2025 yılının Arkitera İşveren Ödülleri kazananlarından PAB Mimarlık'ın kurucuları Pınar Gökbayrak, Burçin Yıldırım ve Ali Eray ile projenin tasarım süreci üzerine konuştuk.

PAB Mimarlık: Türkiye’nin dört bir yanına yayılmış merkezleri ve geniş gönüllü ağıyla güçlü bir kurum kimliği ve yerleşik bir hafıza geliştirmiş olan TEGV ile çalışmaya başlarken, PAB Mimarlık olarak önceliğimiz bu kurumsal ruhu ve onun ideallerini doğru şekilde kavramaktı. Karşımızda son derece aktif, deneyimli ve paylaşıma açık bir sivil toplum kuruluşu vardı; bu da sürecin başında ortak bir dil kurmayı oldukça kolaylaştırdı. TEGV’in yıllardır sürdürdüğü eğitim programları, atölye içerikleri ve çocuklarla kurduğu iletişim dili, tasarımın temel girdilerinden biri hâline geldi.
Düzenli olarak yapı üreten ya da mimarlarla çalışan bir kurum olmamasına rağmen, TEGV’nin sürece son derece iyi hazırlanmış bir ihtiyaç programı ve hedefleri net biçimde tanımlanmış bir tanıtım dosyasıyla gelmesi, tasarım sürecinin sağlıklı ilerlemesini sağlayan önemli bir faktördü. Başlangıçtan itibaren ne istediğini bilen, kendi kapasitesinin ve sahadaki koşulların farkında, mimarı doğru yönlendiren bir işveren profiliyle çalıştık diyebiliriz. Bu çerçevede öncelikli sorularımız: içerikleri ve üretim süreçleri önceden belirlenmiş atölye birimlerinin doğru ölçek ve sayılarda nasıl kurgulanacağı, mevcut bitki örtüsünün nasıl korunacağı ve yapılı çevre ile açık alanlar arasında en güçlü ilişkinin nasıl kurulabileceği üzerine yoğunlaştı.

PAB Mimarlık: Davetli yarışma yöntemi, tasarım sürecini en başından itibaren daha doğrudan ve nitelikli bir diyaloğun içine taşıyor. Bu projede tasarıma başlamadan önce TEGV’yi yakından tanıyabilme, ekiplerle birebir görüşme ve onları dinleme imkânı bulmak, proje süreci için önemli bir kazanımdı. Karşımıza yalnızca ölçülerden ve rakamlardan oluşan bir ihtiyaç programı değil; çocuklarla kurulan ilişki, sahadaki deneyim ve yıllar içinde oluşmuş gerçek kullanıcı hikâyeleri çıktı. Bu da bizi soyut bir şemadan ziyade kullanıcılarıyla yaşayan bir mekân kurgusu üzerine düşünmeye yönlendirdi.
Yarışma sürecinde projemizi TEGV ekibine yüz yüze sunabilmek, gelen geri bildirimleri anlık olarak tartışabilmek ve projeyi bu etkileşim üzerinden yeniden şekillendirebilmek, tasarımın daha esnek ve sahici bir zeminde gelişmesini sağladı. Mimarın işverenden kopuk, kapalı bir ofis sürecinde üretim yaptığı bir model yerine, karşılıklı temasın, güvenin ve ortak üretimin öne çıktığı bir süreç oluştu. İşveren açısından bakıldığında ise davetli yarışma, farklı mimari yaklaşımları doğrudan dinleyebilme, projeyi sözlü anlatımlar ve mekânsal senaryolar üzerinden deneyimleyebilme imkânı sundu. Bu da vakfın değerlerini doğru yansıtan bir proje seçilmesini ve karar süreçlerinin daha sağlıklı ilerlemesini mümkün kıldı diyebiliriz.

PAB Mimarlık: Arazi üzerinde daha önce yer alan ve bazı yetersizlikleri nedeniyle yıkılması planlanan yapı, aslında güçlü bir ağaç dokusu ve nitelikli bir peyzaj içinde konumlanıyordu. Bununla birlikte, farklı spor olanaklarını barındıran geniş açık alanlarıyla bulunduğu çevrede önemli bir potansiyel oluşturuyordu. Bu nedenle projeye başlarken temel sorularımızdan biri, bu mevcut değerlerin nasıl korunabileceği ve geliştirilebileceği oldu. TEGV’nin bir vakıf olması ve faaliyetlerini büyük ölçüde bağışçılarının desteğiyle sürdürüyor olması, kaynak kullanımına dair hassasiyeti tasarım sürecinin merkezine taşıdı.
Mevcut yerleşimi tamamen ters yüz etmek ve işleyen açık alan düzenlerini değiştirmek yerine, olabildiğince eski yapının izini takip eden, mevcut ağaç dokusuna ve spor alanları için hazırlanmış zeminlere müdahaleyi en aza indiren, mevcudu iyileştirmeyi hedefleyen bir yaklaşımı benimsedik. Yeni yapının, hâlihazırda bina yapımı sırasında bozulmuş olan alan üzerine yerleştirilmesi, hem ekonomik hem de çevresel açıdan rasyonel bir tercih oldu. Bu sayede doğal peyzajın korunması sağlanırken, gereksiz kazı ve altyapı müdahalelerinin de önüne geçildi. Kaynakların etkin kullanımı, projede yalnızca bütçesel bir kriter değil, çevreyle kurulan ilişkiyi ve tasarım kararlarını yönlendiren temel bir mimari ilke olarak ele alındı.

PAB Mimarlık: TEGV’in eğitim yaklaşımı bizim için tasarımın yönünü belirleyen temel bir veri oldu. Bu yaklaşımı tek ve bütüncül bir bina içinde çözülen, kapalı ve hiyerarşik bir mekânsal organizasyonla temsil etmek yerine, parçalı, açık ve geçirgen bir “Eğitim Köyü” kurgusu üzerinden mekânsallaştırmayı daha anlamlı bulduk. Bu kurguda eğitim, yalnızca tanımlı atölye mekânlarında gerçekleşen bir faaliyet olmaktan çıkarak; açık alanlarda, yarı açık geçişlerde, farklı birimlerin arasındaki karşılaşmalarda devam eden bir sürece dönüştü.
Çocukların mekânlar arasında serbestçe dolaşabildiği, yönlendirilmeden keşfedebildiği, bazen planlı bir etkinliğe, bazen de kendiliğinden gelişen karşılaşmalara dâhil olabildiği bir ortam hedeflendi. Mimarlık, bu noktada öğretici olmaktan çok imkân tanıyan, davet eden bir arayüz olarak ele alındı. Vakıf açısından bakıldığında bu yaklaşım, yıllardır sahada uygulanan eğitim modelinin mekânsal karşılığını bulmasını ve kurum kimliğinin mimari üzerinden daha görünür hâle gelmesini sağladı. Tasarım açısından ise mimarlığın yalnızca barındıran bir kabuk değil; pedagojik yaklaşımı destekleyen ve güçlendiren aktif bir bileşen olabileceğini gösteren değerli bir deneyim ortaya çıktı.
PAB Mimarlık: Avlular, açık alanlar ve iç-dış mekân sürekliliği üzerinden kurulan esnek mekânsal yapı, çocukların mekânla kurduğu ilişkiyi daha özgür ve katılımcı bir hâle getiriyor. Tanımlı sınıf ortamlarının ötesine geçen bu düzen, öğrenmeyi belirli saatler ve kapalı hacimlerle sınırlamadan; hareket, oyun, karşılaşma ve keşif gibi doğal süreçlerin parçası hâline getiriyor. Gözlemlediğimiz kadarıyla bu esneklik, çocukların mekâna aidiyet geliştirmesini, kendilerini daha rahat ifade edebilmelerini ve öğrenme süreçlerine daha aktif biçimde dâhil olmalarını destekliyor.

PAB Mimarlık: Arkitera’nın, mimarlık üretiminde işverenin rolünü görünür kılan ve bunu yaklaşık yirmi yıldır istikrarlı biçimde sürdüren bir ödül programı oluşturmuş olması, meslek ortamı açısından son derece kıymetli. Bu çerçevede Özel Sektör Kategorisi’nde ödüllendirilmek, PAB Mimarlık olarak mimarlığı yalnızca tasarımcı-yapı ilişkisi üzerinden değil; işveren, uygulama süreci ve ortak üretim kültürü üzerinden ele alan yaklaşımımızın karşılık bulduğunu görmek anlamına geliyor. İyi bir işverenin, iyi bir mimari üretimin ortaya çıkmasındaki belirleyici rolüne meslek pratiğimiz boyunca defalarca tanık olduk. 2013 yılında Namık Kemal Üniversitesi yönetimi de Merkezi Derslikler Binası projemizle aynı ödüle layık görülmüştü. TEGV Van Kampüsü projesinde bu işbirliği yalnızca tasarım aşamasıyla sınırlı kalmadı; uygulama sürecinde de işverenin projeye gösterdiği özen belirleyici oldu.
TEGV’in, şantiye sürecinde yapının projeye uygun biçimde hayata geçirilmesini sağlamak üzere deneyimli bir ekibi sürece dâhil etmesi ve mimarla sürekli koordinasyon içinde ilerlemesi, sınırlı bütçeye rağmen nitelikli bir uygulamanın ortaya çıkmasını mümkün kıldı. Bu noktada, ne yazık ki artık aramızda olmayan; şantiye sürecinde TEGV adına sahada bulunan ve projenin doğru biçimde uygulanmasında büyük emeği olan Zafer Taşdemir’i özellikle anmak isteriz. Sosyal fayda odaklı projelerde yer alan ya da almak isteyen tasarımcılar için ise en temel tavsiyemiz; işvereni, olanaklarını ve sınırlarını çok iyi tanımak olur. Bu tür projelerde daha iddialı, daha zengin tasarımlar üretmek her zaman mümkün; ancak işverenin kapasitesi ve gerçek koşullar gözetilmediğinde bu tasarımların kâğıt üzerinde kalma riski kaçınılmaz. Bizim için esas değerli olan, sınırlı imkânları doğru okuyarak, bütçe ve ihtiyaçlar arasında dengeli bir ilişki kurmak ve bu çerçevede mümkün olan en yüksek mekânsal ve toplumsal faydayı üretmektir diyebiliriz.