Her Yapının Arkasında Yatan Hikayeler Vardır

SO?'nun kurucuları Sevince Bayrak ve Oral Göktaş'ı ofislerinde ziyaret ettik ve bir söyleşi gerçekleştirdik.

Pınar Koyuncu: Öncelikle kendinizden, ofisinizin yapısından ve kuruluşundan bahseder misiniz?

Oral Göktaş: Biz üniversite yıllarından beri birlikte çalışıyoruz, ancak SO?’nun bağımsız olarak ortaya çıkması 2007 yılı. Farklı iş yoğunluklarına göre büyüyüp küçülebiliyoruz. Genç olmanın avantajı böyle yoğun zamanlarda iş birliği yapabileceğiniz genç arkadaşlarınızın olması. Mimarlık ofislerinin önemli sorunlarından biri herhalde, kolay hareket edememek. Bina yapmak ucu çok açık olan bir süreç, en emin olduğunuz proje bile bir anda iptal edilebiliyor. Sürdürülebilirlik için böyle durumlara adapte olabilmek gerekiyor.

PK: Projelerinizi inceleyince geniş bir yelpazeyle karşılaşıyoruz, farklı alanlarda farklı ölçeklerde çalışmalarınız var. Şu anda hangi konular üzerinde çalışıyorsunuz, katıldığınız yarışmalar neler?

Sevince Bayrak: Şu anda da yine öyle heterojen bir dağılım var. Bir taraftan otizmli çocuklar için bir merkez, Davutpaşa’da bir fabrika yenilemesi, Şişli’de bir konut; diğer taraftan “Mutluluk Fabrikaları” sergisinde hazırladığımız bir bölüm var. Ben İTÜ’de doktoraya devam ediyorum. Bir de bu dönem Taşkışla’da Prof.Dr. Semra Aydınlı’nın proje stüdyosuna gideceğiz. Yakınlarda Uşak Terminali Yarışması’nı yaptık.

PK: Eğitiminizi tamamladıktan sonra, İstanbul’da çalışmaya başlamadan önce Şili’ye gidip bir süre çalıştığınızı biliyoruz. Sizin için nasıl bir deneyim ve nasıl bir süreç oldu?

SB: Mimarlık eğitimi biraz akvaryum gibi. Zevkli, zihin açıcı, zorlayıcı vs. gibi sıfatlar söylenebilir ama lisans eğitimi başladığı anda o akvaryuma düşüyorsunuz, bitince de akvaryumdan çıkmış oluyorsunuz. Dünyanın kaç bucak olduğunu görmek için ta Şili’ye gitmeye gerek yok aslında, o zaman öyle denk geldi. Avrupa ya da Kuzey Amerika dışında, vize sorunu olmayan, ucuz bir yer arıyorduk, bir de o ara “Arjantin Hikayeleri”, “Motorsiklet Günlükleri” gibi filmleri izlemiştik, onların da etkisi vardır.

Santiago’ya vardığımızın ikinci günü mimarlık ofislerini dolaşmaya başladık. Başta kimseden olumlu yanıt gelmedi normal olarak, dünyanın öbür ucundan gelen, İspanyolca bilmeyen mimarlar… Neyse ki bir süre sonra genç ve ilham verici bir mimarlık ofisinde iş bulabildik.

Şili’de gördüğümüz en etkileyici gerçek şuydu; iyi mimarlık için çok para gerektiği ve Türkiye’nin ekonomik sorunlarının, iyi mimarlık üretimine köstek olduğu gibi yargıların asılsız olduğu. Bazen kendimizi “Türkiye evlatlarına kendinden başka bir şeyle meşgul olmak imkanını vermiyor.” diyen Tanpınar gibi, çoğu zaman haklı da olsa bahanelerle boğuşurken buluyoruz. Merkezde bir şehre, mesela Londra’ya gitmek yerine Santiago gibi İstanbul’la benzer halleri olabilen bir yere gitmek ve orada olup biteni görmek hala sıklıkla içine düştüğümüz bu ruh halinden sıyrılabilmek için bir olanak yaratmıştır belki.

OG: Düşük bütçeyle, geri kazanılmış malzemeyle, genç mimarlarla da iyi mimarlık üretilebilir. Zaten bunun çok bilindik örnekleri var, mesela Alejandro Aravena ve Elemental Projesi.

Şili de bizim gibi birden fazla sorunla aynı anda boğuşan, gündemi görece yoğun bir ülke. Ama buna rağmen, gündemden beslenen bir mimarlık ortamı vardı, daha eylem odaklı ve sadece mimarları değil geniş kitleleri ilgilendiren bir ortam.

PK: Genç mimarlar olarak Türkiye’deki mimarlık ortamını nasıl değerlendiriyorsunuz? Genç olmak mimarlık dünyasında ve ülkemizde sizce avantaj mıdır, dezavantaj mı?

SB: Genç olmak, söz konusu mimarlık olduğunda ikircikli bir durum. Gençlik fikir aşamasında taze yaklaşımları, “yeni”yi, alışılmadık ve avangard olanı temsil ettiği sürece el üstünde tutuluyor ama uygulama söz konusu olduğunda tecrübesizlikle eş tutulup bir kenara itiliyor. Bunu söylerken genç mimarlar için bir pozitif ayrımcılık talep ediyor değiliz ama sadece bu “genç” sıfatının bu kadar belirleyici olmaması gerektiğini düşünüyoruz.

Türkiye’deki mimarlık ortamı ise doğal olarak, hakkında kesin yargılarda bulunabilecek kadar homojen değil. Büyük kentlerin çoğunun yeniden inşa edildiği bir dönemdeyiz ve iş başında olanlar çoğunlukla muhafazakar belediyeler. Ancak bu muhafazakar yönetimlerin kentleşme ile ilgili duruşları, çoğu zaman, son derece marjinal ve hatta çılgın. Hükümetin de kentleşmeye bakış açısı böyle, ne kadar çılgın, ne kadar marjinal o kadar iyi… Kentsel dönüşümün ölçeği ve yöntemi, hatta TOKİ’nin kendisi, bütün bir ülkeyi tek elden inşa etme girişimi bana çok marjinal ve çılgınca geliyor. Böyle tuhaf bir çelişki, geçmişte de çok kez yaşanmış bir ruh hali.

Böyle bir ortamda muteriz değil muhalif öneriler ortaya koyabilmek için yerel yönetimlerle iletişim kurulabilecek platformlara acil ihtiyaç var: Mimarların, plancıların kentle ilgili tartışmalarını, önerilerini karar mercilerine taşıyacak aracı kurumlar…


Fotoğraflar: Uğur Ceylan

PK: Yarışmalara katılmanın sizin için önemi nedir? Uluslararası yarışmalara da katılıyor musunuz?

SB: Uluslararası yarışmalara da katıldık, ama ulusal yarışmalar kadar sık değil. Son tahlilde yarışmaya katılmak enerji, motivasyon ve zaman meselesi. Ama kamu yarışmalarını önemsiyoruz, çünkü bir önceki soruda bahsettiğimiz yerel yönetimlerle mimarların, plancıların bir araya gelebilme potansiyeli olan ortamlar onlar. Bazen ofiste devam eden işler varken de zaman yaratıp katıldığımız kamu yarışmaları oluyor. Çünkü orada kente dair fikirlerinizi, tavrınızı paylaşabileceğiniz bir mecra var ve bütün sorunlarına rağmen içinde bulunduğumuz mimarlık ortamındaki demokratik mecralardan biri olduğunu söyleyebiliriz. SO? olarak birçok inisiyatifte kentsel öneriler geliştirdik ancak bütün bu çok yönlü çalışma ortamlarının en büyük eksiği, ortaya çıkanların uygulama ve karar merciinde olanlara ulaştırılamıyor olmasıydı.

OG: Yarışmalarla ilgili bu soruyla çok fazla karşılaşıyoruz. Tuhaf olan Türkiye’deki mimarlık ortamında “yarışmacı mimar” diye bir mimar türünden bahsediliyor olması.

Böyle “nerd” bir tip, 5 sene önce açılmış bir yarışmadaki projelerin planını çizebilecek, kazanan şemalara hakim, onları en iyi şekilde nasıl üretebileceğini bilen mimarlar… Yarışmalar yeni fikir üretimleri için çok fazla potansiyel barındırmalarının yanında dış dünyadan izole, kazanma odaklı bir mimar tipi ve dolayısıyla proje tipleri de ortaya çıkarabiliyor.

SB: Halbuki yarışma en temel haliyle bir iş alma biçimi. Dolayısıyla yarışma yolu ile proje üretiyor olmayı ulvi bir tercih ya da vazgeçilemeyen bir alışkanlık olarak görmek ne kadar gereksizse, yarışmalardan uzak duruyor olmayı bir erdem olarak görmek de öyle. Bu kadar ayırt edici bir etiket olmalı mı bilmiyorum.

OG: Sadece yarışmaya katılarak bir ofisin ayakta durabilmesi de zor, aynı zamanda da tehlikeli. Çünkü ekonomik özgürlüğü olan bir ofisin geçmişten bugüne kazanıp duran şemaları tekrarlamak yerine o şemaları sorgulama riskine girme ihtimali oluyor. Aynı riski alabilme lüksü genç mimarlar için de var çünkü yarışma sürecini, işleyen bir ofise göre çok daha ucuza mal edebiliyorlar. Ama sanırım pratikte, çoğunluk bu süreci bir bayrak yarışı gibi devam ettirmeyi tercih ediyor.

PK: Tasarımlarınızda en çok neye dikkat edersiniz? Nelere öncelik verirsiniz?

OG: Böyle sorular çok kolay sorulan ama bir o kadar da zor cevaplanabilen sorular. Aslında bu sorunun cevabını biraz olsun verebilmek için sürece bakmak gerekir. Mimarlığın çelişkilerinden biri, sonuç ürün üzerinden değerlendiriliyor olması. Zaten doğası gereği durağan olma eğilimi olan bir pratiği değerlendirirken ya da eleştirirken de böyle bir refleks göstermek yapılan işin %70-80’ini yok saymak, çöpe atmak olabiliyor. OMA’nın son sergisi “Progress” ve Herzog de Meuron’un “Natural History” sergileri gibi örnekler süreci açığa çıkarmaları açısından önemli mesela. Bütün o eskizler, şemalar çoğu zaman çöp gibi gözükse de aslında yapılan işe eleştirel bakabilmek ve anlamak açısından gerekli olabilir.

SB: Tabii orada “bizim çöpümüz bile kıymetli” gibi yorumlanacak ‘obsesif, egosantrik, çöpünü tasarlayan mimar’ olma durumu da olabilir, önceden kurgulanmış bir çöplük. Biraz buraya da ithal edilen bir teşhir yöntemi haline geldi bu son zamanlarda, bizim önemsediğimiz kısım o değil. Her yapının arkasında yatan hikayeler vardır ve bunları açığa çıkarmak, çok boyutlu tartışmak ülkedeki mimarlık ortamını zenginleştirir. Hikaye ama, masal ya da efsane değil…

OG: Bir de yine tekil bir önceliğimiz yok, her projede değişen durumlar var. Tom Waits fikirleri salamura karideslere (artemia) benzetiyor, üzerine biraz su ekleyince başka bir şeye dönüşüverdikleri için. İşte o dönüşüm anında neler olup bittiğini takip etmek zor. Biz neye dikkat edip neye öncelik veriyoruz bunu bu sürecin içinde ama dışarıdan bakan bir göz söyleyebilir belki, yoksa biz de popüler olan cevapları verip güvenli tarafta kalabiliriz: yenilikçi, işlevsel, kullanıcı dostu, sürdürülebilir, çevreye duyarlı… Reklam gibi oldu!

PK: SO? olarak geleceğe yönelik planlarınız nelerdir?

SB: Geleceğe yönelik plan yapmıyoruz.

OG: Ben lisede futbolcu olmayı planlıyordum ama olmadı.

SB: Lisans eğitimi sırasında da bugünü planlamamıştık, bunun da nedeni kaderci, ya da mütevekkil olmamız değil, ama kariyer dediğimiz şeyin her zaman çizgisel bir güzergah olması gerektiğini ya da öyle olabileceğini düşünmüyorum.

OG: Bütün bu ödüller, seçkiler ve yarışmalardan oluşan ortam kendini kaptırmaya, doğruyu bulduğunu sanmaya çok müsait; plan yapmak, hedef koymak da bunun bir parçası olabiliyor.

Bir cevap yazın