Bir Kentsel Dönüşüm Hikâyesi: Bitlis

Giriş

Aslında bu hikâyeyi anlatma görevi Bitlisli mimarlarca üstlenilmeliydi; ancak onlar ne yazdı ne de konuştu. Ve eğer kimse söylemek için bir adım öne çıkmasaydı “bilmek lanetlenmektir, susmak ise ihanet!” sözü bir ömür suratımıza çarpardı. Böylece geçmişe, geleceğe, nihayetinde de geçmiş ve geleceğin yaratıcısı insana ‘ihanet’ etmeme arzusu, yörenin yabancısı bir mimarı dili döndüğünce hikâyenin anlatıcısı olmaya itti.

Hikâyenin geçtiği yer kadim bir kenttir. Her ne kadar adını Büyük İskender’in ordusundaki komutanların birinden aldığı rivayet edilse de kuruluşu Bedlis’ten çok daha eskilere uzanır. Öyle ki Bitlis Kalesi’nin temellerinde Urartu mimarisine özgü tekniklerin kullanılmış olması[1] kentin tarihini en azından MÖ XIII. yüzyıl dolaylarına kadar götürür.

Sınırların kentidir Bitlis. Güneydoğu Toros dağlarındaki dar bir vadi üzerine, iki uç iklimin, iki uç coğrafyanın kesiştiği alana kurulmuştur. Kesişmenin merkez noktasında Bedlis’e atfedilen kale bulunur. Bitlis deresi kalenin dış surlarını döver durur. Tek bir anayol vardır -ki derenin kıyı şeridine paralel uzanır.- İşte İpekyolu’nun kervanları yüzyıllarca bu yolun taşını toprağını aşındırarak yol almışlardır. Bir yönde Doğu Anadolu’nun buzlu platolarına çıkmış, diğer yönde Akdeniz rüzgârlarıyla ısınan, Fırat veya Dicle’nin hırçın sularıyla beslenen bereketli düzlüklere inmişlerdir.

Kervanların yürüdüğü her yol, aynı zamanda göç yoludur. Nice kavim o yollarla gelmiş, o yollardan geçmiştir. Göç katarlarını sürenlerin en iyi bildiği şeydir, en savunmasız hallerin konaklama yerlerinde meydana geldiği. Bundan ötürü konak yerlerini tutmak, korumak gerekir; konak, ikametgâha dönüşür. Bitlis tarihini özetleyen temel gerçek budur: Tuşba’ya açılan batı yolunun son konaklama alanı bir korunma mevki iken kısa sürede İkametgâh halini almıştır;  pek çok kavimi ağırlamış, kavimlerce ele geçirmeye ve/veya elde tutulmaya çalışılmıştır. Hurri, Urartu, Med-Pers, Ermeni, Bizans, Selçuklu, Osmanlı kelimeleri sadece kentin burçlarında bir dönem bayrakları sallanmış başlıca medeniyetleri tanımlamaz, etnik tarihin çoğulluğunu, çok kültürlü kimlik zenginliğini de sembolize eder. Her evin temeli, her duvarın taşı, Kürt’tür, Ermeni’dir, Türk’tür; Derz aralarına, niş oylumlarına bir miktar Arap coğrafyası bir miktar da Kafkasya ve Hazar kıyıları katılmıştır.

1960’lı yıllara kadar kent siluetinin ana öğeleri, bu kadim tarihten miras kalan eserlerdir. Siluetin merkezinde bulunan kale, eteklerindeki çarşıya gölgesini düşürürken düz damlı, kesme taş duvarlı binalar yamaçlardan çarşıya doğru akmaktadır. Bitlis çayının üzerinde sıralı duran taş kemerli köprüleri beş minare sarmaktadır. Neredeyse her mahallede karşılaşılan türbelerle kiliselere ait izler kutsiyet havasını vadiye yayarken Rahva düzlüğüne çıkan yolun sağına soluna serpiştirilmiş haldeki hanlar zorlu yolculuklarla geçmiş ömürleri anımsatır. Tarihe tanıklık etmiş tüm yapılar taştandır. Yılların yükü hepsinin cephelerine yansımış olsa da yıllara meydan okumayı sürdürürler. Bu halleriyle kente, ömrü zorlu yolculuklarla geçmiş direngen bir canlıya özdeş hava katarlar.

1960 yılında Bitlis Kent Merkezi (Hayat Mecmuasında yayınlanan fotoğraf Özcan Erboy arşivinden alınmıştır)

Yine aynı yıllara dek, yeni inşa edilen binalarda da şehrin siluetine saygının gözetildiği söylenebilir. 1940 yılında kurulan Tütün Fabrikası belki de bu nedenle şehrin tepelerini saran kenar mahallelerinin birinde, görece yeni bir imar bölgesine konumlandırılmıştır; Çarşıdan bakıldığında fabrika görülmez.  Ancak 1960’larda hız kazanan göç dalgası durumu tersine çevirecek olayları beraberinde getirecektir.

Göç iki boyutlu gerçekleşmiştir. Birincisi kentsoylu ailelerin ticaret eksenli kararlar neticesinde ülkenin ekonomik/politik merkezlerine doğru dağılmaya başlamasıdır. İkinci boyutta ise kırsal bölgelerdeki yoksulluğun baskısı ve sigara fabrikası çevresinde açığa çıkan iş imkânları vardır. Kırlardan kopup gelen eskinin köylü yeninin esnaf ve işçileri, başka illeri olduğu kadar şehir merkezini de doldurur. Denilebilir ki, Bitlis’in kentsel dövüşü de işte bu çift yönlü göç hareketiyle birlikte başlar.

1960’lardan 2021’e Bitlis

Kentsoylu ailelerin büyük şehirlere kaymasının yerel idari kurumlarda yaygınlaşan nitelik kaybında payı olduğu kesindir. Ne var ki bu bozulma ülke çapında yaşanan politik dönüşümlerden bağımsız düşünülemez. Özetle aktarmak gerekirse; Devlet eliyle büyütülen finans-kapital, özellikle 1960’ların ikinci yarısından itibaren bağımsızlığını ilan etme çabalarına ivme kazandırmış vaziyettedir. Finans-Kapital’in devlet denetiminden bağımsızlaşması en kaba biçimiyle kamusal girişimler ve planlı kalkınma stratejisi aracılığıyla devletin sınıflar arasında dengeleyici bir sermayedar olma vasfının ortadan kalkmasıyla mümkündür. Başka bir ifadeyle finans-kapital açısından devlet, özel sermayeyi sınırlandırmakla değil, girişimlerinin önündeki her türlü engeli kaldırmakla görevli addedilir. Nitekim bağımsızlaşma süreci 1980’lerin ilk yarısında tamamlanır. Ekonomik/ politik iradenin belirleyici unsurları arasında artık devletçi erk (ya da gelenek) yoktur.

Yine de yönetim kademelerindeki deformasyonların şehrin mimari kimliğine olumsuz etkileri1980’lere kadar kısıtlı düzeyde kalmıştır. Bunda modern inşaat araç ve teknolojilerine erişimin yetersizliği, devletçilik ilkesine bağlı mülki idare anlayışının geçerliliğini sürdürmesi, yükselen toplumsal muhalefetin sermayeyi dizginleyici rolü ve nüfus yoğunluğunun görece düşük olması gibi pek çok etkenin rolünden bahsedilebilir. Gerçi Bitlis Çayı’nın üstüne ilk yapılaşma izni 1961 dolaylarında verilmiş olsa da [2] 1980’lerin ilk yıllarına ait fotoğraflarda şehrin kadim görünümünü büyük oranda koruduğu gözlemlenmektedir.

1980’lerin başlarında Bitlis. Dere üstündeki bir yapı net biçimde belli oluyor. (Fotoğraf: Özcan Erboy arşivinden alınmıştır)

Belirtilen döneme ait en büyük iki hasar 1960’ların başı ve 1971 yıllarına tarihlenen iki yol çalışması esnasında verilmiştir. İlki Atatürk Mahallesinden gelerek şehir merkezinden geçen Nato yoludur; yapımı sırasında bazı tarihi binalar güzergâh üstünde kalmaları gerekçe gösterilerek yıkılmıştır. 1971’de ise şehrin sembollerinden biri ve tarih kaydı olan Deliklitaş diğer adıyla Semiramis Geçidi dinamitle havaya uçurulur. Deliklitaş’ın ortadan kaldırılma gerekçesi Tatvan feribot iskelesine götürülen parçaların buradan geçememesidir.[3] Yapımı Asur devrine dayandırılan geçidi korumak olası ve gerekliyken “en iyi çözüm en kestirme çözümdür” faydacılığına kurban edilmiştir.

Sol üst: Deliklitaş geçidi; Sol Alt: Geçit patlatıldıktan sonra; Sağ: 1970 yılına ait fotoğrafta Nato Yolu görünmektedir.

1980’ler sadece Türkiye çapında değil, küresel anlamda da önemli değişimlere sahne olur. Ülke ölçeğinde toplumsal muhalefet susturulmuş, devletçi gelenek tasfiye edilmiş ve idari yapı Margaret Teatcher ile Ronald Reagan’da kişileştirilen neo-liberalizm rüzgârını arkasına almıştır. Bu koşullar daha öncesinde olanak yaratıldıkça hayata geçirilebilen faydacılık/ fırsatçılık* eksenindeki politikaların 1980’den sonra resmi politikanın yegâne üslubu haline gelmesini sağlamıştır.[4] Dolayısıyla Bitlis Deresinin üstünün eğreti betonarme yapılarla kapatılması, tarihi mahallelere en ufağı beş katlı gecekondudan bozma apartman bloklarının dikilmesi ne salt 1980 sonrasında ikinci bir dalga olarak cereyan eden kırsal bölgelerdeki göç hareketiyle açıklanabilir, ne de salt kent topografyasının yapılaşma taleplerine yeterince müsaade etmemesiyle.  Keza yeni yolların modern inşa teknolojilerini şehre taşıması, taş ocaklarının kapanması, duvar ustası vb. zanaatkârların sayıca azalmasından dolayı restorasyonların yürütülememesi gibi faktörler de ancak tali derecede önem arz edebilirler.

Burada yerel yönetimle şehir halkı arasında gerçekleşen fayda/fırsat ilişkisinin inşaat düzleminde nasıl geliştiğini kavramak için Türkiye’de gecekondulaşmanın tarihsel seyrine kısaca göz atmak yeterli olacaktır. Çünkü Bitlis özgün dinamikler taşıyan mikro ölçekli bir gecekondulaşma yolunu kat ederek XXI. yüzyıla girmiştir. Özgünlüğü sağlayan başlıca olgu üretime dayalı sermaye birikiminin kentin kuruluşundan beri ikincil planda kalıp, manifaktür** ekonomisinin liderliği daima elinde tutmuş olmasıdır. Ekonomi Politiğin eleştirisine katkı adlı eserinde Marks şöyle der: “Maddi hayatın üretim tarzı, genel olarak toplumsal, siyasal ve entelektüel hayat sürecini koşullandırır. İnsanların varlığını belirleyen şey, bilinçleri değildir; tam tersine, onların bilincini belirleyen, toplumsal varlıklarıdır”.[5] Diyalektik düşünüşün bu temel önermesini Bitlis’e uyarlarsak ‘tüccar ekonomisiyle varlık bulan bir kentte gündelik hayatın belirleyicisi de tüccar kavrayışları olur’ yargısına varırız.

Kamusal alan statüsünde olan Bitlis Deresinin üstüne, üstelik tarihi Hatuniye Köprüsü temelin bir parçası kılınarak inşa edilen “Hanedan Oteli” gecekondulaşma yolunun en çarpıcı örneğidir. Otel’in 2019 yılında yıkılma haberini veren gazeteler mülkiyetin sahibi olarak Bitlis İl Özel İdaresini göstermektedir.[6] Kanunlara aykırı bir yapının bir kamu kuruluşunun mülkiyetine geçip yıllarca faal kalması popülist politikalar ve onların mimaride tezahürü olan gecekondulaşma olgusu dışında açıklanamaz.

2018 yılı; Bitlis Deresi üstüne inşa edilen en büyük yapı olan Hanedan Oteli ve gecekondulaşmış çevre (Fotoğraf: Ergün Şimşek)

Diğer bir çarpıcı örnek, çarşının yenilenme projesidir. Mimarlık disiplinine ilgisiz bir kişi dahi yapılan işin Bitlis’in mimari kimliğiyle tek ortak noktasının dükkânların yerli yerinde kalması olduğunu fark eder. Yenilenen binalar karasal iklim tipinden ziyade sıcak nemli Akdeniz iklimi yapılarını çağrıştırmaktadır. Pencere ve kapı modelleri ne geleneksel ne de modern tarzdadır. Bilhassa pencerelerin uzun kış mevsimi nedeniyle küçük tutulmak dışında ayırt edici bir yönleri yoktur. Cephe ve çatılarda ısı yalıtım uygulaması yapılmaması neticesinde yüzeylerde günden güne derinleşen çatlaklar meydana gelmiştir. Kısacası çarşı yenilenmiş, fakat geleneksel mimari doku büyük hasar almıştır. Bu işte de öneri projelerin değerlendirmesinden ihaleye, uygulamanın denetlenmesinden, standartlara uygunluk takibine kadar her aşamada bilimsellikten uzak davranıldığı aşikârdır.

2018-Bitlis Çarşısı Yenileme Projesi Uygulaması (URL)

Claude Levi-Strauss “Yaban düşünce” adlı kitabında “Bricolage” ismini verdiği bir olgudan bahseder.[7] Kelimeyi Türkçeye ‘yaptakçılık’ şeklinde çeviren Tahsin Yücel, anlamı için ise şöyle der: “Levy-Strauss sözcüğü düşünsel alana taşıyor, eldeki verilere uydurularak yaklaştırma bir yöntemle gerçekleştirilen bir işlem, daha açık bir deyişle, kuramsal kurallara uymadan geliştirilen bir düşünsel çalışma anlamında kullanıyordu.[8] Bricolage ifadesini konumuz açısından daha anlaşılır kılmak adına bir örneğe başvurabiliriz: Binanın bodrum katında havalandırma sorunu yaşandığını varsayalım. Meseleyi çözmesi istenen mekanik mühendisi mekânın hacmini, hava sirkülasyonu için uygun kanalların yerini, gerekli boru çaplarını vb. hesaplayacak, yapı hakkında mimardan bilgi alacak, en ideal çözümü sağlayan projelendirmeyi yapacak ve mal sahibine fiyat raporunu sunacaktır. Oysa aynı iş için tesisat ustası çağrıldığında kendi atölyesindeki malzemeleri gözden geçirecek, belki bir çıkma motor, birkaç borunun ufak müdahalelerle uydurulmasıyla işi kotarabileceğini hesaplayacak ve kabaca fiyatlandırma yapacaktır. Her ikisi de havalandırma sorununu belirli oranlarda çözme kapasitesine sahiptir, ne var ki biri bilimsel metodu diğeri yaptakçı yolu kullanarak… Hangisi seçilecektir? Mühendis kısa vadede maliyetli gelebilir, ama uzun vadede faydaları katlanarak artar. Tesisatçı kısa vadede ucuz ve pratik gelebilir, ama uzun vadede zararları katlanarak artar. Ayrıca mühendis mekânın yaşam kalitesini düşürmeyecek ve diğer fonksiyonları sekteye uğratmayacaktır. Tesisat ustasının ise her iki hususta da kayıplar yaratması hemen hemen kaçınılmazdır. Bilimden ve gelecekten yana olan akıl mühendisi seçer. Gündelik çıkar hesaplarıyla yaşayan akıl diğerini.  Bitlis çarşısının yenilenme işi sonuçları itibarıyla yaptakçılık eseri olmuştur

O halde Bitlis’in son altmış yıllık kentsel gelişimini etkileyen faktörleri üç maddede toplayabiliriz: popülist yönetim tarzı, gecekonducu toplumsal pratik ve yaptakçı mimarlık. Üçünün birleşik kuvveti altında kent yorgun düşmüş, hırpalanmış ve her şeye rağmen ayakta kalabilmiş bir bedeni andırır. Bir seyir tepesine çıkıp bu bedeni izleyen insan, ilk bakışta eskiye dair çok az öğenin eksildiği izlenimini edinebilir. Ortaçağın savunmaya odaklı şehri ılık bir rüzgâr misali izleyicinin yüzüne esecektir. İzleyici aynı esnada karşısındaki görüntünün bulanıklığını da fark eder. Bulanıklığa sebep bedenden eksilenlerden ziyade dâhil olanlardır. Karşısında duran manzarada hiçbir betonarme eklenti tarihsel dokuyla, şehrin mimari kimlik öğeleriyle ve/veya yaşam kalitesi normlarıyla uyumlu değildir. Tertemiz bir akciğerin dokusunda patlak vererek çoğalan habis hücrelerine benzemektedirler.

Evet! Kentin dünü her noktada kendisini belli etmektedir. Kale tüm heybetiyle dört yandan algılanır; türbeler, hanlar, camiler, taş evler, kiliselerin izleri, mezar taşları her mahalle yolunun önünden geçtiği duraklardır. Nitekim bugününe gelince aynı cümleyi kurmak zorlaşır. Yeni yapılaşma bölgeleri Rahva düzlüğüne doğru kaydırılmış, merkezde gecekondu hüviyetindeki binalar ve geçmiş bırakılmıştır. 1960’ların, 70’lerin mimari dilini yansıtan dönem yapılarına kıyıda köşede rastlansa dahi uğradıkları müdahaleler hepsini tanınmaz hale getirmiştir.  Hal böyle olunca gelecek de tamamen belirsizleşmiştir.

Son Kentsel Dövüşüm Planı: Dere Üstü Islah

Şimdilerde gelecek adına yapıldığı söylenen yeni bir müdahaleyle daha karşı karşıyadır Bitlis. Resmi adı “Dere üstü ıslah projesi” olan kentsel dönüşüm çalışması sayesinde habisleşmiş tüm hücrelerin temizleneceği vaat edilmektedir. Peki, gerçekten de öyle mi olacaktır? Açıkçası şu ana değin gerçekleştirilen icraat bir sağlıklılaştırma girişiminden çok ölümcül nihai vuruş anlamındaki “coup de grace” hamlesini kentin kalbine yapmaya doğrudur. Yukarıda değinilen ve son 60 yılın şehircilik pratiğine yön veren kuvvetlerin çok daha fütursuz biçimde yinelenmesi ve birkaç kademe daha geniş kapsamda uygulanmasıdır. Gelinen noktada zihinlerde şüphe bırakmamak amacıyla nasıl olmalıydı, neler yapıldı kıyaslamasını yapmak gerekecektir.

İdeal bir Kentsel Dönüşüm Çalışmasında Ön Aşamalar

Kamuoyunca başarılı bulunan kentsel dönüşüm pratikleri incelendiğinde göze çarpacak ilk olgu biri diğerinden farklı bakış açısı ve yöntemlerin kullanıldığı olur. Kentsel kelimesine ulanan koruma, soylulaştırma, rehabilitasyon vb. fiillerle tanımlanan bu yöntemlerden hangisinin tercih edileceği seçilen bölgenin taşıdığı özellikler ve ülkelerin şehir planlama stratejilerinin bütünleştirilmesiyle kararlaştırılmıştır. Bitlis şehir merkezi tarihi dokusuyla öne çıktığı için koruma amaçlı stratejilere ait parametreler öncelik kazanmalıdır.  Bu parametreler arasında temel önemde addettiklerimizi maddeler halinde tanımlayabiliriz.

  1. Kentsel Tasarım Rehberi Hazırlanması: Bütün kentsel dönüşüm çalışmaları açısından başlangıç adımını oluşturması beklenen durumdur. Akademik çalışma eksenli bir ön hazırlık evresidir. Mimarlar, şehir plancıları, peyzaj mimarları, arkeologlar, sosyologlar başta olmak üzere pek çok bilimsel disiplinden yetkin ismin bir araya geldiği kolektif bir çalışma ortamında şehir tüm disiplinler tarafından ayrı ayrı analiz edilir. Analizler yönelim ve önerilerle birleştirilerek bir kent tasarım rehberi oluşturulur.
  2. Yerel Yönetim ve Mülki Amirliklerle Koordinasyonun Sağlanması: Bir tasarım rehberi hazırlanırken kentsel planlamanın konusu olan alanlara da ister istemez girilir. Genişleme doğrultularından yoğunluk kararlarına, kültür varlıklarının korunmasından tabiat alanlarının değerlendirilmesine planlamanın hemen hemen tüm konuları kentsel dönüşümü de ilgilendirir. Bu nedenle yerel yönetim kademeleriyle koordinasyon zaruridir.
  3. Mevzuatta düzenleme ve değişikliklerin yapılaması: Tasarım rehberinde tanımlanan ilkeler doğrultusunda gerekli mevzuat düzenlemeleri yapılmalıdır. Eğer mevzuatta değiştirilmesi mümkün olmayan maddeler söz konusuysa bu maddeler işaretlenerek proje ve uygulama süreçlerinde bağlayıcılıkları göz önünde tutulur.
  4. Kentsel dönüşüm projesinin hazırlanması: Proje, yerinde dönüştürülecek yapılarla dönüşsüz yıkılacak tüm binaları netleştirecek içerikte olmalıdır. İdeal projenin seçilmesi amacıyla genellikle fikir projesi düzeyindeki mimarlık yarışmalarına başvurulmaktadır; bu hem adil hem de tasarımı zenginleştiren bir yöntemdir.
  5. Mağduriyetlerin giderilmesi: Yerel idare süreçten dolayı mağduriyet yaşayacak kişi ve kurumların mağduriyetini gidermekle yükümlüdür. Bir uzlaşı planı bulunmalı, gerekiyorsa geçici/kalıcı yeni ikametler tanımlamalıdır. Türkiye’de yürütülen kentsel dönüşüm işlerinde idari yapıların öngördüğü başlıca uzlaşı araçları kira yardımı, avantajlı kredi imkânı ve yeni tapu tahsisidir. Uzlaşıda mevzuatın öngördüğü oransal çoğunluk sağlanmadan uygulama başlatılamaz.
  6. Uzman ekiplerin bulundurulması: Sit alanı statüsündeki veya tarihi değeri olduğu kabul edilen alanlarda gerçekleştirilecek yıkım çalışmaları kesinlikle bilirkişilerin gözetim ve denetiminde yürütülmelidir.

“Bitlis Dere Üstü Islah Projesi”nde Bugüne Dek Atılan Adımlar

  1. Referanslar: Türkiye’de kentsel tasarım rehberi hazırlanan bölge sayısı oldukça azdır. Kaldı ki bu bölgelerde dahi hayata geçirilen dönüşüm projelerinde rehber yayınların ne derece referans alındığı tartışılır. Ülkemizde ekseriyetle imar plan notları esas alınmaktadır. Bitlis özelinde de referans alınan veya altyapısı hazırlanan bir tasarım rehberi yoktur. Bitlis Eğitim ve Tanıtma Vakfı (BETAV) öncülüğünde bir girişim söz konusu olmasına rağmen henüz resmiyet kazanmamıştır. Ortada kent tasarım rehberi yoksa analiz, ilke kararı, perspektif, öneri… Özetle koruma odaklı öngörülebilir bir dönüşüme hizmet edecek hiçbir şey yoktur. Yıkım faaliyetlerinin plansız programsızlığı, yıkımlar esnasında sürpriz şekilde tarihi mekânlarla karşılaşılması, haklarında bilgi bulunmadığı için iş makinalarının sıklıkla bu eserlere hasar vermesi son kertede ön araştırma yapılmaksızın işe başlandığının göstergeleridir. Derenin üstünün binalarla kapatılmış olmasından duyulan büyük rahatsızlık yılların malumudur. Popülist düşünce ve davranışın malumu örgütleme arzusu tabiatının gereğidir. Sonuçta yerel idare apar topar yıkım işine girişerek malumun gereğini yerine getirme gayretini sergilemiştir.
  2. Koordinasyon: Sürece akademik ve (sivil toplum kuruluşları gibi) diğer çevrelerden katılım sağlanmamasından ötürü bir koordinasyondan bahsedilemez. Yerel yönetim birimleri sürecin tek belirleyici unsuru konumundadır.
  3. Mevzuat: Ortada bir mevzuat düzenlemesi de yoktur. Derenin kenarında bunca tarihi eser varken nasıl bir peyzaj meydana getirilmelidir? Bölge sit alanı statüsündeyse eğer olası yeni yapılar hangi prosedürlere göre, nerede inşa edilebilecektir? Çarşı kimliğini yitiren merkeze eski kimliği yeniden kazandıracak düzenlemeler mevcut mudur? Mevzuatı direkt ya da dolaylı ilgilendiren çok fazla soru bulunmaktadır.
  4. Projelendirme: Kentsel dönüşüm projesi hazırlama görevinin TOKİ’ye verildiği yönetim makamları tarafından ifade edilmektedir.[9] TOKİ yeni yapılaşma alanlarında başarılı mimari projeler üretme potansiyelini taşıyabilir, fakat burada mevzubahis alan kentin kalbidir. Tarihi eserlerle dolu, özgün mimari kimliğe sahip, özel bir topografyadır. Mimari tasarım ekibinin çeşitli bilimsel disiplinlerden gelen danışmanlara ihtiyacı vardır. Onlarla birlikte kolektif bir emek olarak proje meydana gelmelidir.
  5. Mağduriyetler: Yıkımlardan dolayı meydana gelen hak kayıpları giderilememiş, bilakis artmıştır. İşyerlerini terk etmek zorunda kalan esnafın önemli bölümünün işini yürüteceği yeni bir mekân bulamadığı bilinen gerçektir. Tahmin edilmeyen şey işyerleri hakkında yıkım kararı olmayan çarşı esnafının uğradığı kayıp olmuştur. Kent merkezinde sosyalleşme işlevi gören kıraathaneler tek tük kalıp üstüne de bankalar civar mahallelere taşınınca merkez, cazibesini büyük oranda yitirmiş, uzak mahalle ve köylerden gelişler kesilmiştir. Eski canlılığını yitiren çarşının sokaklarında dükkânlarının önüne attıkları taburelere oturan esnaflar nafile bir ümitle müşteri beklemektedir.
  6. Uzman ekipler: Yıkım çalışmalarında arkeolog veya tarihi eserler konusunda bilirkişi vasfına sahip insanların yer almadığı bizzat bu makalenin yazarı tarafından yapılan gözlemlerle tespit edilmiştir. Aşağıdaki anekdot yıkım işindeki pervasızlığı kavramaya yetebilir:
    Buğday Pazarının anayol tarafında kalın taş duvar kalıntısı ile birlikte kemerli bir giriş boşluğu bulunur. Han girişlerinden daha yüksek olan boşluk, duvarın kalınlığı da dikkate alındığında bir sur kapısı olma olasılığını düşündürtmüştür. Olasılığı güçlendiren şey, bu kalıntının Matrakçı Nasuh’un (1480-1564) Bitlis minyatüründe işlediği kale altı mahallesini (bugünkü çarşı) saran dış surlar ve kapı kompozisyonuyla uyumlu olmasıdır. Gözlemci kapının yer aldığı duvar aksında yaklaşık 20-30 metrelik mesafede çalışmaya devam eden iş makinalarının çok kalın bir taş duvarı sıyırdıklarına, yer yer duvardan taş düşürdüklerine şahitlik etmiştir. Konut için fazlasıyla kalın, istinat için yersiz bir duvardır bu. Asfalt yol duvarın üstünden geçirilmiştir. Tarihi surlardan kalma bir parça olma ihtimali çok fazladır. O esnada sahada bir uzman çalışıyor olsaydı duvarı fark eder, makinelere durmaları emrini verirdi. Her ne kadar iş makinaları muhtemelen asfalt yolu koruma direktifi yüzünden duvarı yıkmamış olsalar da verdikleri hasar azımsanmayacak niteliktedir.

2021 Yılı “Dere Üstü Islah Projesi kapsamında eski buğday pazarı mahallinin yıkım çalışması. (Fotoğraf: Ergün Şimşek)

Sonuç

Tüm göstergeler “dere üstü ıslah projesinin” kentsel dönüşüm nitelemesini negatif anlamda doğruladığına bizi götürmektedir. Başka bir deyişle bu projenin kente sağlık sıhhat kazandırmaktan ziyade hastayı öldürecek müdahale seyrini kazandığına işaret etmektedir. Doğaldır ki fayda/fırsat eksenli politik tutum, gecekondu pratiği ve yaptakçı mimarlığın senteziyle açılan yolda varılacak son durak sadece mimari kimliğin yitimi olmaz; bellek, an ve umut da kısa süre zarfında yitirilir.

Şehirler öznel bir tarihin yazıldığı kitaplardır. Öznellikleri hemşehriler üzerinde yarattıkları aidiyet hissinden gelir. Güvenin simgesi Bitlis Kalesi, kervanların konağı Hatuniye Hanı,  güzelliği harabesinden de okunabilen Garmrag Kilisesi, zarif Ulu camii ve daha nice mimari anıt tarihi bugüne taşır. Yamaçlara yaslı taş evlerin kapıları kısmen taş döşeli dar yollara açılır. Yolun her kıvrımında, evin her köşesinde bir hikâye saklıdır. Dedeler torunlarına, ev sahipleri misafirlerine o hikâyeleri anlatır. Arabaların çıkamadığı tepedeki evlere eşeklerle yük taşınması, Said Nursi’nin taş köprünün ayaklarına saklanması, Yokuşun başındaki sinemada toplaşmalar, dut ağacının altındaki altınlar … Bu paragrafların yazarının dinledikleri arasından seçtiği birkaç anlatı başlığıdır yalnızca.  O halde gelenekselleşmiş her sokakla binanın yıkımı tarihten bir kesitin silinmesi, bellekte bir bölümün ölmesine eşdeğerdir. Hayat, birkaç hikâye daha azalmıştır.

Şehirler aynı zamanda bugüne ve geleceğe aittir. Yaşam anlardan oluşsa da insan anlık yaşamaz; Beklentileri, uğraşıları, ihtiyaçları vardır. Hayat döngüsünde şehre aidiyetini pekiştirecek yegâne olgu sürdürülebilir konforlu yaşam olanaklarına kavuşabilmesidir. Bu olanaklar ise yeni bir daire, güzel bir araba ya da iyi bir iş gibi maddi ortamla sınırlı değildir. Dostluklar, hatıralar, son istekler, sözün kısası manevi ortamı da içine alır. Tarihi bir kentte manevi konforun asal öğesi geçmişin miraslarına saygıdır. Kitap benzeştirmesinden hareket etmek gerekirse her devrin bir bölüme denk düştüğü, sıranın bugün adlı bölüme geldiği ve yeni bölümlerin elbet ekleneceği söylenebilir. Öyleyse sorulacak soru yapılan eylemin kitaptan yaprak koparmaya mı yoksa yeni bir sayfa eklemeye mi karşılık düştüğüdür. Şüphesiz ikincisi tercih edilmelidir.

Bir kentsel dönüşüm girişiminin özünde kenti tüketme eylemine dönüştüğünü anlatmaya çalışan her deneme mimarlığın hammaddelerinin hacimler ve malzemelerden ibaret olmadığı, insanın da demirbaş listesinde yer aldığını vurgulamak zorunda kalır. Bitlis’in hikâyesi de aynı temada gelişmiştir.  Çünkü “insan birey değildir, toplumsal bir dinamiktir. Ekonomik ve kültürel dönemlerin yaratıcısı olduğu kadar ürünüdür. Dolayısıyla geleneksel mimariye yönelik koruma, sağlıklılaştırma ya da yenileştirme çalışmaları problemlerin salt binadan hareketle giderilmesi anlayışıyla yürütülemez. Bu anlayış mekanik olduğundan dolayı bulacağı cevaplar da mekanik düzlemde kalacaktır.”[10] Mekanik bakış açısından kurtulmak mekâna ruhu verenin beden olduğunu hep akılda tutmaktan geçer.

Eğer sorun insanda başlıyorsa çözüm de insanda gerçekleşecektir. Bu demektir ki en büyük sorumluluk Bitlis insanına düşmektedir. Eren Üniversitesi başta olmak üzere akademik çevreler sürece müdahil olmalı, Bitlis’in kalkındırılmasını amaç edinen vakıflar meseleyi gündemlerine almalıdır. Yıkım esnasında tarihsel miraslara verilen hasarların onarılması, Kent tasarım rehberinin hazırlanıp çıkarılması ve Bitlis’e layık bir “dere çevresi mimari düzenleme” projesinin multi-disipliner organizasyonla meydana getirilmesi son ölümcül darbeyi boşa düşürecek hamleler olacaktır. Bitlis bu mücadeleyi hak ediyor.

Not: Eleştiri ve katkılarını esirgemeyen Dr. Öğretim Üyesi Gülşen Pelin Olcay ve Özcan Özgür Erboy’a teşekkürlerle…


[1] Bkz: Arınç, Kenan; Tarihi ve Siyasi Coğrafya Perspektifiyle Bitlis, Ahlat ve Tatvan Şehirlerinin Kuruluş ve Gelişmeleri; I. Uluslararası Dünden Bugüne Tatvan ve Çevresi Sempozyumu Bildirileri; Beyan Yayınları; İstanbul-2008

[2] 19 Nisan 1961 tarih ve 753 sayılı Dideban gazetesinde “Dere üstünün inşaatına başlanılmayacak mı?” başlığıyla yer alan haberde kent merkezindeki dükkan hacmini arttırmak amacıyla belediyenin dere alanını parsellere bölüp halka sattığı ifade edilmiştir.

[3] URL: http://www.bitlisname.com/2019/02/04/bitlisin-deliklitasi/ (Erişim: 05.12.2021)

* Faydacılık ve fırsatçılık eksenli tutumların politik terminolojideki karşılığı pragmatizm ve oportünizmdir. İki tutum arasında bir nevi alt küme üst küme bağı vardır. Her oportünist davranış pragmatizm temeline dayanır ama her pragmatist tavır oportünizme kapı açmaz. Ayrıca gerek oportünizm gerekse pragmatizm son tahlilde popülist tavırlardır. Bu bakımdan faydacılık/fırsatçılık eksenli politika yerine popülist politika tamlaması getirilebilir. Davranışın baskın iki özelliğini vurgulamak amacıyla ilk kullanımda popülizm ifadesi tercih edilmemiştir.

[4] Türkiye Finans-kapitalinin karakteristik özellikleri konusunda ayrıntılı Bilgi İçin Bkz: Türkiye’de Kapitalizmin Gelişimi- Dr. Hikmet Kıvılcımlı; Bibliotek Yayınları; Eylül 1989; İstanbul

** Manifaktür: Sanayi devrimi öncesinin sermaye birikim yöntemi. El işçiliğiyle üretilen mallar kapitalist işletmeci tarafından ev ve küçük atölyelerden toplanarak piyasaya sürülür.

[5] Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı; Karl Marks; -Sol Yayınları; Ankara-1976; Çeviren: Sevim Belli

[6] URL: https://www.haberturk.com/bitlis-haberleri/72462013-bitliste-otelin-yikildi-tarihi-eserler-ortaya-cikti (Erişim: 05.12.2021)

[7] Yaban Düşünce; Claude Lèvy-Strauss-1962; YKY yayınları; 8. Baskı-2018

[8] Gün Ne günü; T. Yücel. Can Yayınları-2010

[9] Habertürk Gazetesinin 6 Ekim Çarşamba tarihli sayısında yer verilen bir haberde AKP Genel Başkan Yardımcısı Vedat Demiröz’ün konuyla ilgili şu sözleri aktarılmıştır:  “Cumhurbaşkanımızın talimatlarıyla, Çevre ve Şehircilik Bakanlığının koordinasyonunda Bitlis deresinin temizlenmesi ve ıslah çalışmaları TOKİ VE DSİ tarafından en kısa sürede tamamlanacak.”
URL: haberturk.com/bitlis-haberleri/91128883-ak-partili-demiroz-bitlisteki-dere-islah-calismasi-en-kisa-surede-tamamlanacak (Erişim: 09.12.2021)

[10] Şimşek, E.; Bitlis Evleri/ Geleneksel konut mimarlığının, dünü bugünü yarını; Betav Yayın Dizisi-7; Rotaofset-2020; Sayfa: 211

Etiketler

Bir cevap yazın