Neşet Arolat – Büyük Bir Ustaya Teşekkür

Şerif Süveydan bu yazısında Neşet Arolat'a dair anılarından, deneyimlerinden ve düşüncelerinden bahsediyor.

Neşet Arolat ile ilk karşılaşmamızın hatırası zihnimde hala canlı bir şekilde duruyor.

2010 yılının baharında Emre Arolat Mimarlık’ta çalışmaya başladıktan kısa süre sonra Zorlu Center Projesi’nin Kültür Merkezi (şimdi bilinen adıyla Performans Sanatları Merkezi) kısmının uygulama projesi sorumluluğunu üstlenmiştim. Eskilerin “ismiyle müsemma” dedikleri türden her açıdan zorlu bir projeydi. Başta Emre Arolat ve Gonca Paşolar olmak üzere bu projede fedakârca çalışan mimar arkadaşlarımın isimlerini tek tek saymaya başlasam sanırım bu yazının sonunu getirmek mümkün olmayacak, bu yüzden hepsine içten bir selam gönderip devam edeyim. O zamanlar EAA’nın ofis organizasyonunda proje ekipleri konsept, uygulama ve detay gruplarına ayrılmıştı. Benim de içinde bulunduğum uygulama projesi grubunun görevlerinden biri ofis içindeki diğer iki grubun yanı sıra ofis dışındaki disiplinler ve danışmanlar arasındaki koordinasyonu sağlamaktı. Sahadaki imalatın takvimi, ofis içindeki tasarım ve detay ekiplerinin yoğun üretimi, diğer disiplinlerden gelen verilerin hızı olağanüstü bir bilgi akışının takibini gerektiriyordu. Bilgiler ve kararlar o kadar büyük bir hızla güncelleniyordu ki takip etmesi bile zordu. Bu koşullarda önümüze gelen çoğu çizimin güncelliğini dün kaybetmiş bir veriye göre çizilmiş olması bizim açımızdan olağan bir durumdu. Çizimleri tararken hata bulmak ve düzeltmek rutin bir iş haline gelmişti. Öyle ki diğer disiplinlerin veya ofis içindeki ekiplerin hatalarını tespit edip güncel bilgileri aktarmak mesaimizin önemli bir kısmını oluşturuyordu.

Bir sabah ofisin dahili telefonu çaldı, Neşet Bey beni çağırıyormuş. Daha önce adını çok defa duymuştum ama çalışma tarzını ve bizzat ürettiği çizimleri hiç görmemiştim. O sırada Neşet Bey’in yönettiği geniş bir grubun projenin detay çizimlerine başlayacağı söylenmişti. Nasıl çalıştıkları hakkında çok az fikrim vardı. Neyle karşılaşacağımı bilmeden, biraz tedirgin bir ruh haliyle alt kattaki odasına gittim. EAA’nın 3. katındaki odasında geniş bir masanın bir bölümünde sessiz ve sakin çalışıyordu. Önündeki büyük bir kareli kâğıda elle çizilmiş 1/5 ölçekli fuaye korkuluk detayını bana gösterdi, taşıyıcı sistemin kotları ve boyutlarının doğru olup olmadığını sordu. Bir süre sessizce çizime baktım. Sonradan zihnimde Neşet Bey ile özdeşleşecek o kareli kâğıt üzerindeki el çizim tekniği ile ilk defa karşılaşmıştım. Tek kelimeyle kusursuzdu. Bütün ölçüler ve kotlar doğruydu. Her karesi ince bir sabırla işlenmiş, her katman özenle çizilmiş, yazılar, ölçüler dahil bütün notasyon eksiksiz bir şekilde kâğıda aktarılmıştı. Teknik açıdan kusursuz olmasının yanı sıra çizimde ancak zanaatkarlara yaraşır bir zarafet de vardı. Öyle ki çizimi bana verse çerçeveletip duvarıma da asabilirdim. Kısa bir duraksamanın ardından sadece “doğru” diyebildim. Başka bir şey diyememiştim.

Sonraki yıllarda Neşet Bey’in üretimini yakından takip ettim. Pek çok projede birlikte çalıştık. Hatta bir süre onun hemen yan masasında çalışma şansını da buldum. Bütün ustalar gibi gündelik telaştan ve koşuşturmacadan kendisini korumak üzere sabırla örülmüş, sadece kendisine mahsus bir zaman ve mekân içinde çalışırdı. Bir şey sormak için masasına gittiğimde bir süre ses çıkarmadan onu çalışırken izlemekten kendimi alamazdım. Ofisin günlük koşturmacası içindeki bir çırağın huzursuzluğu ile bu sakin akışı bozmak içimden gelmezdi çünkü.

Birlikte çalıştığımız onca yıl boyunca herhangi bir sorun nedeniyle yakındığını, aynı detayı yeniden ve yeniden çizmek zorunda kaldığında söylendiğini, kızdığını hiç görmedim. Hepimiz için olağan yakınmalar, kısa gerginlik boşaltma anları, söylenmeler onun dünyasına nüfuz etmiyordu. Hedefini bilen ve sakince o rotada yol alan bir kaptan gibiydi. Beklenmeyen bir rüzgâr ya da fırtına gemisini uzak bir yere sürüklediğinde bir sonraki sabah aynı sabır ve iyimserlikle yola çıkardı.

Bazen benim veya bir başkasının hatasını fark ettiğinde hiç üzerinde durmadan sessizce o konunun üzerinden atlayıp geçerdi. Acaba hatayı görmüş müydü, yoksa fark etmemiş olabilir miydi? Başka bir anda huzurlu ve dalgın çalışma kozasının içindeyken başka küçük ayrıntıları hiç kaçırmadığını fark ettiğinizde o hatayı da aslında gördüğünü anlardınız. Bazı hataların üzerinden atlayarak geçmenin çırağın eğitimi için daha pratik bir yöntem olduğunu düşünüyor olmalıydı. Bu tavrı benim için daha derin bir dersti.

John Harvey’nin Britanya Gotik Çağının büyük ustaları üzerine yazdığı o hoş kitapta (The Mediaeval Architect) söylendiği gibi onların ayırt edici yönü “sözlü aktarım” üzerine sert kısıtlar koymuş olmalarıydı. Çırak bir şey sorduğunda uyarılır ve “ne söylediğime değil, nasıl yaptığıma bak” denirdi. Yaptıkları üzerine çok az konuşan, daha çok çalışırken yaptığına bakarak ve onu tekrar ederek ondan öğrenebileceğiniz bir beceriyi ardıllarına miras bırakan sessiz bir gelenekti bu. Görmek ve yapmak üzerine kurulu bu geniş imge dünyası yüzyıllar boyunca pek az kayıt bırakmıştır. Öyle ki onlardan miras kalan katedrallerin Ortaçağ skolastik düşüncesi, proporsiyon sistemleri ve teolojik simgeler ile ilişkileri üzerine modern çağın geniş literatürü hala bir monoloğu sürdürmekle meşgul. Bir çağın binaları o dönemin söylemsel alanını mı temsil ediyordu? Yoksa söylem alanına zorunluluk gereği uyarmış gibi görünen ama farklı bir katmanda canlı ve sürekli bir görsel dünyanın akışına mı aitlerdi? Tıpkı Henri Focillon’un tarif ettiği gibi kendine has bir ritimle akan, zihnin emeğini söylemin dışında gözün ve elin dünyasında tutan dirençli bir yaşam alanına ait olabilirler miydi?

Uzun yüzyıllar boyunca standart eğitim kurumları olmayan bu mesleğin çıraklıktan ustalığa geçiş aşamaları benzer yolları takip etmiş olmalı. Elin ve gözün emeğine riayet eden bir dünyanın kuşaktan kuşağa aktarımı geleneğin de usullerini belirlemişti belki. Mesleğin sessiz ve derinden akan bir geleneği varsa Neşet Bey tam da o geleneğin temsilcilerinden biriydi. Bu açıdan birlikte çalışma fırsatını bulduğum çok sayıda iyi mimar arasında onun yerinin farklı olduğunu söylemem gerek. Neşet Bey usta kelimesinin hakkını her yönüyle veren gerçek bir ustaydı.

Mesleğin koordinasyon tarafının ağırlık kazanmasıyla bu derin gelenek sonlanmış, eli kalem tutan ve eskiz yapan mimar bir “reklam klişesi”, mimarlık da bir tür business haline gelmiş olabilir miydi? Elle çizim yapılan uzun yüzyıllar boyunca yavaş yavaş evrilen o eski usuller yeni tekniklerin hızla yayılmasıyla işlevini yitirmiş olabilir miydi?

Ustalık artık hiçbir zaman o eski ustalık gibi olmayacaktı.

Bizim kuşağımız bilgisayar destekli tasarım denen ve çok hızlı akan ve belki de gereğinden hızlı değişen bir dünyanın içine doğmuştu. Çizimin ekrana geçmesini daha tam hazmedememişken, mimarların bu yeni tekniklere ne denli hakim olduğu sorgulanmaya muhtaçken, BIM programları ortaya çıkıyor, plan, kesit, görünüş gibi yüzyıllar içinde ortaya çıkmış son derece karmaşık ifade yöntemlerini teknik olarak birbirine bağlamayı vaat ediyordu. Ortografik çizim yöntemlerinin doğuşuna ve gelişimine bakılırsa yüzyıllar alan tanımlar çöpe atılıyor, “bir tuşa basarak sonuca ulaşacağınız” mucizevi teknik yenilikler piyasaya sunuluyor, sonra birkaç sene içinde bunlar da demode hale geliyordu. Hızın bütün kriterlerin önünde olduğu bir dalgalanma çağının içindeydik. Üretim miktarı daha önce hayal bile edilemeyecek kadar artmıştı. Bu hengamenin içinde plan, kesit ve görünüş gibi konvansiyonel ifade tekniklerinin neden projektif geometrinin standart çıktıları olamayacağını anlamak da güçleşmişti. Bir vidanın veya makine parçasının üstten veya yandan nasıl görüneceği projektif geometrinin standart çıktıları olabilirdi, ancak mimari bir yapının kesilip yandan bakılarak kesiti üretilemeyecek kadar karmaşık bir ürün olduğu gibi basit bir gerçeği bile hatırlatmak gerekiyordu. Bugün mimarlık okullarında en sık karşılaşılan hastalık belki de budur.

Yeni teknikler ve artan hız eski kuşaklarla yeniler arasındaki bağı koparmıştı. Sayısız miktarda parlak mimari ifade yöntemi ekranlar sayesinde erişime açılıyor, yeni nesil ustalar da yetişiyor ancak ardından bir kuyruklu yıldız gibi belirip kısa süre içinde kayboluyordu. İşte bu ortamda bizden önceki kuşakların erken bir yaşta üretimin ana ekseninin dışında kaldığını söylemek abartılı olmaz. Orta yaşlıların bile bir kısmı baş döndürücü bir hızla değişen yeni dijital dünyayı takip etme umudunu kaybetmiş, bu işi “becerikli” gençlere aktarırken el eskizleri dışında çizimden elini eteğini çekmişti. Bir yandan el eskizine geçmişte hiçbir zaman atfedilmemiş hikmetler atfediliyor, orada da gerçekçi olmayan bir “eskiz estetiğine” dayanan masallar üretiliyordu.

Türkiye’de mimari çizim üreten meslek ustalarının sayısı her zaman kısıtlı olmuştu, sayıca zaten az olan eski ustaların yeni dönemde sayısı hızla artan yeni kuşak mimarlara erişim imkanları da sınırlıydı. Yüzyıl dönümünde pek çok ofiste sorumluluğu üstlenen nesiller son derece genç ve deneyimsizdi. İşte tam da bu ortamda Neşet Bey istisnai bir örnekti. Masa başında bizzat çiziyor, eskiz dışında mimari çizimin bütün ölçeklerinde üretiyordu.

Neşet Bey’in uzun bir döneme yayılan meslek yaşamını, Şaziment Arolat ve Emre Arolat ile birlikte ürettiği proje ve yapıları irdelemek, dönemlere ayırmak kuşkusuz bu yazının ve benim sınırlarımı aşıyor. Ancak yine de kaba bir tasnifle Ankara’da başlayıp İstanbul’da devam eden meslek hayatı boyunca Türkiye’de 1950’ler sonrasında mimarlığın en azından üç dönemine tanık olduğunu söylemek yanlış olmaz. Ankara’da en büyük işverenin devlet olduğu bir dönem, ardından İstanbul’da bu sefer özel sektörün geliştiği ancak yine de ülkenin ana eksenin inşaat olmadığı bir dönem ve ardından inşaatın ana eksene oturduğu, üretimin tarihte olmadığı kadar arttığı, yeni çizim araçlarının mesleğin pratik koşullarını da değiştirdiği dönem. Neşet Bey bu üç evrede üretimini sürekli kılmayı başarmış bir meslek emekçisi ve ustasıydı.

Bilge Karasu’nun “Usta Beni Öldürsen e!” adlı masalsı öyküsünü yıllar önce okuduğumda üzerimde pek fazla bir tesir bırakmamıştı. Akademik bir metin gibi okumuştum bu öyküyü. Neşet Bey’in vefat haberini aldığımda nedense aklıma geldi, ilk fırsatta bulup yeniden okudum. Masal bu sefer zihnimde duygusal yükünü de beraberinde taşıyan bambaşka bir anlam ve derinlik kazandı. Nedense masaldaki ip cambazlarının bizim hayatımızla çakışan bir yanı olduğunu ancak bu okumada hissedebildim. Biz mimarlar kimsenin bizden beklemediği, arada hayret ve merakla izleseler de anlam veremedikleri bir ip cambazlığına soyunmuş tuhaf bir mesleğin ustaları ve çırakları değil miydik? Çoğu zaman nedenini bizim bile unuttuğumuz bir meydan okuma itkisiyle ipin üzerine çıkıyorduk. Yüksek konsantrasyon, sabır ve emek gerektiren akrobatik hareketler kısa bir seyir zevki sunuyordu belki, lütuf olarak sunulan birkaç alkış ve en fazla birkaç cümlelik iltifat. Peki ama bunca çabaya ve riske değer miydi?

Bazen çırak artık yorulduğu veya usandığı için vazgeçer. Sıkça söylendiği gibi çırakların çok azı ustalığa ulaşabilir. Pek çok usta mecburen çıraklarının ölümüne kayıtsız kalır, işin bir yanı da budur çünkü. Öte yandan dile getirilmekten kaçınılan bir gerilim de vardır. Çırağın usta olması, ustayı yerinden edecektir belki, ne denli geçerli olduğu bilinmese bile böyle bir risk daima sezilir. Fakat öte yandan çırak usta haline gelmezse bu sefer ustalığın devamı mümkün olmayacaktır. Ustalar var olduğu sürece yaşanacak olan acı bir ikilemdir bu.

Neşet Arolat çıraklarını öldürmeyen nadir ustalardan biriydi – çırağı dengesini kaybettiği anda elini uzatıp onu boşluğun içinde yakalayan ve hiç de minnet beklemeden onu tekrar ipin üzerine çıkaran bir usta. Bu ele sarılıp yine ipin üzerinde yürümeye devam etmek çırağın seçimine bağlıydı. Günü geldiğinde vazgeçip ipten inmeyi tercih edebilirdi. Fakat en azından ipten düşmeyeceğini bilmenin verdiği güven hissi vardı. Gerisi sizin çabanıza ve azminize göre belirlenecekti.

Bu eşsiz güven hissi için bile ustaya teşekkür etmek gerekmez mi?

Etiketler

Bir yanıt yazın