Şiirlerle Okunan İyi Yürekli Kent: İstanbul

Yazın dış mekanlara öyle alışmıştır ki insan, soğuklar gelip de içerilere kapanmadan önce bu Ada’dan biraz uzaklaşmak ister. Benim de Kasım ayı’nın son günlerinde böyle bir fırsatım oldu. 22. ETAK (Endüstri Ürünleri Tasarımı Akademik Konseyi) toplantısı katılımı için haftasonu geldiğim İstanbul, kaçılacak yer mi emin değildim aslında.

Bu kentte bulunmak beni her zaman heyecanlandırmış; biraz da ürkütmüştür. Üniversiteyi bitirdiğim yıl, yüksek lisans yapmak için geldiğimde sınavları kazanmama rağmen burayı değil de ağırbaşlı Ankara’yı tercih etmiştim. Kanımın deli aktığı o yıllarda bile alışık olduğum okulumdan ve o yaşlarda hayatımda çok etkin olan arkadaşlarımdan uzaklaştıramamıştı beni. İstanbul’da kalsaydım mesleki kariyerim daha farklı olurdu herhalde. “Gördüğüm ve de görmediğim hiçbir şehirle karşılaştıralamayan” İstanbul’da yaşasaydım; ben de onunla birlikte farklılaşırdım. Burası her zaman mimarlar için daha çok olanak sunan bir kent olmuştur. Sadece Türkiye’de değil, neredeyse tüm dünyada olup bitenlerden haberdar olur insan bu kentin sokaklarında gezerken. Sanatın her türlüsüne konu olmuş; sanatçının her türüne ilham vermiş bu inanılmaz kentin görgüsüyle farkında olmadan gelişir.

Yine endişeyle karışık duygular içindeyken gelişimin ilk saatlerinde bu kez şaşırttı beni koca İstanbul. Havaalanından tereddüt içinde bindiğim taksi şöförü öyle kibar dı ki, yolda bana simit bile aldı. O gevreğin tadını yakında unutamam herhalde; tam istediğim gibi, sabah ayazında daha da çıtırlaşmış olan yanıklardan. Otobanın ortasında, ekmeğini sıkışan trafikten çıkaran yol satıcıları aslında ne büyük bir hizmet veriyorlar. Belki de bizden şanslılar, başlarında onları yönetenleri yok. Mümkün mü,  taşı toprağı altın olan bu kentte? Mutlaka bir babaları vardır hesap verdikleri; egzoz dumanları arasında duramadıkları yerlerin bile sahipleri vardır.

İstanbul Medipol Üniversitesi’nde gerçekleşecek olan ETAK toplantısına sabah trafiğine pek yakalanmadan zamanında yetişebildim. Toplantının ana gündemi yine endüstri ürün tasarımı eğitiminde yaşananlar ve asıl olarak mesleki odalaşmaya doğru ilerleyen olumlu gelişmelerdi. Görüşülen bir diğer konu ise özellikle yeni kurulan bölümlerin idari yapılanmalarındaki sorunlardı. Başka tasarım disiplinlerinden gelen akademisyenlerin -ama en çok da mimarların- baskınlığı dile getirildi. Ayrıca eğitimdeki kalitenin özel üniversitelerin ticari yaklaşımlardan kaynaklı olumsuz etkilenişleri de yeniden gündemdeydi. Kurumsallaşma konusunda yaşanan sıkıntılar, iş adamı alışkanlıklarındaki yöneticilerin tavırlarıyla karşılaşılan zorluklar samimiyetle paylaşıldı.

Neredeyse her birimiz aile arasındaymışız gibi içimizi döktük bu ETAK’ta da. Ama ne yazık ki; özlük haklarımızın savunulamadığı; bilimin ve sanatın geriye itildiği kara bir dönemde olduğumuzu biliyorduk. Herşeye rağmen 19 üniversitenin endüstri ürünleri tasarımı bölümlerinin temsilcilerinin biraraya gelebildiği ortamda “birlikten güç doğar” inancımızı da yitirmedik. Tasarım eğitimine ve meslekteki kaliteye verdiğimiz önemin yansıması olarak gelenekselleşmiş toplu fotoğrafımızı Güney Kampüsü Binası’nın gösterişli iç boşluğundaki merdivenlerinde çektirdik. Ayrıca sarı çıkartmalarla poz vererek şimdilik TMMOB Mimarlar Odası altında örgütlenecek olan endüstriyel tasarımcıları için “ODA’YA” çağrısını yineledik sosyal medyada[1].


Fotoğraf 0: 22. ETAK toplantısı hatıra fotoğrafı (ETAK, 2017)

Toplantıdan sonra üniversiteye yakın olan otelime yerleştim. Bu defa şimdiye kadar görmediğim ama uzaktan ne kadar erozyona uğradığını duyduğum bölgede konakladım. Ertesi sabah erkenden yaptığım yürüyüşte Beykoz-Kavacık  bölgesi’nin ani bir değişimin içinde kalıverdiğini gözlemledim. Belli ki Özdemir Asaf’ın olmak istediği korular azalmış; Nurullah Genç’in yeşil gözlüsü renk değiştirmiş buralarda. Etrafta yoğun olarak hastahaneler, iş merkezleri ve eğitim yapılarının varlığıyla kendilerine yer edinmiş, özellikle öğrencilere yönelik derme çatma mekanlar var. Yeni açılan üniversitenin bile öngörüsüz büyüyerek aralarından otoyol geçen iki farklı yerleşke olarak gelişmesi plansız kentleşmenin başlıbaşına bir kanıtı. Çevreye ait zavallılıklar içinde “gelişmekte olan” diyerek kıyamadığım ülkemin kalbi olan kenti eleştirmeden gezmem mümkün görünmüyor.


Fotoğraf 1-a ve b: Beykoz, Kavacık mezarlığı yakınları ( Yücel Besim, 2017)

Kaldığım bölgenin en güzel tarafı hala direnen ağaçların arasındaki kıvrımlı yollarla kolaylıkla Boğaz’a kavuşulmasıydı. Hatta bu uzun caddelerden birinin ismi İstanbul’u belki de en çok anlatan, belleklerimizde en çok yer edinen şaire ait. Orhan Veli Kanık, genç yaşında yoldaki bir çukura düşerek ölmüştü diye anımsıyorum. Yalın dilli ozan yaşasaydı, İstanbul’un hala engellerle dolu yeni caddeleri için nasıl bir anlatım kullanırdı acaba? Acımasızlığını dile getirir miydi bu kentin, hele de zaman konusunda?

O yüzden hiç vakit kaybetmeden İstanbul’daki ilk akşamımda Kandilli İskelesi’ne indim. Suna Abla’nın yerinde Avrupa yakasına kucak açarak yedim yemeğimi. Karşıdaki parıltıları seyrederken Boğaz’dan geçenlerle hayatımdaki ışıkları andım. Kendimi şanslı gördüm, Bodrum’dan kalkıp yanıma düşenlerle. Kıbrıs’ta sadece buzluklardan bulabildiğim mevsimin balıkları geldi önüme çıtır çıtır; buzun yeri bardaktaki yeri oldu. Manzaramın içindeki iskelenin zarafeti, otel odasından gördüğüm ardı sıra dizilmiş yapıların önemsenmemiş arka cephelerini sildi belleğimden. Geniş saçaklarının altında uzanan ve kısırlaştırıldığı koca gövdesinden belli olan kangal kırması, huzurunu güçlendiren gece bekçisiydi. Geç vakitlere taşan sohbeti, Kuleli’ye dek uzanan bir yürüyüşle sonlandırdım. Belli ki “Kış mı bu?” dedirten ılık  günlerini yaşatacaktı bana İstanbul bu sefer.  

Ertesi gün eski bir dostumu ziyaret etmek için önce Kadıköy’e gittim. Ayakta bindiğim otobüs tıka basa doluydu. Yaşlılara yer vermedikleri gibi gözgöze gelmenin de mümkün olmadığı, çevreleriyle iletişimlerini kesmiş kulaklıklı gençler çoğunluktaydı. Kentin hiç bitmeyen ama şimdilerde daha da artan dinamizmi etrafı sarmış görünüyordu. Uzakta yeni camisini bekleyen Çamlıca tepesi vericilerle kuşatılmış. Füzeler gibi dikilmiş yüksek yapıların arasında ne İlhan Berk’in kurşun kubbelerini, ne de Cahit Sıtkı’nın minarelerini algılamak olası; onlar bu  yarışı çoktan terketmiş.


Foto 2 a-b: Kadıköy İskelesi ve vapurlar (Yücel Besim, 2017)

Kadıköy İskele Meydanı, 24 Kasım günü ertesi olduğundan oldukça süslü. Öğretmen çocuğu olarak ben de günün coşkusu içinde buluyorum kendimi. Meydan’ın en çekici elemanı, hepimizin tarih kitaplarından hatırladığı harf devriminin canlandırıldığı Başöğretmen heykeli. Bu özel günün Türkiye’de resmi olarak nasıl kutlanmaya başladığına takılmadan, Öğretmenler Günü’nün kabul görmüş olmasına sevinerek Önderim’in yanında ben de bir fotoğraf çektiriyorum. Onun kulağına gitmesin istiyorum; “öğretmenlerimizin koşullarının henüz iyileştirilemediği; bir çoğunun eşinden, çocuklarından uzak yerlerde; hatta hayat garantileri olmadan görev yaptıklarını; ve de işsiz yeni mezunları” bilmesini istemiyorum.


Foto 3: Kadıköy İskele Meydanı (Yücel Besim, 2017)

Meydanı kuşatan deniz, neredeyse karadan daha kalabalık ve hareketli Kadıköy’de. Bedri Rahmi’nin “yarısı gümüş, yarısı köpük martıları” vapurlarla dans ediyor.  Yolculardan daha şen görünen beyazları iskeleye çarpan denizin çırpıntılarıyla birlikte koyuyorum yüreğime. Biraz daha vaktim olsaydı keşke diye geçiriyorum içimden. Hiç olmadı şuracıktaki Prensler’e kadar yol alabilseydim. Heybetli duruşunu hala koruyan yaralı Haydarpaşa garı, kendi çaresizliğine aldırmadan beni teselli etmeye çalışıyor: “Bir dahakine.” diyor. Ben de “bir gün sabah sabah” ona ulaşan Turgut Uyar gibi, “Gelecek sefer dönüştürüldüğünde kapını çalacabilecek miyim yine senin?” diye soruyorum.


Foto 4: Kadıköy Meydanı’dan Haydarpaşa Garı (Yücel Besim, 2017)

Deniz kuşlarının kanat vuruşlarını takip eden dalgalar, bulutları çağırıyorlar sanki. Güneşli başlayan gün, beni yağmurla uğurlayacak anlaşılan. O yüzden hızla İstanbul’un ünlüsü, Bağdat Caddesi’ne geçiyorum. “Zenginlik bu mu?” dedirten cinsten yoğun bir trafik ve karmaşa. Daha önceki gelişlerimde sokak aralarında da keyifle gezdiğim ve doyasıya alış veriş yaptığım bölgede her şey omuzaşırı. Yarım kalan yüksek konutlarla dolu büyük bir şantiye gibi olan bölge felç olmuş; havası değişmiş. Bir anda başlayan hızlı dönüşümle buraların geleceğini öngörmek zor. İsmi hep ilgimi çeken Şaşkın Bakkal semtine vardığımda, bu hıza hiçbir planın yetişemeyeceğini düşünüyorum. Bu düzenleri kuranların ve kent yöneticilerinin güçlerini de sorumluluklarını da imrenilmeyecek ürkütücülükte buluyorum.

Kaldığım yere dönmem, Kıbrıs’tan İstanbul’a gelmemden daha uzun oldu. Öyle yoruldum ki, otele gitmeden önce Anadolu Hisarı’nda mola vermek istedim. Boğaz’ın rüzgarı sert, suları serpintili, yaşlı çınarları çığlıklıydı o akşam. Yedi yüzyıldan fazladır Rumeli ile karşılıklı selamlaşan Hisar’ın etrafı durgun görünse de Göksu’nun en güzel yerini kapmış, ismi öz dilinde olamayan restorant tıklım tıklımdı. Bir köşeye sığındım; önüme gelen sıcak çorbayla dirildim. İkinci köprünün yeni led ışıklarında unutmaya çalıştım İstanbul’un şiddetini. Aşık Veysel’in “sevgi muhabbeti derin” dediği kentin eski kır kahvehanelerine uzandım; kayık sefalarının, mehtap alemlerinin içine dalmaya çalıştım elimdeki telefona esir düşmeden.

İstanbul’daki son günüm ışıklı bir Pazar. Uğurlanmak için hazırım. Yine Boğaz’ında geçirebilirim son saatlerimi. Kahvaltının üstüne meşhur yoğurdunu tatmak için Kanlıca İskelesi’ne geliyorum. Karadeniz’e kadar gidelebilecekmiş gibi uzun duran sahil yürüme yolu, sanki İstanbul’un “gözlerim kapalı dinleyebileceğim” bir yeri. Ancak mümkün olmuyor. Balıkçıların olta kamışlarından ıslanmış yolda oturmak da, yürümek de güvenli değil. Ama işlerini ciddiye aldıkları belli olan avcılar mutlu görünüyor. Umutları doldurulmaya hazır renkli kovalarından; keyifleri ise araçlarının bagajlarında demledikleri çaylarından belli.


Foto 5:  Kanlıca İskelesi ve çevresi (Yücel Besim, 2017)

Kanlıca’daki küçük meydanda herkese yer varmış gibi görünse de karışıklıklar çarpıyor gözüme. Yüzünü sarmaşıklar kaplamış ahşap konaklarla, balkonlarından sahiplerinin doğa düşkünlükleri akan modern konutlar yanyana.  Üst katları Boğaz’ı yalarken Necip Fazıl’ın deyimiyle “alt katları hep oynak sulara misafir” yalılar, içerilerdeki perili köşklerle karşılıklı. Bir zamanlar cumbalarından ud seslerinin yayıldığı evlerin arasında yalnız kalmış yaşlılar gibi suskun, bitkin ve bakımsızlar olanlar da var.


Foto 6: Kanlıca etrafındaki yapılar (Yücel Besim, 2017)

Dışı gibi içi de ruhsuz olan kahveye oturuyorum Kanlıca’da. Boğaz’ın bir damla güzelliği düşmemiş mekanda, tebessümü eksik çalışanlar ve hizmet alanlar bir arada. Denizin mavisine bu kadar yakınken daha fazla  gülmez mi  insan? Ya da köprülerin bu kadar dibindeyken yakınlaşmaz mı yanındakine bir günaydınla. Dışarıda güvercinleri kovalayan, tasasız küçüklere ve onları mutlu etmeye çalışan genç çiftlere odaklanıyorum. Ümit Yaşar’ın “bir umuda bir kedere boğan” İstanbul’u, beni de gel gitlere sokuyor dönmeme yakın Adam’a.

Oysa evimden çıkarken bir İstanbul çocuğu olan Ecevit’in “Birşeyler Olacak Yarın” kitabını atmıştım çantama umutlarımla birlikte. Seni kısa süreliğine gezmeye de gelsem; asıl ekmeğini çıkaranları gözleyince şiirlerde okuduğum İstanbul ile yaşanan kentin çok farklı olduğunu yazdım işte.

Haksızlık etmiş de olmayayım sana. Dizelerdekilerle karşılaştığım anlar hiç olmadı değil. Belki de çoktan bir esere dönüşmüş güzel zamanlarını bana sundun. Gün batımında altına bürünmüş gördüğüm Boğaz’ı akşam gümüşi gördüm, gök mavisini en son güne bırakarak. Tatlı sonbahar uğurlamanı benimle paylaştın. Özlediklerimi sadece yadıma değil; yanıma düşürdün. Yazılan, resmedilen, karelere sığdırılamayan hallerini, imgelere dönüştürdün. Bedri Rahmi gibi benim de belleğime “masallar dizdin bir varmış, bir yokmuşlarla dolu”.

Memleketim Bodrum senden kaçanlarla doldu taştı diye kızdığım halde yakınlaşmama izin verdin sana. Bu kadar kötülük yapanları hala içinde barındırabilmene , herşeye rağmen herkese kucak açabilmene hasetlendiğimi bile bile ırak tutmadın kendinden. Dünya’nın hayran olduğu seni eleştirmeme bile izin veriyorsun ya şimdi. Boğaz’ın sularına bıraktığım sesime kulak kabartacaksın biliyorum: “Sen, hala her anı ayrı mısralaştırılabilecek iyi yürekli bir şehirsin, İstanbul!”

Etiketler

Bir yanıt yazın