Geçen Akşam Kötümserdim ve İyimserdim: Mimarinin Yeni Müşterisi “Toplum”

Geçenlerde ünlü bir mimarla ayaküstü konuşurken beraberce gözlemlediğimiz bir konuya değindik.

Son zamanlarda mimarinin mimarlara sunumlandığı yerlerde izleyicilerinin azaldığına dair olan bu konu, bir çok mimarın gelmesi beklenilen fakat salonun üçte birinin ancak dolduğu bir ortamdaydı. 

Konuşmaya ünlü mimar başladı,

“Hayret, mimari için seyirci bulmak zorlaştı, ilgi gittikçe azalıyor.”

Konuşurken ses tonunda sanki bir vazgeçmişlik havası vardı. Adeta uzun yıllardır üstüne bastığı halıyı birileri altından çekiyormuş gibi ekşi bir durum. Yüzünde son bir iki yıldır konuşulup tartışılan “eksen değişiminin” ne boyutlara geldiğini kanıtlayan buruk bir ifade hissettim.

Ben, anlamı indirgenmiş bir üslupla,

“Bir dönemin sonuna geldik galiba..”

O toparlandı,

“Sanmıyorum.. Sadece ekonomik kriz” dedi.

Ben hiç beklemeden ekledim,

“Mimarlara artık o veya bu projeden bıkkınlık geldi. Zaten sanal alemde her türlüsünü görmek mümkün. Herkes herşeyi yapabiliyor. Çin Olimpiyatları için tasarlanan kuş yuvası stadyumu artık heryerde var. Zaha, Libeskind, Gehry.., işportada. Her dönemde ve her okulda öğrencilerin yaptığı benzetmeleri oluyor. Birbirlerinin üzerine çizilmiş çapraz çizgileri cepheden plana kadar her yüzeyde kullanıyorlar, mobilya olarak yapılanları var… Kaldırım algoritması, sanki sistemmiş gibi parametrik argosuyla dillendirilmiş. Form üstüne malzeme onun üstüne marka.”

Ünlü mimar Türkçe bilse sokak lisanımla “buna Hasan almaz basan alır mimarisi denir” diyeceğim geldi ama İngilizce karşılık bulamadığım için vazgeçtim. 

“Haklısın, öyle bir dizayn bolluğu var,” dedi ünlü mimar.

Ben devam ettim.

“Artık şekile dayanan buluştan ziyade ortaya çıkan süreç ve onun yarattığı şartlar daha önemli. Mimari tarihinde ilk defa fizikalitesini kaybediyor gibi bir durum, sanal aleme geçiş var. İnsanlar böyle gerçeklerle ilgileniyorlar.”

Sonra ünlüye ağır bir tonajda sordum,

“Bu ortamda sen neredesin?”

Biraz irkilme oldu…

Cevapladı,

“Çin’de projelerimiz var. Onlarla çalışacağız.”

“Aman dikkat, paranı peşin al.”

Ayaküstü sohbet benim sayemde gayri ciddileşti. Beraberce güldük.

O, konuşmasını yapacak olan mimarı takdim etmek üzere podyuma doğru yöneldi.

Fransa’da yaptığı projeleri gösteren eski sınıf arkadaşımın prezentasyonundan sonra mimari ile ilgili olmayan birkaç laflamadan sonra salondan çıktım. (Bu arada, bunu hep yapıyorlar, form düşmanı ilan edilmeden belirteyim, arkadaşımın eserini çok sevdim, hakikaten “Plug-Over” konseptinin çok güzel bir uygulamasıydı.)

Eve doğru giderken bir taraftan söylenenleri düşünüp, bir taraftan da yolun iki tarafındaki  belki bir mimar tarafından tasarlanmış olan binaları saymaya başladım. Çok azdı. Kent çok kötü tasarlanmıştı. Binlerce mimar olmasına rağmen inşa edilmis alanlar iyi değildiler. Mimarın çizdiği o ağaçların arasından gördüğümüz kentsel alanların yerine, önünde arabalardan başkasını barındırmayan soğuk ve kullanışsız yerler vardı.
Adeta binalar bana “çek git işine sorun yaratma” der gibiydiler. Sevimsiz bir tanesinin önünde durup özellikle agresif şekilde düzenlenmiş kamusal alanının resmini çekmek istedim fakat yanımda bitiveren emniyet görevlisi bunun yasak olduğunu söyledi. Böyle şeyler hep oluyor, tartışmadan yoluma devam ettim. Birdenbire aklıma geldi… Orası biraz önce anlattığım ünlü mimarın bir yapısıydı. Biraz önce neden irkildiğini o zaman daha iyi anladım.

Kentte yaşayan insanlar bu tür binaların farkındaydılar. Kentlerinde bu tip kendilerini istemeyen, plazasından geçerken görevlilerin kendilerini sorgulayıp, haksız yere kullanım yasakladığı binaları istemiyorlardı. Ben ve ünlü mimar dahil mimarların çoğu istemiyordu.  Ama o istemediği bir şeyi yapmış daha sonrada hep o tür projelerde kullanılmıştı. O tarzla ve parayla bütünleşmişti. İşi zordu artık. Onu bundan böyle çırakları bile değiştiremezdi. Tek çaresi yeniden başlamaktı ama, nasıl?

Vesaire… Kötümserdim.

Bunları düşünürken eve varmıştım. Artık kişisel sorunlarımı düşünüyordum. Bir mimar olarak geçim zordu lakin, “bana ne ya mimariden, ben geçimime bakarım” demekte imkansızdı. İşin bu boyutunun parayla ilgisi yoktu.

Mimarın mimariyle bütünleşmesi söz konusuydu.

Konunun uzun tarafı burasıydı. En fedekarlık isteyen yeriydi. Uzun bir yoldu. Yolun sol ve sağındaki mimari binalar fazla değildi. Meslekliler iki üç bina için yarışıyorlardı. Çaresizlikten ne söylenirse yapıyordu mimarlar. Arkalarına halkı almasını yeni öğrenmeye başladılar. Kentlinin dayanılmaz çoğunluğunun halk olduğunu gördüler. Zaten kendileride “onlar” idi.

Artık mimarlar sadece elit bir tabakanın mimarları değiller.

Şehirlerde bilinçli ve aktif bir alt taban oluştu denilebilir. Geldiği yer kent gideceği yer kent. Bu böyle olunca, her şeyin farkında, gözünden kaçmıyor. Yürüdükçe görüyor, soruyor, sorguluyor. Kendilerine, topluma yararlı şehirler ve içinde iyi bir hayat istiyorlar. İçlerinde mimarlar var.

Yeni mimarın müşterisi çoğunluk, “halk” denilen tabaka. Projeler onların kentleriyle bağdasmak zorunda.

Mimarinin geçirdiği esas transformasyon buydu.

Geldiğim bu noktada iyimserdim.

Etiketler

Bir yanıt yazın