Bourse du Commerce ve Nakaya’nın Sis Heykeli

Cenk Dereli bu yazısında, Tadao Ando'nun yenilediği Paris Bourse du Commerce'teki güncel yerleştirme hakkındaki gözlem ve görüşlerini paylaştı.

Bourse du Commerce – Pinault Koleksiyonu’na ikinci kez geliyorum. François Pinault, Fransa’nın en zengin on kişisinden biri ve ailesiyle beraber dünyadaki sayılı servetlerden birine sahip. Lüks tüketim devi Kering, Group Artemis ve Christie’s müzayede evi onun. Sahip olduğu lüks markalar arasında Gucci, Saint Laurent, Balenciaga ve Bottega Veneta var. Bu moda markalarının yanında eğlence, medya, şarapçılık ve spor alanlarında da yatırımları bulunuyor ve önemli markaların sahibi. Kültür sanat alanında da en önemli varlığı Pinault Koleksiyonu. 350 kadar sanatçının 10 binden fazla işini barındıran bu koleksiyon, onu hem modern ve çağdaş sanatın en önemli hamilerinden biri hem de sanat piyasasının önemli bir aktörü yapıyor. Koleksiyonunu yakın zamana kadar Venedik’in iki önemli sarayında sergiliyordu. Paris merkezindeki Bourse du Commerce’i bu koleksiyon için dönüştürerek artık yeni bir kültür-sanat durağı daha yarattı. Merkez, geçtiğimiz 15 yıl içinde dönüşerek şimdiki halini alan görkemli kanopisiyle Les Halles ve az ilerisinde Centre Pompidou Merkezi ile Louvre Müzesi ve lüks dükkanları ve konutlarıyla Paris’in 2’nci bölgesi arasında konumlanıyor. Pinault, yapının dönüşüm projesinde mimar Tadao Ando’yla çalışmayı seçti. Ando projede önerdiği fikirlerin Pinault’un projeye inancı sayesinde hayata geçtiğini söylüyor. Çok ilgi çeken Kimsooja’nın dev ayna yerleştirmesi ve Celeste Boursier-Mougenot’un havuzda yüzen ve birbirine çarpınca ses çıkaran kaselerinden sonra Bourse du Commerce bu defa Fujiko Nakaya’nın sis heykeline ev sahipliği yapıyor.

Binayı saran eğrisel stoanın kollarından birinin içindeki bilet otomatından biletimi aldım. Tadao Ando’nun projesiyle dönüşen borsa binası dört yıllık bir inşa sürecinden sonra 2021 yılında açıldı. Yapının farklı mekanlarını yeni kullanımına uygun hale getirmek için yapılan sade müdahalelerin yanında Ando, mekanın görkemli cam kubbesinin altına gösterişli bir mimari dokunuşta bulundu. 29 metre çapında 9 metre yüksekliğinde brüt betondan bir silindiri kubbenin altına, kubbenin oturduğu duvarlarla arasında merdiven, koridor ve köprülerin rahatça kullanılabileceği bir genişlik bırakarak yerleştirdi. İç mekan tasarımını Bouroullec Kardeşler’in yaptığı Pinault Koleksiyonu binası bugün artık Paris’in kesinlikle görülmesi gereken sanat duraklarından birisi.

Mekanın ortasındaki kubbenin örttüğü alana ilk çıktığımda, beton silindirin şerit çekilmiş girişinden içine giremeyince duvar boyunca yürüyüp büyük bir pencere gibi açılmış yarığı karşıdan gören bir sandalye bulup oturdum. Mekanı çevreleyen odalara giriş veren kapıların ve sergileme vitrinlerinin arasına serpiştirilmiş Casssina sandalyelerden belki de en manzaralısı bu. Büyük açıklığın önünde; duvarın diğer tarafındaki insanların bazıları sırtı bana dönük oturuyor; bazıları da ayakta sağa sola bakıyor. Nakaya’nın sisinin gelmesini bekliyorlar. Açıklıktan görünenden daha kalabalık bir topluluğun ne dedikleri çoğu zaman tam anlaşılmayan konuşmaları duyuluyor. Duvarın arkasındaki mekana bir şeyi telaşsız bekleyen insanların olağanlığı sinmiş. Benim de önümden sakince insanlar geçiyor.

Bir anda sisi yaratan fıskiyelerin sesi duyuluyor. Sandalyemden silindirin içinde ayakta olan insanların bir yöne doğru yürüdüğünü görüyorum. Daha sisten eser yok. Sisin kaynağı o yönde olmalı diyorum. Kubbedeki açıklıktan süzülen güneşle parlayan sis beklenmedik bir anda açıklığın arkasında beliriyor. Işıkla boyanan beyaz örtü yavaşça hareket ediyor. Önce ayaktakileri yutuyor. Sonra sıra oturanlara geliyor. Hiç panik havası yok. Oturanlar yavaş yavaş körleştirici beyazlığın içinde yok oluyor. Sis büyük yarıktan akıyor, benim önümden yürüyüp geçen insanların rüzgarında dağılıyor. Silindirin içindekiler belli belirsiz tekrar görünmeye başlıyor. Sis tamamen dağılana kadar yokluğun dünyasından dönen hayaletlerin birer birer karşımda bedenlenmesini izliyorum.

Mekanın ortasındaki mazgalların altına yerleştirilmiş küçük fıskiyelerden basınçla çıkan su, zerrecikler halinde havada asılı kalıyor. Havayla beraber çok ağır bir şekilde hareket ederek yükseliyor ve çevreye dağılıyor. Fıskiyeler sustuğunda mekanın içinde asılı kalan bu yapay bulut, insanlara eşsiz bir deneyim yaşatıyor.

İnsanlar Silindirin çevresinde heykelle etkileşime geçenleri izliyor_Cenk Dereli

Sanatçı Fujiko Nakaya’nın mühendis Thomas Mee’yle geliştirdiği bu tekniğin var ettiği geçici işlerin adı “sis heykelleri”. Borsa binası için özel hazırlanmış bu iç mekan versiyonunun adıysa “Bulut #07156”. 1966 yılında mühendis Billy Klüver ve Fred Waldhauer ile sanatçılar Robert Rauschenberg ve Robert Whitman’ın kurduğu, sanatçılar, bilim insanları ve mühendislerin iş birliği yapmasını amaçlayan Sanat ve Teknolojide Deneyler (Experiments in Art and Technology – E.A.T.) girişiminin parçası olarak Nakaya ve Mee, Osaka Japonya’daki Expo70’te Pepsi Pavyonu’nda sis heykelini ilk defa hayata geçiriyor. Sonra da çoğunlukla açık alanlarda pek çok kez bu büyülü işi tekrarlıyorlar. Nakaya’nın Babası Ukichiro Nakaya, kar tanelerinin oluşumu ve buzul bilimi konularında dünyaca ünlü bir otorite. Fujiko Nakaya’nın mikro düzeyde bir müdahaleyle makro bir deneyim yaşatmaya dair buluşu belki de ilhamını buradan alıyor. Sergi kataloğu Nakaya’nın işlerini rüzgar gibi kontrol edemediği elementlerle bir diyalog olarak adlandırdığına işaret ediyor. Ona göre sis boşluğu nesneleştiriyor. Onun boş olmadığını gösteriyor. Onu dolduran ve çoğunlukla doğrudan algımızın dışında kalan havayı görünür kılıyor. Yerleştirme aynı zamanda mimariyi, içinde şeyler ve insanlar arasındaki ilişkilerin şekillendiği, Japonca’da “ma” denilen zamansal bir aralık olarak tarif ediyor.

Sandalyeden kalkıp beton silindirin girişine yürüyüp içeri giriyorum. Beton duvarın dibindeki kesintisiz banka oturmuş insanlar, bekliyor… Kimisi biribiriyle konuşuyor, kimisi silindir boyunca dolanan banka dizilmiş insanlara bakıyor. 11:00 biletiyle içeriye girmiş, farklı diller konuşan, farklı yaşlardaki insanlar tesadüfen bu anda burada buluşmuş. Yer küre üzerinde, zamanın şu tesadüfi anını paylaştığımız insanları temsil eden küçük bir grup. Bir şey olacak ama tam ne zaman olacak, belli değil. Bekliyorlar.

Bekleyenlerden bazıları kubbedeki cam tavanın bittiği yerden başlayıp tüm kubbeyi kesintisiz şekilde dolanan resmi inceliyor. Borsa binasını Tadao Ando’nun tasarımıyla bir sanat merkezine dönüşmeden önceki son haline getiren mimar Henry Blondel. Yapıyı 1889 Exposition Universelle için dönüştürüyor. Kubbedeki resim Dünya ticaretinin 19. yy.’daki panoramasını sunuyor.

Évariste-Vital Luminais Amerika’yı, Désiré-François Laugée Rusya ve Kuzey’i, Georges-Victor Clairin Asya ve Afrika’yı, Hippolyte Lucas da Avrupa temalarını resmediyorlar. Resimlerin yapım sürecini Alexis Mazerolle yönetiyor. Aralarında Osmanlı’nın da bulunduğu, dünya ticaret ağlarına hükmeden topluluklar, hükmedilenler farklı iklimler ve coğrafyalarla beraber temsil ediliyor.

Sonra birden ortadaki mazgalların içinden sis yükseliyor. İnsanlar kalkıp sisin kaynağına doğru yürüyor. Sis içine gireni yutuyor, çok yoğun. Kayboluyorlar. Onlarca insanın yavaş yavaş, beyazda çözülüşünü izliyorum. İçimi bir dehşet hissi kaplıyor. Görme duyusunu kaybetmek ve kendimin de sisin içinde az önce gördüğüm insanlar gibi kaybolacağım duygusu aklımı esir alıyor. Yerime çakılmış oturuyorum. Kalkmaktan çekiniyorum.

Bourse du Commerce’den Les Halles kanopisi ve Pompidou Center manzarası_Cenk Dereli

İnsanların sisin içinde kendi kayboluşlarının fotoğraf ve videolarını çekişlerini izliyorum. Göz gözü görmeyen bir ortamda görünmemeyi kayıt altına almaya çalışmak ne büyük çaba diye düşünüyorum bir an. Aklım başkalarının yaptıklarını analiz edip sessizleşiyor ve beni kendi çekinik hislerimin kucağına bırakıyor. Ellerim kucağımda. Parmaklarımda sis dolaşıyor. Borsa binasının kapısından çıkınca her yön Paris. Ve burada oturup çevremde olup biteni izlerken gün geçiyor. Sisin dağıldığı bir anda kalkıp gitmeye karar veriyorum. Mazgalların kenarından yürürken yeniden sis salınıyor. Duruyorum. Şimdi değilse hiçbir zaman…

İnsanlar yine sisin kaynağına doğru gidiyor. Ben onlardan birisi değilim. Yerime çakılı halde sisin bana doğru gelmesini bekliyorum. Çevremdeki insanlar teker teker kayboluyor. Ve sonunda önce ayaklarım ve bacaklarım, sonra ellerim, kollarım ve bedenim beyazlığın içinde kayboluyor. Artık sadece gören iki göz, fısıltılı konuşmaları duyan iki kulak, tüm bunları duyumsayan bir beyin ve beni yutan beyazlığın dehşetiyle sıklaşan nefes alışlarımın kanalı bir burundan ibaretim.

Yukarı-aşağı, sağ-sol hissimi tamamen kaybetmiş biçimde kendimi içimde büyüyen dehşete teslim ediyorum. İyi ki hala ayaklarımın yere basma hissini duyumsuyorum. Çevreden keyfi yerinde insanların sesleri geliyor. Sanki bir rüyada gibiyim. Çevreme bakıp sadece güneş ışığıyla aydınlanmış parlak bir beyazlık gördüğüm bir rüya. Düşüncelerim bile bu beyaz tarafından yutulmuş. Sadece nefesim var. Kendi çevremde yavaşça dönüyorum. Ara ara kısa süreler için belirip kaybolan karaltıları, yakınımdan geçen insanları görüyorum. Onun dışında her şey bembeyaz. Sonra bu beyaz bulut teker teker herkesi dünyaya geri indiriyor. Ellerim, ayaklarım ve bacaklarım yerli yerinde. Şükür…

Çıkışa doğru yürürken neden o kadar korktuğumu düşünüyorum. Kontrolü kaybetme hissini başkaları için de deneyimlenebilir kıldığını düşünüyorum Nakaya’nın. Kontrol etmediği elementlere teslim oluşuyla yarattığı sanatı, başkalarına da bu kontrolsüzlüğü güvenli olduğunu bildikleri bir ortamda deneme şansı veriyor. Sebepsiz, aklıma çocukken İzmir’in bir sahil kasabasında yaz akşamları arkasından koştuğumuz ilaçlama aracının beyaz dumanı ve onu turuncuya boyayan yanıp sönen ışıkları geliyor. Sonra da sisin içinde kaldığım birkaç zaman ve yine o örtünün yarattığı tedirginlik. Sis gibi dingin bir şeyle coşan hislerimi sıcak bir Paris günü yürüyerek dağıtmak için Bourse du Commerce’in kapısından çıkıyorum.

Etiketler

Bir yanıt yazın