Deprem: Anlamayanlar İçin, Bir Daha!

6 Şubat'tan bu yana “bir stadyum dolusu” (Belki? elli bin) insan kaybettik.

6 Şubat’tan bu yana “bir stadyum dolusu” (Belki? elli bin) insan kaybettik.

Anlayamayanlara böyle anlatılır ya, bir futbol sahası, yüz futbol sahası kadar ormanımız yandı gibi…

Bugün yine ortalıkta çok laf var ama yapılamayacak hatalar (çadırkentler, seçim ertelemesi, üniversitelerin kapatılması, çöken şehir hastaneleri, Sivil Topluma saldırı, çocukların kaybolması, tartışmalı yardım kampanyaları, geciken yardımlar, sosyal medya kısıtlamaları… daha neler neler) yapıldı, yapılıyor, yapılacak da. Aslında kader coğrafya değil de siyasal, dolayısıyla da toplumsal yapı galiba.

Şu kadar kilometre fay kırığı, şiddeti, etkisi, magnitude’ü filandan pek anlamadığımıza göre (hoş kimi medya maymunlarından biraz daha fazla anlıyor bile olabiliriz) kendi alanımızdan kimi çok basit olmasına karşın pek gündeme gelmeyen bazı başlıkları tartışmaya açmaktır amacı bu yazının.

Başlarken İstanbul çökerse, Türkiye çöker diyenler için basit bir saptama yapalım. 6 Şubat depreminin yayıldığı alan (çok daha geniş olmakla birlikte) yaklaşık bir İstanbul nüfusu kadar alanı etkiledi. Orada enkaz sayısı 250.000. Vefat sayısı (dağınık yerleşmeye rağmen) 50.000. Bitişik nizam apartman ve kaçak yapı cehennemi olan İstanbul’da öngörülen 250.000 enkazı bir daha düşünün lütfen.

Makro Ekonomi: Hafriyat, Beton, İnşaat

Türkiye’de en azından yirmi yıldır çılgınca inşaata dayalı ve sürdürülemez bir kalkınma modeli uygulandı. Üretilen rant en aşağıdan (“bakkal müteahhit”) en yukarıya kadar (“beşli çete”) tüm aktörlerin neredeyse bir beton histerisine kapılmasına neden oldu, biliyoruz.

Yerleşme Düzeni: Tüm Düzlüklerde, Üst üste

Bizim Anadolu’ya geleli neredeyse bin yılımız doluyor yakında. Hala yerleşemedik toplum olarak bu topraklara. Sürekli, doğudan batıya, dağdan ovaya ve kıyılara doğru akıyor nüfusumuz. Üstelik, vasıfsız, eğitimsiz barbar akıncılar gibi. Tarım alanı, alüvyon zemin, dere yatağı, bağ bostan dinlemeksizin en kolay yerleşilebilecek alanları tüketerek. Tabi buralarda su var, demiryolu var, yol kolay. Ama zemin genellikle güvensizdir.

Ailenin ve Bireyin Güvencesi Olarak Tapu

Toplumda ekonomik kaynaklar üretim dışı alanlarda tüketildiği için orta-alt toplum kesimlerinin hiçbir gelecek güvencesi yok. Gelecekleri, yaşlılıkları, çoluk çocuğun eğitimi ve sağlık gereksinmeleri için neredeyse tek garantileri, sigortaları, bir tapu, daha çok tapu. Hisseli de olsa tapu. Apartman tapusu, dükkan tapusu. Mülkiyet bir garantili ve kutsal. Kira ise sefalet ile eşanlamlı. Aslında emin olunuz ki tüm Türkiye’de, olduğu gibi, İstanbul’da da gerçek bir konut sorunu yok, konut dağılımı sorunu var. Rakamlara göre, 2022’de İstanbul’da 1.800.000 boş konut var (Birgün-ODTÜ referansı ile).

Kimin acaba?

Kaçak ve Af: Cehalet, Hırsızlık ve Cinayet

Hal böyle olunca rant vadeden en verimli ve güvenceli yatırım da arsa edinmek, bina yapmak, dönüştürmek, inşa etmek oluyor. Bu ortaklaşa ahlaksız düzende, kat çıkmak olağan bir alışkanlıktır, ticari birim üretmek için taşıyıcı sistemler bilerek veya bilmeyerek iki kuruş için feda edilebilir. Ticari birimin kirası yüksek, vergisi ise düşüktür. Böylece binaların üzerine ket çıkılırken, altları da oyulmaya başlanır. Plansız bina da “kader planı” uyarınca çöker. Miras sistemi kuşaklar arasında biriktirilen servetin transferini de kolaylaştırıyor. Bu talebe derhal siyasi bir yanıt bulup, nemasından da yararlanılmalıdır. Yani “imar affı’. Yalnızca bölgede 250.000 kaçak yapı affedilmiş, sorumlu kim derseniz… demeyin sakın.

İmar, Yapı ve Kentin İntiharı

Çadır kavgası hemen başladı. Bu süreçte hiç kimse düpedüz ortaçağdan kalma bu barınma biçimini sorgulayamadı. Daha iyisi konteyner yapılar (Tanesi yaklaşık 60.000 TL imiş?) gündeme geldi ama onların da ne düzeni ne çevresel ve altyapı sorunları (1999’dan beri) çözülmemişti. Derhal “yeniden yapılanma” ve TOKİ gündeme geldi. Ama biliyoruz ki TOKİ kent yapmaz, yapamaz, ancak “barınma siloları” yapabilir. Burada kentin ne olduğunu anlatmaya gerek yok herhalde. Kent yalnızca konut değildir, kent çok katmanlı bir bütündür, tarihsel süreçte gelişen yaşam ile bütünleşik. Yıkılmayan TOKİ binaları hayat kurtarır, barınma sağlar ama, bağlamsız, tarihsiz bir yerleşimde yaşayabilir misiniz, yaşamın ne denli anlamsız, belki de yaşamaya değer olmadığını göreceğiz.

Meslek Eğitimi Meslek Etiği, Ahlak

Her ne kadar telaşla yükseköğretime ara verildiyse de kimi liyakatsiz akademisyenlerin (elbette bir avuç ahlaklı kişi hariç) önlerindeki uzunca tatil sürecinde hiçbir planlama, şehircilik, mimarlık okulunun bu konuda özel, özgün bir çalışma yapamayacağı açıktır. Öncelikler yine ayda bir ATM önünde kuyruk olmak olacaktır. Eğitimde nelerin yanlış, eksik olduğu sorgulanmayacak; en iyileri ise ekranlarda bilgiç laflar edeceklerdir.

Kentleri acımasızca yağmalayan yatırımcıların “ajanları” da derhal zuhur ettiler, yine klasik söylemleri ile “en iyisini biz yaparız” diyerek durumdan vazife çıkarmaya başladılar. Hızlı kurulan depren konutları filan tasarlayıp, “durumdan vazife çıkararak” en nitelikli kentsel tasarım bizde diye ucuz işportacı çığlıkları atmaya başladılar.

Yapım teknolojisi bilgisi, malzeme araştırması konularına hiç girmeyelim.

Merkezi ve Sivil Örgütlenme (Sivil İtaatsizliğe Beş Kala)

Merkezi ve sivil örgütlenme arasında dayanışma yerine acıklı bir dışlama ve itişme gördük. BTK tarafından enkaz altı çığlıkları sürerken, haberleşmeyi susturan iletişim kesintisi başlı başına bir nazist davranışı oldu. Bu bile tek başına dehşetli bir toplumsal tepki üretebilirdi. Üretemedi? Sivil direniş yerine sivil dayanışma almasaydı belki küçük çaplı isyanlar da çıkabilirdi.

Yapım Teknolojimiz: Hala Asurlular Düzeyinde

Tuğlayı, kerpici üst üste koyup sıvayınca bina olmuyor. Taşıyıcı altı esnek sistemlerden söz ediliyor (sismik izolatör) ve Japon örneği veriliyor. Müthiş pahalı. Japon ekonomisinin Türkiye’nin en az sekiz katı güçlü olduğu ihmal edilerek. Japonların yapı denetimi bile gerektirmeyen ahlak ve disiplinleri bir yana… Bir daha düşünün. Acaba öncelikle (şimdilik) kamu yapılarına uygulansa? Ayrıca süregelen bu beton aşkı, güveni, enkaz ile mücadele ederek bir can olsun kurtarmaya çalışanlara sorulsa yeter, bir beton döşemeyi aşıp (kırıp-delip) bir cana ulaşmak ne denli zor?

Yapılanma İçin Kaynak Yaratılması İçin Spekülasyona Son Verin

Şimdi merkezi yönetim, yine vergilere yüklenecek. Öncekilerin hesabını bile verememişken. Ne var ki, yaşadığımız inşaat, rant, mülkiyet ve tapu döneminde yapılabilecek ilk şey gayrimenkulde “kademeli vergilendirme” (Bireyin mülkiyeti sayısına göre artarak vergilendirme) olmalıdır.

Enkaz, Plan, Çevre

Şimdilik 200.000 yapıda en az 600.000 birim çöktü, toz, moloz oldu. En az yüz milyon ton atığımız olacak. Üstelik molozun içereceği zehiri bir düşünün. Yine stadyum örneğine sığınırsak, 700 stadyumu doldurabilecek bir enkazımız olacakmış. Nasıl davranılması gerektiği taşınması, düzenlenmesi başlı başına bir tartışma konusu. Bu arada, çevre, toz, moloz, asbest, atık planı yok. Sorunlu altyapı nedeniyle salgın hastalık riski gündemde. Yollar kapalı, erişim yok, stok alanı yok, lojistik olanaksız ve hatta güvensiz, altyapı çökmüş, toplanılacak açık alan yok. Hala kendimizle veya birileri ile savaş (F16-F35?) peşindeyiz, anlaşılır gibi değil?

Denetim ve Hukuk

Evet imar konusunda star mimarından (hala konuşuyorlar!) bakkal müteahhidine (hala kaçıyorlar!), merkeziden yerel yönetimine ahlak yoksunu veya en azından vizyonsuz şahıslara teslim olmuşuz.

Haydi, diyelim bu enkazı kaldırdık, örgütlendik, inşaata girişmeye hazırız. Asal soruyu da sormanın zamanıdır: Bunca hisseli arsa, bunca mülkiyet hırsına karşın arazi, arsalar, altyapı yeniden nasıl düzenlenecek, bildik suçlular nasıl tespit edilecek, yeni ekipler ve örgütlenme nasıl olacak? Bireysel ve toplumsal travmalar nasıl atlatılacak? Yeni kentlerde taşınmaz kültür varlıklarını, hafıza mekanlarını TOKİ mi canlandıracak?

Tüm bunları da henüz konuşmadık.

İşimiz çok, umudumuzu yitirmeyelim!

Etiketler

2 yorum

  • Aybige Tek says:

    nasılını arayalım..
    kendi mimarlık mesleğimiz için nasılını arıyorum 2 haftadIr- belki de son 30 yıldır 🙁
    üstünü basa basa söylüyorum:
    ölene dek de söyleyeceğim:
    aynayı mimarlık ofis içlerine deeeee şantiyelere de! çevirmek zorundayız!
    Ofiste Tuvalete gidene bile kötü bakan tuvaletini tutan hırslı kadınlarla- hırslı yarışmacı bencil iş arkadaşlarıyla!
    yok efendim deneme süreleri ile gencini ezen yeni mezun mimarının 100 tane programı bilmesini isteyen birini bile bilmiyorsa maaş pazarlığına sokan ya da işe almayan muazzam kalpsizleşmiş hatta öyle kalpsizleşmiş ki insanlara çalıştırdıklarına para demeti gibi bakan kodamanlarla olmadığı çok kesin açık ve seçik net sonuçtan görülüyor 🙁
    Şu an ülkemizde Hamurabi kanunları misali mimarlık da vefat etmiştir. Etmek de zorundadır ki o eski 3 kağıtçı düzen temizlensin 🙁
    Yeni enerji aksın..
    Bu yazı deli gibi net anlatmış nasılını arayalım check liste yapalım bir olalım.
    Eski sahnedekiler aktörler hatta eski sponsorlarla olmadığı kesin.
    Vefat eden halka dokunmamış dokunmak istememiş onlara proje üretmek istememiş ofisine gelen yeni mezun mimarları aşağılamış beğenmemişlerle olmadığı kesin.

  • Aybige Tek says:

    DENEME SÜRESİ OLAYINI UNUTMUŞUM. DENEME SÜRENİZ DOLDU BEYLER KADINLAR. DENEMEYİN YAPIN DEMİŞ STARWARS DAKİ YODA. DENEMELERİNİZİN SONUCU VEFATSA SİZ DE ÖLÜSÜNÜZ DEMİŞ HAMURABİ.

Bir yanıt yazın