Restore Müzik Festivali

Mekan - insan arasındaki etkileşim üzerine deneysel bir çalışma...

Mekan insandan, insan da mekandan bağımsız ele alınamaz. Mekanlar insanlar için tasarlanır ve içinde insan olduğu sürece anlam kazanır, yaşamaya devem eder. Aksi takdirde bu mekanlar atıl olmaya ve çürümeye mahkumdur. Muhakkak ki aynı şey insanlar için de geçerlidir. “Şöyle hayatımıza dönüp bir baktığımızda”yı geçtim, tek bir günümüzü bile düşündüğümüzde düzenli olarak girip çıktığımız veya ilk kez girdiğimiz sayısız mekanla sürekli bir etkileşim halindeyizdir. Özellikle içinde bulunduğumuz mekanın bizi psikolojik olarak etkiliyor olduğu gerçeği yadsınamaz ki çoğunuzun da okurken buna katıldığını düşünüyorum. Ancak, belki çok fazla düşünmediğimiz bir kısım da insanların içinde bulundukları mekanı etkileyip etkilemiyor olmasıdır. Fiziksel anlamda mekanı etkileyen bir mimardan veya tasarımcıdan bahsetmiyorum. Sizden veya herhangi bir insandan; o insanın duygularından, düşüncelerinden, hayal gücünden bahsediyorum.

Mekanlarla olan fiziksel etkileşimimizi günlük hayatımızda gözlemlemek kolaydır. Ancak bunun psikolojik tarafı somut olarak nasıl gözlemlenebilir diye kendi kendime düşünmeden edemedim. Bu kapsamda aynı mekanın farklı insanlar üzerindeki etkisi gözlemleyebileceğim bir deneysel bir çalışma yapmaya karar verdim.

Sıradan bir mekandan ziyade biraz daha çarpıcı bir mekan kullanmak istiyordum, ve aradığım mekanı Süleymaniye’de buldum. Burası restorasyon ve rehabilitasyon çalışması öncesinde, yakın zamanda dokümantasyon çalışmasını yaptığım, eski İETT troleybüs kuvvet merkezi binasının içi. Taş, tuğla, cam, çelik, ahşap gibi farklı malzemelerin kullanıldığı bu bina senelerce kullanıma kapalı ve atıl halde kalmıştı.

Bu fotoğrafı farklı çevrelerden farklı alanlarda eğitim görmüş 10 arkadaşıma yolladım. Fotoğraftaki renk ve ışık dengesinden tutun mekanın yapı elemanları haricinde boş olmasına kadar her öge insanın duygu, düşünce ve hayal gücünü istemsiz devreye sokmalarını sağlayacak düzeydeydi. Arkadaşlarımdan bina ve yapacağım çalışma hakkında hiçbir bilgi vermeksizin bu mekana iyice bakmalarını, mekanın içine girmelerini, mekanın içinde yaşamalarını ve mekanı sindirmelerini istedim önce. Daha sonrasında da mekanın arka fonunda çalan müziği söylemelerini. Bina ve yapacağım çalışma hakkında bilgi vermemenin nedeni herhangi bir şekilde verecekleri cevabı etkilemek istemeyişimdi; özellikle müzik istememin sebebi ise fotoğrafa baktıklarında yaşayacakları hissin ve duygunun yoğunluğunu yazarak veya anlatarak azaltma ihtimallerini ortadan kaldırmaktı. Çoğu arkadaşımdan cevap almam tahminimden uzun sürdü, açıkçası onlar için bu kadar zor olacağını tahmin etmiyordum. İki gün sonunda her bir arkadaşımdan farklı tarzda müzikler geldi. Biri dingin akustik bir parça atarken, biri daha hızlı, agresif ve enerji veren bir parça, bir diğeri daha progresif ve deneysel ögeler içeren, hatta rahatsızlık veren bir parça, bir diğeri daha elektronik ve caz ağırlıklı bir parça, bir diğeri daha klasik müzik havasında bir parça, bir diğeri, bir diğeri… Bu farklılıklar birçok parametreye bağlı aslında. Kişilerin yaşları, çevreleri, hobileri, eğitim gördükleri alanlar, okudukları kitaplar, gezip gördükleri yerler, içinde bulundukları mekanlar… şeklinde onlarca ekleme daha yapabiliriz bu listeye. İlk etapta kabaca dinlediğim müziklerden elde ettiğim sonuç çok netti: Farklı kişiler aynı mekanda olsalar dahi o mekandan farklı şekillerde etkilenirler. Aynı mekan farklı her bir kişide farklı duygular uyandırır. Aynı mekan farklı her bir kişide farklı bir mekandır. Aslında mekan özneldir.

Tek tek şarkıları playlist haline getirip ekrana da fotoğrafı açıp şarkıları dinlemeye başladım ve bu deneysel çalışmamın farklı bir boyut kazanmasını sağladım istemeden. REM’den “Überlin”i dinlerken fotoğrafına baktığım mekanı yavaş yavaş bir ev olarak hayal etmeye başlıyorum. Yaz aylarındayım, güneş henüz batmış, hava nemli ve hala aydınlık. Akşam dışarı çıkacakmışım gibi hafif tatlı bir telaş var üzerimde ama o zamana kadar evi birazcık toparlayıp eşyalarımı hazırladığım bir sahne canlanıyor gözümde. Ardından Theo Lawrence’tan “500 Dances”ı dinlerken -bunda biraz isminin de etkisi olabilir- solo modern dans çalışması yapan birisi canlanıyor mekanda bir anda. Müziğin akan ritmiyle beraber koca ve bomboş binada mekanın tümünü kullanan bir dansçı. CRX’in “Broken Bones” şarkısı ile mekanın havası tamamen değişiyor ve bir anda bir rock grubunun çalışma stüdyosu haline geliyor mekan. Etrafa dağılmış enstrümanlar, amfiler; mola verilince oturulacak birkaç kanepe ve yakınlarında sehpa, bir şeyler hazırlamak içinse bir yerlerde bir tezgah… Sıradaki parça Connan Mockasin’den “Aurora Borawhatawhata”. Bu sefer bu parça eşliğinde herhangi bir insan yok mekanda. Hatta egzotik kuşlar, müziğin ritmine ayak uydurup ötüşüyorlar kendi aralarında. Mekanın içinde çatıyı yırtıp geçen kocaman ağaçların dallarında maymunlar dolaşıyor. Çelik konstrüksiyonu sarmış bir sürü sarmaşıktan cırcır böceği sesleri yükseliyor. Charlie Cunningham’ın “Minimum” şarkısına geçtiğimde aslında ilk parçayla benzer bir mekan canlanıyor yine gözümde, bir ev hali ve sanki etrafı toparlıyormuşum gibi bir sahne ama ilk parçanın aksine bu sefer telaşsızım. Hatta rahatım bile denebilir. Sanki toparlama işlerimi bitirip kendimi bir an evvel bej rengindeki pofuduk kanepeme atıp keyifli bir film izlemek üzereyim.

Playlistin İbrahim Maalouf’un“Busy” parçasına geçmesiyle beraber mekan bir anda evrim geçirerek elit bir restorana dönüşüyor. Saatin gece 12’yi çoktan geçtiği, ağır avizelerin tavandan sarktığı, loş ışıkta dip dibe olmayan masalarda yemeklerini bitirip tatlıya geçmiş olanlar, kadeh tokuşturanlar ve meyveyle geceye devam edenlere sahnede eşlik eden bir caz orkestrasının da içinde olduğu bir mekan. Derken müzik yine değişiyor ve Arctic Monkeys’den “From The Ritz To The Rubble” çalmaya başlıyor. Pencerelerden içeri giren yoğun güneş ışığının ısıttığı bir motor tamir atölyesine dönüşüyor fotoğraftaki boş ve soğuk mekan. Işık huzmeleri şeklinde içeriyi aydınlatan güneş eşliğinde içeride motor tamiri yapan ustalar canlanıyor gözümde. Şarkı tekrar değişiyor ama bu sefer beklemediğim bir şey oluyor. Mekan değişmiyor. Mekan fotoğrafta baktığım mekanın aynısı olarak kalıyor kafamda. İçimden sıkıntıdan ağlamak geliyor sadece. Parazit filminin giriş müziği çalmaya başlıyor sonrasında ve mekanda bir davet hazırlığı varmış havası esiyor. Etrafta getir götür yapanlar, dekorları düzeltenler ve her şeyin doğru yapıldığından emin olmak isteyen organizatör de listesine tikler atarak çalışanları denetliyor… Parça son kez tekrar değişiyor ve Chet Faker’dan “Talk Is Cheap” çalmaya başlıyor. Davet hazırlığı havasından sıyrılarak bir gece kulübüne dönüyor mekan. Çoğunlukla mavi ve beyaz ışıkların aydınlattığı mekanda çeşit çeşit insanlar kendini müziğe kaptırmış bir şekilde dans ederken sol taraftaki barda içkilerini bekleyen insanlar müziğin o gürültüsünde birbirleriyle sohbet etmeye çalışıyor.  Böylece son parçayı da bitirmiş oldum.

Ekranda fotoğrafı ve Spotify’ı kapatırken içimde acayip bir heyecan ve mutluluk vardı çünkü müzikleri tek tek dinlediğim sırada yazının başlarında bahsettiğim bir şeyi deneyimlemiş olduğumu fark ettim. Mekanlar ve insanlar etkileşim halindedir. Mekanların insanları etkilediği gibi insanlar da mekanları etkiler. Deneyimlediğim şey işte bu ikincisiydi. Ben farklı müzikler eşliğinde aynı mekan üzerinde bir etkiye sahip olmuştum ve böylece aynı mekanı on farklı mekan havasında yaşayabilmiştim. Mekan fiziksel olarak aynı mekandı, değişen bir şey yoktu. Ancak müzikler eşliğindeki psikolojim mekanın değişmesini sağlamıştı.

On farklı arkadaşımdan on farklı tarzda müzik elime geçmişti ve böylece ilk aşamada mekanın öznel olduğu kanısına varmıştım. Müzikleri tek tek dinleyerek deneyimlediğim şey ile ise mekanın öznel olmasına ek bir özellik daha getirmiştim: Mekan özneldir ve mekan kendi öznelliği içerisinde değişkendir.

Etiketler

Bir yanıt yazın