Direnişin mekânları; “Çapulcuların” çağrısı

İnsanlar yaşadıkları mekânları yaratırlar; yaşanılan mekânlar da insanları. Bu yüzdendir ki bir toplum hayal etmek, mekân tahayyüllerinden bağımsız gerçekleşemez.

Gezi Parkı direnişinin belki de en önemli niteliği, toplumsal mücadelelerin nihayetinde mekâna sahip çıkma üzerine kurulduğunu gözler önüne sermiş olmasıdır. Park özelinde başlayıp tüm ülkeye yayılan başkaldırı, AKP’nin otoriter toplum ve mekân müteahhitlerine “bir ihtimal daha var” dedi −hem de insanların hayal etmeyi unuttuğunu sandıkları bir anda. Erdoğan’ın tüketim ve ibadete indirgeyip gaz bombalarıyla çevrelediği kamusallık için alternatif mekânlar böylece üretilmeye başlanmış oldu. Ancak yolumuz uzun: “Her yer Taksim, her yer direniş” ifadesi bu yüzden önemlidir; zira Taksim’de başlayan süreç, farklı kamusal alan düşlerinin ülke coğrafyasında verdiği mücadeleyi simgeliyor bugün.


Kimin mekânı, kimin polisi?

Polisin çoğu kez ortada hiçbir tehdit yokken park ve meydanlarda toplanan insanlara saldırmasına şaşırmamalı; çünkü iktidar için mesele güvenlik değil, toplumun hatırı sayılır bir bölümünün mekânı ve mekânda kurulan ilişkileri özgürce tanımlamasına karşı duyulan nefrettir. Neoliberal piyasacılık ile İslami muhafazakarlığın evliliğine dayanan, otoriteyle örülmüş kamusal alan zihniyetine meydan okuyan her türlü mekân tahayyülünün kaba bir zalimlikle bastırılmaya çalışılması bu yüzdendir. Bu zihniyete göre, üzerinden kar edilemeyen ve ahlakçılık pompalanamayan her türlü toplumsal yaşam alanı yok edilmeye mahkumdur. Böylece AKP, hem iktisadi-sermaye altyapısını hem de toplumsal-ideolojik tabanını mekânda genişletmeyi hedefler. Tüm var oluş koşulları bu mekânsal yayılmacılığa dayanan Erdoğan’dan ılımlılık ya da geri adım beklemek bu nedenle başından beri beyhudeydi.

AKP’ye karşı verilen bu mekânsal mücadelede polis teşkilatı, iktidar bloğuna ait bir özel güvenlik şirketi gibi işlev gösteriyor. Toplumsal mekânın her köşesini özel mülkiyetiymiş gibi kullanan bir erkin hususi bir fedaiye ihtiyaç duyması son derece normal olsa gerek. Ancak polisin yalnızca araç olduğunu, aslında sopayı tutan ele kızmamız gerektiğini söyleyenler, Ahmet Şık’ın neden hapis yattığını ve kitabının neden yok edilmek istendiğini unutmuş görünüyorlar. Belirli bir cemaat ideolojisiyle bilenmiş, açıkça partizanlık yapan bu kadrolar, kamusal alanın sermayedar ve muhafazakar kodlarla yeniden inşasında başat bir rol oynuyor. Pennsylvania’dan gelen ve “itidal çağrısı” olarak nitelenen açıklama, bu kadroların ideolojisini göstermesi açısından önemli: “Enkaz halindeki bir neslin … restorasyona tabi tutulmasına ihtiyaç var … Nesillerin ıslahıyla işe başlanmazsa … bu azgınlıklar devam eder”. Islah işinin önemli bir bölümü de, kitleleri ve mekânı disipline etme rolünü üstlenmiş polise düşüyor.

İktidarın bu disipline etme sürecindeki en büyük umudu ise, havaalanında yakından görme fırsatını bulduğumuz lümpen kalabalık. Polisin İzmir’de eli sopalı faşist güruhlarla beraber avlamaya çıkması ve Rize’de bu güruhların linç girişimlerini seyretmekle yetinmesi, önümüzdeki günlerdeki mekânsal mücadelenin tarafları hakkında bize bir fikir veriyor. Rize’deki saldırganlardan birinin “burası Rize, polisin memleketi ula, o kadar!” diye bağırması bunun en iyi göstergelerindendi. Erdoğan’ın bu yazının yazıldığı sıralarda yaptığı havaalanı konuşması ise, yaşam alanlarına yapılan saldırının doğrudan yaşama kastetmekten geri durmayacağını gösterdi. Başbakan “polisin şehadetinden” söz etti, “burası yol geçen hanı değil” dedi; kalabalık ise tekbir getirip “Taksim’i ezelim” diye karşılık verdi. Tüm bunlar, AKP polisinin ve lümpen güruhlarının el ele verip büyük çaplı bir “mekân savaşı” açmaya yelteneceğini gösteriyor.

Çapulcular olarak yapmamız gereken ise aslında basit: Ferman padişahınsa sokaklar bizimdir! Zira eğer bugün sokakları boş bırakırsak, bir daha özgür bireyler olarak üzerinde yürüyebileceğimiz bir sokak kalmayacak. Diğer bir deyişle, mağrur olma padişahım, senden büyük çapulcu var.

Etiketler

Bir yanıt yazın