri ile yan yana. Giderek onlar da imaj yaratma sisteminin bir anlamda parçaları haline gelir, imaj dünyası güçlü bir topoğrafya yaratır, bütün zincirleme reaksiyonlarıyla. Televizyonla, bilgisayarla, intenetle giderek de süratle hızlanan, hızlandırılan dünyada mimarlık dünyasının da düzenleyicisi ve aslında motoru olurlar. Bu eğer, para ile ilgili bir programlama yani bir ticaret ise, para nasıl gelirin hesabı yapılır her şeyin ötesinde. Ne yazık ki mimarlık da onun arkasından gelir. İşte imajcılar, bu çember içinde, çok sayıda kişinin çalıştığı mimari süper marketlerin ya da mimari fabrikaların süratle arttığı, artmaya teşvik edildiği orada çalışacakların, öğrencilerin, genç mimarların çok azının ileride kendi yerini, kendi mimarlığını bulacağı fantezi bir dünyada, hem yerel hem de uluslararası düzeydeki mimarlık dünyasında kendilerine yer bulurlar birçok farklı yüzlerle.

Gerçek ustayı, yıldızdan ayırmak gerekir. İkisi de bazen bir araya gelebilir ama, “Usta” işi bilendir, ışıkların gerisinde, alkışların, ödüllerin ötesinde yaşar genellikle, “Yıldız” ise lanse edilen, üzerine projektörler çevrilendir, yüzü eskiyendir. Eskidikçe de estetik gerektirendir, çoğu zaman. Gerçek usta ölmez, yıldız ise projektörler üzerinden çekildiğinde söner, görünmez, karanlıkta kalır. Kayar gider yine bazı istisnalar dışında.

Bu imaj dünyasında, aslında yaratılan yıldızların ötesinde, mimarlığın ta kendisidir. Farklı kuruluşları, basımı, yayını, eğitim kurumları, fabrikaları ve ideolojileri ve işleyişi ile yeniden formatlanmaktadır. Bir anlamda mimarlık aktörleri ile yeniden yaratılmaktadır. İmaj makerlar elinde yaratılan ve tasarlanan mimarlıkta, kaçınılmaz olarak bu işi öğrenmeye çalışan okuldaki öğrencinin, bu sistemdeki öğrencinin yeri çok önemli hale gelir. Kendini sorgulamalıdır, etrafında kendine sunulan sistemi sorgulamalıdır, mimarlığı sorgulamalıdır ve binlerce mimarlığın arasından kendi mimarlığını bulmalıdır. Öğrencinin mekanı yeni, bilinmeyen bir dünyayı öğrenme mekanıdır. Bu dünyayı öğrenebilmek için yaşanabilecek en özgür, en kişisel, en özel mekandır. O yüzden bu mekan, öğrencinin karşısından geçen bir sürü hocanın, büro sahiplerinin, ustaların, yıldızların, yarışmaların, birbiri ardına gelen projelerin, derslerin, sabahlamaların, büro çalışmalarının, uykusuzlukların, bir türlü bitmek bilmeyen yetiştirmelerin, vizelerin, notların, teslimlerin arasında yine de öğrencinin belki de kendi yıldızını bulacağı, etrafındaki mimarlığı ile hesaplaşacağı bir yer olmalıdır. Mimar olduktan sonra ise yaşamın gürültüsü içinde azgın bir nehrin akıntısı içine girmişşinizdir yoldaki güvenli köşeler, sizi belki de düşündürecek tek tük taşlar bir yerlerde her zaman olsa da. Hocanın rolü, öğrenci gibidir, öğrencinin bu kilidi açmasını, bu bilmeceyi çözmesini kolaylaştırmaktır. Çünkü diğer meslek dallarında da olduğu gibi geleceğin dünyasını kuracak öğrencidir. Bu düzenin gereği, her yanımızı sarmış imaj makerlar, idoller, yıldızlar, yıldızlı semalar, hayaller, ABBA’lar, Lordiler, lordlar, lordlar kamaraları, özel köşeler, mimari süper marketler, mimari fabrikalar, projeler, para, güç, iş ve görev paylaşımı, lojistik ve daha kim bilir neler nelerin arasında…

Yukarıdaki tablo abartılı renklerle boyanmış da olsa, bize gösterilen, kafamızı programlayan, savaşlarıyla, kanallarıyla, sunucularıyla, politikacılarıyla, mimarlarıyla, mimarlıklarıyla, bir sürü farklı hikayelerinden seçilmiş imajlarıyla dolu, bize sunulan bu sistemin içindeki kurumlar, kuruluşlar ve bireyler arasında tabii ki dürüstçe işlerini yapanlar, mesleklerinin yükünü taşıyanlar vardır. Bu resmin belki de en başka, en canlı renkleri olurlar. Belki de bizi saran sistemin içindeki başka bir sistemin temelleri, umudu olurlar. Ama hala sorular, düşünceler önümüzde yığılı, durur. Bizim onlara bir daha, bir daha dokunmamızı bekler.

Yıldızlar olmasaydı, yıldız savaşları olmasaydı, yıldız yetiştiren ve genelde yarışmayı özendiren bir dünyamız, eğitim dünyamız olmasaydı, şampiyonlar olmasaydı nasıl bir dünya da yaşardık… Kim bilir belki de her sabah kalktığımızda, reklamlarla, tabelalarla, işaretlerle, takip etmemiz istenen yıldızların yerine, hep doğru olduğu söylenilen şeyler, kurallar yerine, özellikle öğrencilere önerilen, gösterilen modeller yerine, kendi modelini kendi yaratığı, resmini kendi yaptığı yıldızını, herkesin kendi yıldızını bulmasını isterdik… Hatta sistem tarafından lanse edilen yıldızların ötesinde sıradan olmanın da gizemli, bilinmeyen köşelerinde kendimize uygun güzelliklerini keşfederdik. Özgün sıradanlığın gizlerini çözmeye çalışırdık… Türlü biçimlerde, neredeyse formüllerle bize sunulan mimarlığın arkasındaki yolumuzu, kendi mimarlığımızı bulurduk. Belki de, bu yıldız savaşları arasında bile başka bir yer, başka bir ada bulmak mümkündür eğer hala böyle bir yerde, böyle bir dünyada bile yaşıyorsak… Neye varsın? Neye yoksun?… Önemli iki ayrı sorudur. Arası olmayan sorulardır. Bir başka deyişle mimarlık gönüllüleri ya da bir çok mesleğin gönüllüleri için çok önemli bir yol ayrımıdır. Her iki yolda da ödenmesi gereken çok büyük bedeller vardır, mimarlığınızla, kişiliğinizle, yaşam tercihinizle…” (6)

  1. 15 Aralık 2023 tarihinde Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, İstanbul Resim Heykel Müzesinde, “Cumhuriyetin Mimarlığından Akademili Portreler” dizisinin yedincisinde hocamız Prof. Muammer Onat anlatılmış. Keşke Zoom’dan öğrencileri, onu tanıyanlar canlı olarak izleyebilselerdi ve konuşmacılara katılıp onunla birlikte olabilselerdi.
  2. “Yıldız Savaşları”, Köşe Yazıları, Arkitera, 26 Ağustos 2009
  3. “Sıradan Olma Hali: Yaşam ve Mimarlık”, Görüş Yazıları, Arkitera, 24 Şubat 2014
  4. Abba, Waterloo, Eurovision 1974,
  5. Lordi, Hard Rock Hallelujah, Eurovision 2006
  6. Resimler metinde sözünü ettiğim orijinal makalede de yayınlanmıştır. Bir sonbahar, ani bir yağmur sonrası Helsinki’de o zamanki büromuzun arka avlusundan, bir kenarda yığılmış, eskiyen çatı renovasyonu için kullanılacak metallerin üzerindeki su birikintilerinden alınmıştır. Su damlaları aynı yüzeyin üzerine hızla, bir bir düşerler. Biraz dikkatle bakarsak her damlanın farklı bir serüveni olduğunu görürüz. Hepsi ayrı ayrı, farklı farklıdır. Bir araya gelirler, ayrı ayrı, yan yana adalara dönüşürler, aynı parlak, metal yüzey üzerinde, hepsi birebirlerinden farklı başka başka hikayeleriyle.
Etiketler

1 Yorum

  • Ahmet Turan Köksal says:

    Sadece su damlalarından tablo gibi görüntüler çıkartabilen bir adamdam şahane bir final…

    Anlayana

    “…mimarlık gönüllüleri ya da bir çok mesleğin gönüllüleri için çok önemli bir yol ayrımıdır. Her iki yolda da ödenmesi gereken çok büyük bedeller vardır, mimarlığınızla, kişiliğinizle, yaşam tercihinizle…

Bir yanıt yazın