Güçler, Güçlüler ve Gezi

Mimar Sinan yaşadığı dönemde Taksim için, Gezi Parkı'nı da içine alan, bugünlere ışık tutan bir proje yapmıştı... Diyelim...

Sinan’ın Taksim’le ilgili projesini, orada yapılacakları ortaya koymasından sonra, ortalık bugün olduğu gibi ayağa kalkmış ve tartışmalar başlamıştı. Hem de ne başlamak… Kendinden emin, sarayı arkasına almış ünlü Sinan önce hiç istifini bozmadı. Yaptığı projenin temsili maketleri ve dökümanları, etrafında onunla birlikte çalışan mimarlar tarafından, İstanbul’un en büyük salonlarında günlerce sergilendi. Halka tanıtıldı. Herkes ne diyecekse diyordu. Bu gürültüde mimarlık dünyası da biribirine girdi. Boğaz’ı gören ünlü mesire yerlerinde, altında garibanların, kimsesizlerin, tatil günlerinde çoluklu çocuklu ailelerin, halkın oturduğu, püfür püfür uzaktan Boğaz havası aldıkları, uzun uzun o güzelim fıstık çamları da, birgün aniden ortaya çıkan bir düzineye yakın baltacı tarafından hızla tek tek devrilmeye başlayınca tansiyon daha da arttı, haber kulaktan kulağa hızla yayıldı. Mesire yerindeki ağaçların bir çoğu yok oluyordu.

Büyük ustayı destekleyenler, onu yerden yere vuranlar, bugün gibi yollara dökülen, o zaman olmayan köprüler yerine kayıklarla, piyalelerle İstanbul’un bir yakasından diğerine yokuşları çıkarak gelenler, meydanı dolduranlar, atlar, atlı arabalar, bağıranlar, çağıranlar arasında biribiri ardına yapılan gösteriler aldı yürüdü, her yere yayıldı. Çadırlar kuruldu, grevler oldu. Hayat felç oldu. Herşey arapsaçına döndü, içinden çıkılmaz bir hale geldi. Mimarlık adına neredeyse bütün ülke ayağa kalktı. Kentin kalbiyle, ya da ileride kalbi olacağı düşünülen merkeziyle ilgili bu olanlar herkesi tartışmanın içine atmıştı. Millet her fırsatta yine Taksim’in yolunu tuttu. Zamanın padişahı ve veziri herşeye uzaktan, Topkapı’dan baktı, bakakaldı. O zaman tabii ki ne gaz bombaları, ne göz yaşartıcılar, ne TOMA’lar, ne de plastik mermiler vardı. Zaten yeniçeriler de padişahın emri ile oldukları yerde durdular ve bu işe hiç karışmadılar. En önemlisi, Allahtan kimse ölmedi. Bazı kendini bilmez, kızgın ve dikkatsiz göstericilerin oraya buraya attıkları sigara izmaritlerinden üç beş köşede yangın çıksa da her zaman göstericileri ne olur ne olmaz diye takip eden tulumbacılar ve onlara yardım edenler tarafından anında kova kova sularla söndürüldü, o zamanlar büyük yangınların arda arda yaşandığı kentteki ahşap mahalleler de bir anda kül olmaktan kurtuldu.

Sonuçta kentin, farklı kentlerin farklı kesimlerinden gelenler, önemli kişiler, dervişler, ulemalar, filozoflar, devrin akil kişileri, hacılar, hocalar, mimarlar, sanatçılar, neyzenler, müzisyenler ve devlet büyükleri Topkapı’da, Divan’da oturdular. Yediler, içtiler, gecelerini gündüzlerine kattılar, olanları, olacakları enine boyuna tartıştılar ve kendileri ile konuşmaya gelen temsilcileri dinlediler. Padişah veziriyle birlikte günlerce uyumadı. Herşeyi çok yakından dikkatle izliyordu. Hayat durmuş, nefesler kesilmiş, karar bekleniyordu. Divandakiler, heyetler halinde göstericilere gittiler, garibanları, çoluk çocuk hala orada kalan aileleri dikkatle dinlediler. Son toplantı dönüm noktasıydı. Sert tartışmalar oldu. Ama yine de herkes biribirini dinledi ve ikna etti. Diva’nda oybirliği ile çok önemli bir karar alındı. Sinan’ın Taksim projesini yapmamaya karar verdiler. Anında gecenin yarısında tellallar kentin her yerinde kararı açıkladılar. Perncerelerde bekleyen halk rahat bir uyku çekti. Padişah da bu kararı ile bütün taşları tekrar yerli yerine oturttu, kentin ve halkın gönlünü kazandı. İstanbul’da sanki yine herşey normale, eski haline dönmüştü. Tabii en çok da garibanlar ve oraları mesken tutmuş mesire halkı günlerce fıstık ağaçlarının altında Boğaz’a karşı bayram yaptı. Ülke demokrasisi, o zamana göre her nasılsa tanımlanacak demokrasisi büyük bir sınavdan, başarılı bir sınavdan geçmişti.

Projesinin yapılacağından emin olan Sinan ise kararı duyunca önce çok üzüldü. Eşi ile birlikte sanki karalar bağladı. Konağına döndü, herşeyden elini ayağını çekti adeta köşesinde inzivaya çekildi. Ülkesinde o baba Ayasofya’nın yanında, onun rüzgarı ile kimsenin cesaret edemediği başka bir deneye girişen ve ona hakkını verip yorumlayan, ülke mimarlığın izlerini yaratan çalışan Sinan, etrafındaki hassa mimarları ile yüzlerce bina yapmasına ve neleri tasarlamasına, ülkesini bütün dünyada tanıtmasına ve hatta yaşayan en ünlü mimar, Koca Sinan olmasına karşın çıkan sonucu, halkın, mimarların, büyüklerin, düşünürlerin kararını kabul etti. Gururunu bir kenara koydu.Yaşamının belki de en büyük projesini yapamadı ama sonunda o da bunu yaşamın bir parçası kabul edip sineye çekti, bir süre sonra da kendine gelip o ünlü projelerini bir bir yapmaya devam etti.

Koca Sinan nasıl bir proje yapmıştı… Daha doğrusu bugün yaşasaydı nasıl bir proje yapardı… Etrafındaki Sinan okulu ile, projeleri ürettiği mimarları ile bambaşka bir maceraya atılırdı. Yüzlerce yıl sonra kendini kopya etmez, yaptıklarını klonlamaz, bugünün teknolojisi ile, bilgisi ile bambaşka şeyler yapardı, Taksim de çağdaş bir mimarlık şöleni olurdu. Kesinlikle bir kışlaya bu projeyi bağlamaz, hiç bağlamaz, çok büyük düşünürdü. Bunu da etrafındaki bu işle ilgili olanlarla, mimarlarla, halkla paylaşır, tartışır en doğruyu bulurdu. Orada Şehzade’lerin, Süleymaniye’lerin, Selimiye’lerin, Rüstem Paşa’ların, Zal Mahmut’ların, Moglova kemerlerinin, o zamansız mekanlarının bugüne dönük, çağdaş yepyeni bir dille yorumlanmış, yapısal ve kentsel ölçeklerde izleri sergilenirdi. Yüzyılların deneyimi ile kent plancılığına soyunur muydu bilinmez ama olanları ve İstanbul’u çok iyi okurdu. Bu topraklardan çıkan o mekanların çağdaş yorumlamalarını, bu çağa uygun şekilde hayata geçirirdi. Kendini bu çağa uydururdu. Kısacası, bu çağda, bu teknolojik yenilikler ve anında artık her yere yayılan uçsuz bucaksız bilgi kasırgası ile zamanı olmayan bir projeye ya da planlamaya soyunurdu demek geçiyor insanın içinden.

İşte ne padişah vardı ne vezirler, ne de Topkapı ama yine de yüzyıllar arasında, farklı zamanlarda, farklı dekorlar altında, benim de yaşadığım bir ülkede, Buzlar ülkesinde Finlandiya’da, Kuzey’le Güney arasında bu kadar olmasa da bir bakıma buralara özgü, buna benzer şeyler oldu. Helsinki’nin ortasındaki ölçek olarak çok farklı olmasına karşın Fin Gezi Parkı diyebileceğimiz yerde ve onun merkeze doğru ağzında yani kapısında ve hepimizin bildiği modern mimarinin ünlü Fin ustası Alvar Aalto’nun da kaderi orasından burasından karikatürize ettiğimiz hikayemizdeki Koca Sinan’a benzedi. Onun da üzerinde çok tartışılan altmışlı yılların başında, büyük umutlarla ortaya atılan yıllarca üzerinde çok çalıştığı Töölö Körfezi planlaması, şimdiki Steven Holl’un yaptığı Modern Sanatlar Müzesi, Kiasma’nın yerinde yaptığı devasa beton platformların yelpazelenmesi ve gölü andıran suyun etrafına yaptığı bir sürü binanın olduğu planda kabul edilmedi. O da çok üzüldü. Ama olsun yaşamın içinden bir deneyimdi. Kader ağlarını örüyordu. Nasılsa daha çok yapacağı projeler vardı. Her ne kadar kendi ülkesinde çok sert eleştirilse de, artık neredeyse bir efsaneydi. Ülkesinde yapılan bütün o kutuların, rasyonel volümlerin arasında, modernizmin romantik, uçarı bir temsilcisi olmuştu. Bizim nesilden birçok kişiye adeta deniz aşırı hocalık yapmış, bambaşka renkleri, tonları ve ritimleri ile kendi doğasının verilerini kullanarak, yepyeni özgün bir mimari yaratmıştı. O da çaresiz köşesine çekildi, karara boynunu eğdi ve yaşamının Töölö Körfezi Projesi’ni gerçekleştiremedi. Bu projeden tek kalan daha sonra yapılan ünlü Finlandiya Talo, yani Finlandiya Evi’nin konser salonu oldu. Aalto da zaten onun bitişini ve açılışını göremedi. Eşi Elisa Aalto, birlikte tasarladıkları projeyi eşi Alvar’ın bu dünyaya vedasından sonra bitirdi ve bina, planı kabul edilmeyen Töölö Körfezi’nin bir kenarında özenle inşa edildi. Finlandiya Evi bugün etrafında farklı zamanlarda yapılmış sadece bir mimar elinden çıkmamış yıllar içinde adım adım bütün yapılanların yanında bir köşede durdu, bir heykel gibi. Gövdesini saran bembeyaz mermerleriyle, üzerinde savrulan konser salonunun dışa vuran volumüyle, sanki dün yapılmış zamasız hali ile, bu deneyimin, adeta Fin Gezi Parkı’nın farklı anları arasında hüzünlü bir tanık, devirler arasında bir bağlantı noktası oldu. Tabii Töölö Körfezi’nin ve adeta Fin usulu Gezi Parkı denilebilecek bu yerin ve onun uzantısındaki uzun doğal parkın ve kente bağlanan yerindeki binaların kaderi de Aalto’nun kaderi ile birlikte diğer mimarların, politikacıların, belediyelerin, bu projelere karar veren aktörlerin oyuna katılımı ile tartışa tartışa, vaziyet planları değişe değişe, binalar bir bir yapıla yapıla, yaşamla sarmaş dolaş, bu güne kadar geldi…

Helsinki Töölö Parkı’na, Töölü Körfezi’ne açılan bu yerde olanları, Helsinki’nin kalbini, kalbini daha önce bir yazıda da detayları ile anlatmaya çalışmıştım. Burada farklı zamanlarda yapılan hemen hemen her binanın (Fin Parlementosu, Modern Sanatlar Müzesi Kiasma, Helsinki Sanomat Binası, Müzik Merkezi, Fin Milli Müzesi, Parlemento Eki, Opera Binası, daha ilerideki Olimpiyat Stadyumu ve daha bu dizideki bazıları) yarışma ile yapıldığı adeta farklı zamanların farklı mimarlık anlayışlarının bir araya getirildiği yaşananlarıyla, tartışmalarıyla, halkın ve profestonellerin katılımıyla bir mimarlık ve yaşam sergisine dönüşen Tööle Körfezi’nin büyük mozaiğini oluşturmuştu. Çağdaş denilebilecek bir sistemde, onun kurallarına olabildiğince uygun süreçler ve bütünün de herşeyi göz önüne alırsak bütün bir süreç yaşanmıştı. Sanırım bu da bütün olarak bakıldığında bu oradaki işleyişi gösteren bir resim. Bu uzun süreç içinde olanlar da tek bir mimarın işi değil. Tek bir projenin de. Tek elden bir karar da değil. Yıllar içinde adım adım, yarışmalarla seçilen farklı farklı mimarların yaptığı projelerin yapımıyla ve üzerine koya koya gelinen bir süreç değişen üzerinde tartışılan büyük ölçekli genel planlar, kent planları ile. İnsanların, halkın, katılımcıların da dikkatle dinlenildiği ya da ana fikir olarak dinlenilmeye çalışıldığı bir süreç. Yani yaşayan bir organizma gibi. Yaşayanlar gibi. Sonuç olarak ana fikir olarak katılım eksenli uçu açık bir süreç, ya da süreçler dizisi.

Yazının final bölümü, kısaca Helsinki de geçenlerde basına duyurulduğu gibi Töölö Körfezi’nin tam girişinde yapılacak merkez kitaplığını kazanan proje ve onun arkasına ekleneceklerle ilgili. Helsinki Merkez Kitaplığı Yarışması’nda ALA Mimarlar Grubu’nun önerisi 1. oldu. Fin başkentinin tam orta yerinde, Parlemento’nun tam karışındaki, kitaplığın programı ile ilgili öneriler uzun zaman tartışıldı. Netleştirildi. Herkesin, halkın ve mimarların katıldığı toplantılar yapıldı. İki aşamalı bir yarışma düzenlendi. İlk aşamaya yüzlerce mimar katıldı. Sonuçları dev bir silonun bir katında sergilediler. Benim de bir gün aralarında bulunduğum, sergiyi gezen ziyaret eden herkesten belli sayıda (sanırım üç ile sınırlandırılmıştı) beğendikleri projeleri seçmelerini istediler. Ayrıca internetten de projelerle ilgili tepkileri alındı, yarışma projeleri üzerine fikirler soruldu, oylamalar yapıldı. Basında projelerle ilgili yorumlar biribiri ardına çıktı. Sonuçta ikinci aşama için herşeyi göz önüne alan jüri 6 öneriyi finale bıraktı. http://competition.keskustakirjasto.fi/stage-2-of-the-competition/ Onlar da kendi aralarında yarıştılar. Yine herkes fikrini söyledi. En sonunda bu projelerin arasından kazanan proje ALA Mimarlık’ın projesi oldu. http://keskustakirjasto.fi/en/2013/06/14/kaannos-won-the-architectural-competition-for-the-central-library/

Fin Parlementosu’nun karşısında, yine yarışmalarla yapılan Müzik Merkezi, Kiasma ve Helsinki Sanomat binalarının yanındaki alanda bu kazanan projeyi inşa edecekler. Norveç’teki Kilden Performing Art Center ile dikkatleri çeken ALA Grubu şimdi kendi ülkelerinde ve başkentlerinde de büyük bir diğer projeye imzalarını atmış olacaklar. O bütün dünyada adeta salgın, garip bir moda haline gelen parobolik yaklaşımların ötesinde mimarları Finli olan ALA’nın önerisi sanki Fin mimarlarının hala akıllarının bir köşesindeki Alvar Aalto ile hesaplaşma, onunla olup, artık hala saygı gösteren bir projedir. Belki de hala onunla yaşamanın ama ileri belki de ilerideki çabalarla onu da aşmanın bir başlangıç noktası olabilir. Bu sonuç da başından sonuna uzun bir sürecin ve tartışmanın, olunabildiğince adil olma isteğinin bir sonucu gibi gözükmektedir denilebilir.

Bu hikayeyeyi, yine hem gerçek, hem de belki de hayali olabilecek kavramlarla yani “iç ve dış güçler”le, “mihraklar”la bitirelim. Doğrusu kapalı kapılar ardında nelerin döndüğünü bilmiyorum kimse de kolay kolay bilemez. Ama görünen odur ki Töölö Koyu’nun kente bağlanan eksenindeki dev projenin iptali Aalto’nun belki de tek adamlığına, tek mimar olmasına, her yerde olmasına, adeta bütün bir kültürün üzerine örtmüş olduğu adeta bir örtüye belki de doğal olan, yaşamın içinden bir tepkiydi. Meslektaşlarının da bir tepkisiydi. Aalto bugün yaşasaydı bugünkü aklı ile yapılanlardan memnun kalır mıydı ve hala kendi projesinin uygulanmasını mı isterdi bilinmez ama eminim ülkesinde ve demokrasi adına, mimarlık demokrasisi adına, mimari kaynakları birlikte kullanma ve farklı mimarların farklı düşünceleri ile Töölö Körfezi’nin ve suyun kıyılarını saran bir anlamdaki Helsinki Gezi Parkı’nın bu denli bir mozaik anlayışı ile yıllar içinde olabildiğince, profesyoneller ve kenti ilgilendiren diğer katılımcılarla olanın bitenin halka sorularak, onların fikirlerini de bir ölçü de göz önüne alınarak yaratılmasından sanıyorum çok keyif alırdı. Buna benzer girişteki hayali hikayemizin kahramanı o Koca Sinan da Taksim için aynı duygular içinde olurdu ve yapılanların buraların gerçek sahipleri ve sözcüleri İstanbullularla sınırsız olarak etrafındaki mimarlar ordusuyla paylaşır ve yavaş yavaş usulca aradan çekilir, görevi onlara, ülkemizin bu çağını birlikte paylaştığımız meşhur, meşhur olmayan yıllardır bu işin çilesini çekmiş profesyonellere, mahir ellere, pırıl pırıl mimarlara, gençlere, yaşlılara, adil bir şekilde organize edilecek yarışmalara, yarışmacılara, jürilere teslim eder, olanlara uzaktan bakar ve sessizce kendi yüzyılına geri dönerdi.

Son ilave… Burada sözü edilen Mimar Sinan ve Alvar Aalto kendi dünyalarında önemli kişilikler olmalarına karşın bu yazının kareografisi içinde bazı rolleri temsil ederler. Bu kurguda isimleri önemli değildir. Derdim ne Sinan’ı ne de Aaltoyu göklere çıkartmak değil o güçlü, güçlülerle birlikte aynı saflarda olma halleri, dokunulmaz halleri ile bile durdurulabileceklerini göstermek, etraflarında olanları dinlemek zorunda oldukları vurgulamak içindir. Çünkü onlar bütün bu olayların bir tarafında olan gücü temsil ederler… İlk bölümde sözü edilen mekanlarda, yer alan aktörler, Mimar Sinan, garibanlar, çoluklu cocuklu aileler, tulumbacılar, baltacılar, yeniçeriler, padişah, vezir ve Mimar Sinan’ın hanımı ve diğerleri karikatürize edilmiş bir dille, hem yaşananları hatırlatmak, hem de Osmanlıcılığa referans verilen bir dönemde böyle bir uslupta paylaşma ve bir yandan da, bu yolla bir anlamda ironi yapma isteğindendir. Dekoru ve sahneleri değiştirip Fin dünyası ve onun gerçekleri ile yan yana gelmesi ise kontrast bir yan yana getirme kararından dolayıdır. Yani katılımın, mozaikle, farklı düşüncelerle, tasarımlara yaşamanın iki farklı uç noktasını göstermek içindir. ALA Mimarları ve yarışma hikayesi ise bu tartışmaların başka bir tarafındadır. Bu yazıyla yapmak istediğim, kurmaya çalıştığım sinematografik bir atmosferde tekrar bizim yaşam ve mimarlık ve mekan tarihimiz için çok önemli olan Gezi’yi ve Taksim’i bu temalar içinde hatırlamak, hatırlatmaktır.

Etiketler

Bir cevap yazın